Son Dakika !
--:--:--
¨Cihat TOPRAK

Barışı Konuşmanın Vakti Geldi

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Türkiye, uzun yıllar sonra ilk kez silahların sesinden daha güçlü bir ihtimali konuşuyor.

“Terörsüz Türkiye” hedefiyle başlayan ve “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”nin yaklaşık 360 milletvekilinin imzasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmasıyla yeni bir aşamaya ulaşan süreç, yalnızca siyasi bir gelişme değildir. Bu, kırk yılı aşkın bir süredir biriken acıların, yarım kalmış hayatların ve söylenememiş sözlerin önünde açılan tarihî bir kapıdır.

Bu kapıdan geçmek kolay olmayacak.

Çünkü Türkiye’nin önünde yalnızca silahların susması meselesi bulunmuyor. Asıl mesele, silahların neden bu kadar uzun süre konuşabildiğini anlayabilmek; geçmişte yaşanan acılarla yüzleşebilmek ve gelecek kuşaklara aynı karanlığı miras bırakmamaktır.

Kırk yılı aşan çatışmalı dönem boyunca bu ülkede ocaklara ateş düştü. Askerler, polisler, korucular ve siviller hayatını kaybetti. Anneler çocuklarını toprağa verdi. Köyler boşaltıldı, insanlar doğdukları topraklardan ayrılmak zorunda kaldı. Faili meçhul cinayetler toplumsal hafızada kapanmayan yaralar bıraktı. Cezaevlerinde yıllarını geçirenler, ülkesinden ayrılanlar, göç yollarında çocukluğunu ve gençliğini kaybedenler oldu.

Batıda yaşayan bir ailenin evine şehit haberi düştüğünde yükselen feryatla, doğuda evladının akıbetini yıllarca öğrenemeyen bir annenin sessizliği aslında aynı acının iki ayrı dildeki ifadesiydi.

Fakat siyaset uzun yıllar bu ortak acıyı görmek yerine, çoğu zaman acıları birbirine karşı yarıştırdı.

Bir tarafın gözyaşı gösterilirken diğer tarafın gözyaşı saklandı. Bir annenin acısı kutsanırken başka bir annenin acısı şüpheyle karşılandı. Böylece toplumun yaraları iyileşmedi; yalnızca üzerleri örtüldü. Üzeri örtülen her yara ise zamanla daha derin bir kırılmaya dönüştü.

Bugün gelinen noktayı değerli kılan, tam da bu döngünün dışına çıkma ihtimalidir.

Barış, korkakların işi değildir

Barışı istemek çoğu zaman kolay bir temenni gibi anlatılır. Oysa gerçek barış, savaşmaktan ve çatışmayı sürdürmekten çok daha fazla cesaret ister.

Çatışmanın dili basittir. Karşınızdakini bütünüyle suçlu ilan eder, kendi mahallenizi bütünüyle haklı gösterir ve yıllardır ezberlenmiş cümleleri tekrar edersiniz. Böyle yaptığınızda kimse size zor soru sormaz. Hiçbir siyasi risk üstlenmezsiniz. Kendi kitlenizin alkışını alır ve güvenli alanınızda kalırsınız.

Barış ise insanı kendi ezberleriyle karşı karşıya getirir.

“Acaba biz nerede yanlış yaptık?” diye sordurur.

“Karşımızdakini gerçekten dinledik mi?” sorusunu önümüze koyar.

“Çocuklarımıza bırakacağımız ülke, bizim öfkelerimizden daha değerli değil mi?” diye düşündürür.

Bu nedenle süreci başlatan ve bütün saldırılara, suçlamalara, güvensizliklere rağmen yürütmekte ısrar eden siyasi iradeyi teslim etmek gerekir.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yıllardır Türkiye siyasetinin en sert ve en hassas meselelerinden biri olan bu konuda alışılmış kalıpların dışına çıkarak tarihî bir çağrıda bulunması, siyasette kolay rastlanan bir tutum değildir. Kendi siyasi tabanından gelebilecek tepkileri bilmesine rağmen barış ihtimalini gündeme taşıması, sürecin önünü açan en önemli adımlardan biri olmuştur.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın devletin yürütme gücünü bu hedef doğrultusunda harekete geçirmesi, sürecin yalnızca bir siyasi söylem olarak kalmaması açısından belirleyicidir. Böyle büyük meselelerde söz söylemek kadar, devlet kurumlarının sorumluluk üstlenmesini sağlamak ve süreci sonuç alabilecek bir zemine taşımak da önemlidir.

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un farklı siyasi partileri aynı masa etrafında buluşturma çabası ise sürecin Meclis zemininde ilerlemesini sağlamıştır. Barışın kapalı kapılar ardında birkaç kişinin kararıyla değil, milletin temsil edildiği Mecliste konuşulması, geçmiş deneyimlerden çıkarılması gereken en önemli derslerden biridir.

DEM Parti’nin ve Kürt siyasi hareketinin yıllardır dile getirdiği sorunları şiddetin gölgesinden çıkararak siyasal ve demokratik zeminde çözme sorumluluğu da bu dönemde daha büyük önem kazanmıştır. CHP’nin, HÜDA PAR’ın, Yeni Yol Grubu içerisindeki milletvekillerinin, bağımsızların ve farklı siyasi çevrelerin teklife destek vermesi, meselenin bir parti hesabının ötesine geçebileceğini göstermektedir.

Yaklaşık 360 milletvekilinin aynı teklifin altında buluşması, Türkiye’nin uzun zamandır özlediği bir fotoğraftır. Bu tablo, siyasetin yalnızca kavga etmekten ibaret olmadığını; gerektiğinde ülkenin geleceği için ortak bir irade ortaya koyabileceğini göstermektedir.

Bu süreç başarıya ulaşırsa kazanan bir parti ya da bir lider olmayacaktır.

Kazanan Türkiye olacaktır.

En büyük kayıp, çatışmadan beslenenlerin olacak

Kırk yılı aşkın çatışma yalnızca canlarımızı almadı. Ülkenin ekonomisini, demokrasisini, hukuk düzenini ve birlikte yaşama iradesini de ağır biçimde yaraladı.

Silaha, güvenliğe ve çatışmanın doğurduğu sonuçlara harcanan milyarlarca dolar; eğitime, bilime, teknolojiye, üretime, tarıma ve bölgesel kalkınmaya ayrılabilirdi. Yoksullukla mücadele edilebilir, gençlerin göç etmek zorunda kalmadığı şehirler kurulabilir, çocukların geleceğe umutla baktığı bir ülke yaratılabilirdi.

Ancak çatışmanın görünmeyen bir ekonomisi de oluştu.

Bu çatışmadan siyasi kariyer devşirenler oldu.

Korkuyu büyüterek oy isteyenler, cenazeler üzerinden kimlik siyaseti yapanlar, halkların birbirine duyduğu güvensizlikten beslenenler oldu. İnsanların acısını ekranlarda reytinge, meydanlarda alkışa, sosyal medyada etkileşime dönüştüren çevreler ortaya çıktı.

Bir Türk’ü Kürt’ten, bir Kürt’ü Türk’ten korkutarak varlığını sürdürenlerin ortak bir özelliği vardı: Onlar için barış, yalnızca bir siyasi görüş değil, aynı zamanda bir kayıp anlamına geliyordu.

Çünkü barış geldiğinde korku üzerinden kurulan düzenler çöker.

Silahlar sustuğunda yüksek sesle konuşarak haklı görünenler sessizleşir.

İnsanlar birbirinin yüzüne baktığında, yıllardır anlatılan düşmanlık hikâyelerinin ne kadar yapay olduğunu fark eder.

Bu nedenle sürecin en büyük kaybedeni Türkler ya da Kürtler olmayacaktır. En büyük kaybeden, çatışmanın sürmesinden siyasi, ekonomik ve toplumsal çıkar sağlayanlar olacaktır.

Onların kaybı, Türkiye’nin kazancı olacaktır.

Silahların susması yetmez

Yine de barışı yalnızca silahların bırakılmasına indirgemek büyük bir hata olur.

Silahların susması başlangıçtır; barışın kendisi değildir.

Gerçek bir toplumsal barış için hukuk devletinin güçlenmesi, adalet duygusunun onarılması ve hiçbir yurttaşın kimliği nedeniyle kendisini bu ülkenin dışında hissetmemesi gerekir. İnsanların ana dilleri, kültürleri ve hatıraları tehdit olarak görülmemelidir. Devlet karşısında herkesin eşit olduğu yalnızca kanunlarda değil, günlük hayatta da hissedilmelidir.

Aynı zamanda şiddetin hiçbir biçimi meşrulaştırılmamalıdır.

Sivil insanların hayatını kaybettiği saldırılar görmezden gelinemez. Öldürülen öğretmenlerin, işçilerin, çocukların ve güvenlik görevlilerinin acıları küçümsenemez. Barış, geçmişte işlenen suçları inkâr etmek veya mağdurların hafızasını silmek değildir.

Tam tersine barış, bütün acıları aynı vicdanla görebilmektir.

Bir şehit annesinin gözyaşına bakarken bir Cumartesi Annesi’nin bekleyişini unutmamak; köyünden göç ettirilen insanın acısını dinlerken örgütün saldırısında yakınını kaybeden ailenin yasını da paylaşabilmektir.

Bunu başaramazsak yalnızca geçici bir sessizlik kurarız.

Ama başarabilirsek, silahların sustuğu değil, insanların birbirini duyduğu bir Türkiye kurabiliriz.

Bu süreç bir lütuf değil, ortak sorumluluktur

Barış, devletin bir kesime verdiği lütuf olarak görülmemelidir. Aynı şekilde herhangi bir siyasi yapının topluma sunduğu bir taviz olarak da anlatılmamalıdır.

Barış, bu ülkede yaşayan herkesin hakkıdır.

Türk’ün de Kürt’ün de Çerkez’in de Arap’ın da Laz’ın da hakkıdır.

Çocuğunu askere gönderirken korkmayan annenin, gece kapısının çalınmasından endişe etmeyen gencin, doğduğu köyde huzur içinde yaşamak isteyen yaşlının hakkıdır.

Birbirimize barışı bağışlamıyoruz.

Birbirimize olan borcumuzu ödüyoruz.

Bu nedenle süreci yürütenlerin tarihî sorumluluğu kadar muhalefetin, medyanın, aydınların ve toplumun da sorumluluğu vardır. Her söylentide süreci sabote etmeye çalışmak, her tartışmayı ihanet suçlamasına dönüştürmek veya bütün eleştirileri düşmanlık saymak bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir.

Elbette kanun teklifinin maddeleri tartışılmalıdır. Hukuki güvenceler, kapsam, denetim mekanizmaları ve mağdurların hakları açık biçimde konuşulmalıdır. Barış adına hukuk askıya alınmamalı; tam tersine hukuk, barışın en sağlam temeli hâline getirilmelidir.

Çünkü adaletsiz bir barış kalıcı olmaz.

Şeffaf olmayan bir süreç güven üretmez.

Toplumun bir bölümünü dışlayan hiçbir çözüm, gerçek anlamda çözüm değildir.

Süreci savunmak, yanlış gördüğümüz noktaları susarak geçmek anlamına gelmemelidir. Tam tersine sürecin başarılı olmasını isteyenler, onu hukuken ve toplumsal olarak daha sağlam hâle getirecek eleştirileri dile getirmelidir.

Kardeşlik, birbirine benzemek değildir

Türkiye’nin en büyük yanılgılarından biri, birlik ile tek tip olmayı birbirine karıştırmasıydı.

Oysa kardeşlik, herkesin aynı dili konuşması, aynı hayatı yaşaması veya aynı siyasi düşünceye sahip olması değildir. Kardeşlik, farklılıklarımıza rağmen birbirimizin hukukunu koruyabilmektir.

Bir Kürt kendi kimliğini özgürce yaşadığında Türkiye küçülmez.

Bir Türk kendisini güvende hissettiğinde Kürtler kaybetmez.

Bir toplumun kültürel haklarının tanınması diğer toplumun haklarını eksiltmez.

Haklar bölüşüldükçe azalan bir servet değildir.

Adalet genişledikçe hepimiz daha güvende oluruz.

Türkiye, yüz yıldır farklılıklarını yönetmeye çalışıyor. Belki artık farklılıkları yönetmek yerine onlarla birlikte yaşamayı öğrenmenin zamanı gelmiştir.

Şimdi geri dönmek, gelecek nesillere haksızlık olur

Önümüzde hâlâ provokasyon ihtimalleri, karşılıklı güvensizlikler ve zor sorular bulunmaktadır. Süreci bozmak isteyen çevreler olacaktır. Bir söz, bir saldırı veya bir siyasi kriz üzerinden toplum yeniden eski mevzilerine çağrılabilir.

Tam da bu nedenle siyasi liderlerin kararlı, toplumun ise sağduyulu olması gerekir.

Bu yolun geri dönüşü olmamalıdır.

Çünkü geri dönmek, yalnızca bugünkü siyasi aktörlerin başarısızlığı anlamına gelmez. Geri dönmek; henüz doğmamış çocuklara aynı cenazeleri, aynı korkuları ve aynı düşmanlıkları bırakmak demektir.

Kırk yıl yeter.

Kırk yıl boyunca toprağa genç bedenler verdik.

Kırk yıl boyunca annelerin gözyaşını izledik.

Kırk yıl boyunca birbirimizi tanımadan birbirimizden korktuk.

Artık başka bir ülkeyi hayal etmenin zamanı gelmiştir.

Siyaseten risk alarak bu süreci başlatanları, yılların ağır yüküne rağmen ellerini taşın altına koyanları ve bütün saldırılara rağmen barış ihtimalinden vazgeçmeyenleri tarih kaydedecektir.

Ancak tarih yalnızca liderlerin isimlerini yazmayacak.

Bu fırsatı büyütenleri de sabote edenleri de yazacaktır.

Yarın çocuklarımız bize, “Bu ülkeye barış gelme ihtimali doğduğunda siz ne yaptınız?” diye soracak.

O gün vereceğimiz cevap bugünden şekilleniyor.

Barışı küçümseyenlerden mi olacağız, yoksa onu koruyanlardan mı?

Eski korkularımıza mı tutunacağız, yoksa ortak geleceğimize mi yürüyeceğiz?

Bugün Meclise sunulan teklif kusursuz olmayabilir. Hiçbir başlangıç kusursuz değildir. Fakat silahların, ölümlerin ve bitmeyen yasların yerine siyaseti, hukuku ve konuşmayı koyma iradesi başlı başına değerlidir.

Şimdi yapılması gereken bu iradeyi büyütmek, süreci adaletle güçlendirmek ve barışı toplumun bütün kesimlerinin sahipleneceği ortak bir geleceğe dönüştürmektir.

Çünkü bu kez yalnızca silahlar susmayacak.

Bu süreç başarıya ulaşırsa anneler kazanacak.

Çocuklar kazanacak.

Yıllardır birbirinden uzaklaştırılan Türkler ve Kürtler kazanacak.

Bu ülkenin bütün halkları kazanacak.

Kardeşlik kazanacak.

Türkiye kazanacak.

Cihat TOPRAK

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK KERBELA’DA KANLI KIRIM: HZ. HÜSEYİN VE YOLDAŞLARI ŞEHİT EDİLDİ
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Suların Altında Kalan Sır: Eğil
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK CHP’de Karanlık Bir Perde Daha
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Sessizlik Duvarı ve Nevzat Bahtiyar Bilmecesi: Narin Dosyası Gerçekten Kapandı mı?
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Amida’dan Diyarbakır’a: Bir Şehrin Taşa Yazılmış Hikâyesi
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Zembilfroş’un Son Sepeti: Balığa Dönüşen Bir Aşk ve İnziva Hikayesi
Yazarlarımız
Ajans News