Son Dakika !
--:--:--
¨Cihat TOPRAK

Amida’dan Diyarbakır’a: Bir Şehrin Taşa Yazılmış Hikâyesi

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Diyarbakır’ı anlamaya çalışırken insanın önce adların izini sürmesi gerekiyor. Çünkü bu şehir, belki de en çok adlarıyla konuşuyor. Her çağ ona başka bir isim vermiş; her isim de yalnızca bir ses değişikliği değil, aynı zamanda o çağın iktidarını, aidiyetini ve hafıza biçimini taşımış. Bugün Diyarbakır dediğimiz şehir, eski kaynaklarda Amida olarak karşımıza çıkıyor; İslamî dönem metinlerinde Âmid yahut Amid diye anılıyor; Kürtçe bellekte Amed olarak yaşamaya devam ediyor; Arap ve Osmanlı siyasal coğrafyasında ise Diyar Bekr ya da Diyarbekir olarak daha geniş bir bölgenin merkezi haline geliyor. Bu yüzden Diyarbakır’ın ismini tek bir kökene bağlamak, şehrin ruhunu daraltmak olur. Burası, adını her dönemde yeniden giyen ama özündeki eski titreşimi hiçbir zaman bütünüyle kaybetmeyen bir şehir.

Antik dünyanın Amida’sı, Roma için sıradan bir şehir değildi. Doğu sınırına yaslanan, imparatorluğun askeri nabzını tutan bir sınır kalesiydi. Roma’nın bu şehre bıraktığı en büyük miras, yalnızca bugün hâlâ hayranlıkla baktığımız surlar değil, aynı zamanda bir yönetme biçimidir. Roma, kentleri yalnız kurmaz; onları okunabilir hale getirir. Kapılar, geçitler, iç kale, sur hattı, savunma örgüsü, askeri ve idari merkezlerin konumu… Bunların hepsi bir şehrin nasıl görüleceğini değil, nasıl denetleneceğini de belirler. Diyarbakır’ın bugünkü Suriçi dokusuna dikkatle bakıldığında, hâlâ bu eski disiplinin yankısı duyulur. Sokakların örgütlenişinde, surların kenti bir çerçeve içine alışında, iç kalenin ayrıcalıklı konumunda Roma’nın yalnız taşı değil, düşünceyi de ördüğü hissedilir. Şehir burada sadece yaşanan bir yer değil, tutulması gereken bir eşik, korunması gereken bir sınır, elde tutulduğu sürece çevre coğrafyaya hükmeden bir merkezdir.

Fakat Diyarbakır’ı yalnızca Roma’nın sert askeri aklıyla açıklamak eksik kalır. Çünkü bu şehrin taşları kadar suskun, ama bir o kadar da derin başka katmanları var. Bizans dönemi, özellikle de Süryani Hıristiyanlığın yükselişiyle birlikte, kentin dokusuna görünmez ama kalıcı bir ruh üfledi. Amida, yalnızca bir kale değil, aynı zamanda bir piskoposluk merkezi, bir ilahiyat çevresi, bir metin ve ibadet şehriydi. Süryani geleneği içinde Diyarbakır ve çevresi, sadece mabetlerin toplandığı bir alan değil, aynı zamanda kutsal anlatıların, dini tartışmaların, manastır hayatının ve yazılı belleğin bir merkezi olarak şekillendi. Bu yüzden Bizans’ın Diyarbakır’daki izi bazen bir sur taşında değil, bir kilise avlusunda, bir apsisin eğiminde, bir sütun başlığının devşirme kullanımında ya da eski bir cemaat hafızasında aranmalı. Şehir, burada askeri sınır kenti olmanın ötesine geçip manevi bir merkez haline gelir. Dışarıdan bakıldığında bazaltın karalığı görülür; içeride ise duaların, ayinlerin, el yazmalarının ve dillerin birbirine karıştığı çok katmanlı bir dinî hayat vardır.

İslam fetihleriyle birlikte şehir yeni bir çağın içine girer. Burada değişen sadece yönetim değildir; şehrin adı da coğrafi anlamı da dönüşür. “Diyar Bekr” ifadesi başta tek başına şehir adı olmaktan çok, Bekr b. Vâil kabilesinin yerleştiği geniş bölgeyi tanımlıyordu. Yani Amid, Diyar Bekr denilen coğrafyanın içindeki önemli şehirlerden biriydi. Ama tarih bazen merkez ile çevre arasındaki sınırı siler. Bölgenin adı zamanla şehrin üstüne geçer; şehir artık yalnız kendi eski adıyla değil, egemenlik ilişkileriyle tanımlanan yeni adıyla da anılmaya başlar. Bu çok önemli bir kırılmadır. Çünkü “Amida” yerleşik bir şehir çekirdeğini işaret ederken, “Diyar Bekr” fetih sonrası kurulan yeni siyasal coğrafyanın damgasını taşır. Birinde yerin hafızası vardır, ötekinde egemenliğin haritası. Osmanlı döneminde “Diyarbekir” biçimi yerleşir; Cumhuriyet devrinde ise “Diyarbakır” yazımı resmileşir. Fakat halk belleğinde Amed yaşamaya devam eder. Bu yan yana varoluş, Diyarbakır’ın neden sadece bir şehir değil, aynı zamanda isimler üzerinden süren bir hafıza mücadelesi olduğunu da gösterir. Kimi zaman resmî tarih şehre bir isim verir, halk bir başkasını korur. Taşın hafızası ile devletin kaydı her zaman aynı dili konuşmaz.

Artuklu dönemi, Diyarbakır’ın şehir estetiği bakımından en dikkat çekici eşiklerinden biridir. Eğer Roma bu kente tahkimat duygusu, Bizans manevi katman kazandırdıysa, Artuklular ona taşın diliyle konuşmayı öğretti. Bu çağda Diyarbakır yalnız savunulan ya da ibadet edilen bir şehir değil, aynı zamanda seyredilen, okunan, işlenen bir şehir haline gelir. Ulu Cami ve çevresine dikkatle bakıldığında, yalnızca bir yapının kendisi değil, daha önceki çağların malzemelerinin yeni bir estetik içinde dönüştürülüşü görülür. Devşirme taş kullanımı, bazalt ile açık renk taşın yan yana gelişi, kitabelerin cepheyle kurduğu ilişki, sütunların ve avlunun ritmi… Bunların her biri, bu şehirde taşın kaba bir malzeme olmaktan çıkıp anlam taşıyan bir yüzeye dönüştüğünü gösterir. Diyarbakır’da yapıların çoğu sanki toprağın içinden kendiliğinden çıkmış gibidir; öyle ki, inşa ile coğrafya arasında net bir sınır kalmaz. Artuklu eli bu doğallığın içine bir oran, bir bezeme ve bir kamusal zarafet eklemiştir.

Diyarbakır’ın kutsal metinlerdeki ve halk anlatılarındaki yeri de aynı derecede çarpıcıdır. Bu şehir, Mezopotamya’nın pek çok yerinde olduğu gibi, yalnız tarih kitaplarında değil, inanç coğrafyasında da yaşar. Resmî dinî kaynaklarla halk hafızası burada sık sık birbirine karışır. Eğil ve çevresinde peygamber makamlarıyla ilişkilendirilen ziyaret yerleri bunun en açık örneklerinden biridir. Zülkifl, Elyesa ve başka peygamber figürleri üzerinden kurulan bu kutsal coğrafya, yalnızca metinsel bir inanç alanı değildir; ziyaret edilen, adak adanan, dua edilen, anlatılarla yeniden üretilen yaşayan bir hafızadır. Nebi Camii gibi mekânlar da bu hafızanın taşla kurduğu bağı gösterir. Bazen bir kitabe, bazen bir halk rivayeti, bazen yüzyıllar boyunca tekrar edilen bir söz, bir yapıyı yalnız mimari eser olmaktan çıkarıp kutsal bir hafıza düğümüne dönüştürür.

Süryanilik açısından bakıldığında Diyarbakır, sadece bir yerleşim yeri değil, bir metinler ve cemaatler şehridir. Burada din, yalnız mabette yaşanmaz; dilde, hafızada, aile tarihinde ve gündelik ritüellerde de yaşar. Eski bir kilisenin avlusunda hissedilen duygu, yalnızca mimari bir ihtişam duygusu değildir; bir zamanlar burada konuşulmuş duaların, okunmuş ilahilerin, gömülmüş kuşakların ve taşın üstüne sinmiş zamanın da hissidir. İslam da bu coğrafyaya geldiğinde yalnız siyasi düzen kurmaz; bu eski kutsallık zeminini kendi menkıbeleri, ziyaret kültürü ve şehir kurumlarıyla yeniden yorumlar. Böylece Diyarbakır’da dinler çoğu yerde birbirini tümüyle silmez; daha çok üst üste binen, birbirine değen, bazen de sessizce yer açan katmanlar halinde yaşar.

Ezidilik söz konusu olduğunda bu çoğulluk daha da belirginleşir. Diyarbakır ve çevresi, tarih boyunca sadece büyük ve görünür inanç merkezleriyle değil, küçük toplulukların ısrarla taşıdığı hafızalarla da şekillendi. Ezidi toplulukların bölgedeki varlığı bize şunu hatırlatır: Bir coğrafyanın dini tarihi yalnız merkezî mabetler ve resmî mezhep anlatılarıyla yazılamaz. Köylerde, aile yapılarında, mevsimsel ritüellerde, ziyaret yerlerinde, sözlü gelenekte ve bazen de yalnızca bir ismin korunmasında başka bir tarih saklıdır. Diyarbakır’ın inanç mozaiği denince akla farklı renklerin yan yana dizildiği düz bir tablo gelmemeli. Daha çok, üst üste serilmiş ince kumaşlar gibi düşünmek gerekir bunu. Her biri alttakini tamamen örtmez; her biri ötekinden biraz etkilenir; her biri ayrı bir zamanın ışığını taşır.

Şehrin bugünkü ruhuna en çok sinen unsur ise hiç kuşkusuz bazalt taşıdır. Diyarbakır’a uzaktan bakan biri önce siyahı görür. Bu siyah, sıradan bir renk değildir; volkanik bir hafızanın şehir mimarisine dönüşmüş halidir. Surlar, hanlar, camiler, kiliseler, evler, avlular, sokak duvarları… Hepsi bu taşın farklı tonlarıyla konuşur. Bazalt, Diyarbakır’da yapı malzemesinden çok daha fazlasıdır. Şehre vakar verir, onu ağırlaştırır, ona suskun ama sarsılmaz bir karakter kazandırır. Yaz güneşini içine çekip akşama doğru geri veren bu taş, sanki zamanı da bünyesinde tutar. İşte tam burada yerel taş ustalığının ve halk anlatısının ince dili devreye girer. Diyarbakır’da bazaltın türleri, sertliği, gözenekliliği, işlenebilirliği üzerine ustalar arasında yapılan ayrımlar bazen “dişi taş” ve “erkek taş” gibi mecazlarla anlatılır. Bu, bilimsel bir sınıflandırmadan çok, zanaatin içinden doğmuş bir dil. Daha kolay işlenen, daha uyumlu, ustanın eline daha çabuk cevap veren taş bir tür dişilikle; daha sert, daha inatçı, daha dirençli taş ise erkeklikle ilişkilendirilir. Burada taşın cinsiyeti yoktur elbette, fakat insan zihni maddeyi anlamlandırırken onu kendi dünyasının metaforlarıyla konuşturur. Bu yüzden Diyarbakır bazaltı sadece duvar örmez; bir karakter anlatır.

Belki de Diyarbakır’ı Diyarbakır yapan tam olarak budur. Bu şehir, açık seçik konuşan bir yer değil; daha çok derinden, katman katman konuşan bir yer. Adlarını değiştirmiş ama hafızasını bütünüyle bırakmamış; surlarını onarmış ama eski yaralarını gizlememiş; dinlerini, dillerini, taşlarını ve hikâyelerini üst üste koymuş bir şehir. Amida’dan Âmid’e, Âmid’den Diyarbekir’e, oradan Diyarbakır’a uzanan çizgi aslında tek bir isim değişiminin hikâyesi değil. Bu, iktidarın coğrafyaya yazdığı adlarla halkın belleğinde korunan seslerin yüzyıllar boyunca birbirine bakmasının hikâyesi. Ve bu hikâyenin sonunda insan şunu düşünüyor: Bazı şehirler kendini taşla kurar, bazıları suyla, bazıları rüzgârla. Diyarbakır ise hafızasını kara bazaltın içine gömmüş bir şehir. Belki de bu yüzden burada taş bile konuşurken acele etmez.

Cihat TOPRAK

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Sessizlik Duvarı ve Nevzat Bahtiyar Bilmecesi: Narin Dosyası Gerçekten Kapandı mı?
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Zembilfroş’un Son Sepeti: Balığa Dönüşen Bir Aşk ve İnziva Hikayesi
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Taşın Zikri, Şehrin Sabrı: Ulu Cami’nin Vicdan Terazisi
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Bazaltın Kalbindeki Kozmik Fısıltı: Diyarbakır’ın Yıldız Tozlu Kilisesi
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Anzele, Ayn-ı Zeura: Diyarbakır’ın Kutsal Kaynağının Bin Yıllık Sırrı
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Çayönü’nün Sırrı: 12 Bin Yıllık Kafatasları, Kanlı Zeminler ve Derindeki Gizem
Yazarlarımız
Ajans News