Son Dakika !
--:--:--
¨Cihat TOPRAK

Sessizlik Duvarı ve Nevzat Bahtiyar Bilmecesi: Narin Dosyası Gerçekten Kapandı mı?

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Narin Güran cinayeti, üzerinden geçen yıllara rağmen Türkiye’nin kolektif vicdanında kapanmayan bir yara olarak kalmaya devam ediyor. Nisan 2026 itibarıyla yargı süreci büyük oranda tamamlanmış, cezalar onanmış ve hukuki bir sonuca varılmış olabilir. Ancak adaletin terazisi ile kamuoyunun “hakikat borcu” arasındaki o derin boşluk hâlâ dolmuş değil.

Dava dosyası rafa kalkmaya hazırlanırken, zihinleri kurcalayan o temel soru, bir mantık kalesi gibi karşımızda duruyor: Eğer olay çevresinde uzun süreli bir sessizlik, çelişkili ifadeler ve dikkat çekici boşluklar oluştuysa; bu tabloyu yalnızca korkuyla mı açıklamak gerekir, yoksa hâlâ tam aydınlanmamış başka halkalar da mı vardır?

Gelin, bu trajedinin karanlıkta kalan dehlizlerine biraz daha rasyonel sorularla bakalım.

“Güven” mi, “Mecburiyet” mi, Yoksa “Kurgu” mu?

Kriminal tarihte böylesi vakaların en belirleyici özelliklerinden biri, olay sonrası davranış biçimleridir. Kimin ne söylediği kadar, kimin neyi neden söylemediği de belirleyicidir. Olaydan sonraki 19 gün boyunca ortaya çıkan tablo, kamuoyunda pek çok soru işaretini beraberinde getirdi.

Eğer ortada bu denli hassas ve riskli bir süreç varsa, neden olayın en kritik halkalarından biri olduğu öne sürülen isim, yakın çevre dışından biri olarak öne çıktı?

Bu bir güven ilişkisi miydi, bir mecburiyet miydi, yoksa sonradan şekillenmiş bir kurgunun parçası mıydı?

Bir başka deyişle: O gün devreye giren ilişkiler ağı gerçekten spontane miydi, yoksa olayın seyrini belirleyen bazı tercihler baştan itibaren daha karmaşık bir yapıya mı işaret ediyordu?

Tehdit Altındaki Bir “Suç Ortağı” mı?

Nevzat Bahtiyar’ın ifadeleri zaman içinde defalarca değişti. “Tehdit edildim” dedi, “Cesedi parça parça etmem istendi” dedi. Yargı, Bahtiyar’ı “cinayete yardım” suçundan 17 yıla mahkûm ederek aslında onun olaydaki rolünü “ceset taşıyıcısı”ndan bir adım öteye taşıdı.

Ancak burada sormamız gereken can alıcı soru şu:

Böylesine ağır sonuçlar doğuran bir olayda, sonradan konuşma ihtimali bulunan bir kişinin sürecin içine girmesi nasıl açıklanmalıdır?

Bu durum ani panik altında verilmiş bir karar mıydı? Yoksa o kişinin olay anındaki konumu, sanıldığından daha merkezi bir yerde mi duruyordu?

Çünkü mantıken bakıldığında, böylesi kritik bir eşikte seçilen her kişi aynı zamanda gelecekte gerçeği açığa çıkarabilecek bir risk de taşır. O halde bu risk neden göze alındı?

19 Günlük “Körlük” ve Silinen Hafızalar

HTS kayıtları, silinen WhatsApp mesajları, tarlada verilen sahte ifadeler… Olayın ilk 19 günü, profesyonel bir delil karartma operasyonunu andıran bir dizi gelişmeye sahne oldu.

Burada dikkat çeken nokta yalnızca çelişkiler değil; çelişkilerin uzun süre korunabilmiş olmasıdır.

Eğer olayın seyri belirli kişiler tarafından biliniyorduysa, neden arama çalışmalarında gerçeğe yaklaştıracak en küçük bir kırılma bile yaşanmadı?

Neden hiçbir ayrıntı, hiçbir refleks, hiçbir yönlendirme soruşturmayı daha erken bir sonuca götürmedi?

Bu suskunluk gerçekten bireysel korkuların toplamı mıydı, yoksa küçük yerleşim yerlerinde sıkça görülen sosyal baskının, çekinmenin ve kapanmanın bir sonucu muydu?

Ve daha önemlisi: İnsanlar neyi bildikleri için sustular, neyi bilmedikleri için sustular?

Çünkü bazen bir olayda asıl dikkat çekici olan şey açıkça söylenenler değil, herkesin etrafından dolaştığı ortak boşluklardır.

Eksik Puzzle: “Neden?”

Hukuk, “kimin” yaptığını bulur ve cezalandırır. Ancak kamuoyu vicdanı “neden” sorusunun peşini bırakmaz. Narin’in neden öldürüldüğü sorusu, ağırlaştırılmış müebbetlerin gölgesinde hâlâ tam bir cevaba kavuşmuş değil.

Burada eksik kalan yalnızca fail zincirinin tüm açıklığıyla kurulması değildir; aynı zamanda olayın psikolojik ve sosyal arka planıdır.

Bir çocuk, bir köyün ortasında, herkesin gözü önünde kaybolup bir dere yatağında bulunuyorsa; orada yalnızca adli bir dosya değil, toplumsal bir kırılma da vardır.

Peki gerçekten her rol, her ilişki, her motivasyon aynı açıklıkla ortaya konuldu mu?

Yoksa dava hukuken sonuçlanırken, hakikatin bazı parçaları hâlâ sisin içinde mi kaldı?

Bir başka soruyla devam edelim: Bulunan cevaplar, bütün tabloyu anlamaya yetiyor mu; yoksa sadece cezai sorumluluğu belirlemeye mi yarıyor?

İşte tam da bu yüzden Narin Güran davası, kağıt üzerinde sonuçlanmış bir dosya olsa bile, kamu vicdanında kapanmış bir dosya görünümü vermiyor.

Bir yanda çelişkili anlatımlar, diğer yanda tamamlanmış bir yargı süreci… Fakat bu ikisi her zaman aynı anlama gelmiyor. Çünkü mahkeme karar verir; toplum ise anlamaya çalışır.

Adalet bazen hükümle tecelli eder, ama hakikat her zaman aynı hızla ortaya çıkmaz.

Narin’e olan hakikat borcumuz, yalnızca suçluların cezalandırılmasıyla değil; bu olayın etrafında hâlâ cevap bekleyen mantık boşluklarının olabildiğince dürüst biçimde sorgulanmasıyla ödenebilir.

Sahi, sizce de bu denklemde bir şeyler hâlâ eksik değil mi?

NARİN’i KİM-KİMLER NİYE KATLETTİ!

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Amida’dan Diyarbakır’a: Bir Şehrin Taşa Yazılmış Hikâyesi
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Zembilfroş’un Son Sepeti: Balığa Dönüşen Bir Aşk ve İnziva Hikayesi
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Taşın Zikri, Şehrin Sabrı: Ulu Cami’nin Vicdan Terazisi
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Bazaltın Kalbindeki Kozmik Fısıltı: Diyarbakır’ın Yıldız Tozlu Kilisesi
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Anzele, Ayn-ı Zeura: Diyarbakır’ın Kutsal Kaynağının Bin Yıllık Sırrı
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Çayönü’nün Sırrı: 12 Bin Yıllık Kafatasları, Kanlı Zeminler ve Derindeki Gizem
Yazarlarımız
Ajans News