Truva Atı karargâhtaydı, Aşil’in topuğu personel masasında
Geçenlerde Odysseus’u anlatan bir film izledim. Truva’nın aşılmaz sanılan surları, o meşhur tahta at ve Truva filmindeki Aşil yeniden zihne düştü. Efsane iki sert hüküm bırakır: Surlar yalnız dışarıdan dövülerek yıkılmaz; bazen kapı içeriden açılır. En güçlü savaşçı da meydanın ortasında değil, sakladığı zayıf yerinden vurulur.
Devletlerin kaderi de böyledir.
Sayın Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel’in Aşil’in Topuğu adlı eseri, 15 Temmuz gecesini anlatan sıradan bir hatırat değildir. Bir kurmay subayın kaleminden çıkmış durum tespiti, ikaz raporu ve devlet hafızasına bırakılmış tarihî bir tutanaktır.
Kitap kapandığında anlatı biter; fakat açtığı dosya kapanmaz. Çünkü sayfaların arasından tek bir soru değil, bir sorgu mangası çıkar:
Bu ihanet bir gecede mi doğdu, yoksa yıllarca devletin gözünün içine baka baka mı büyütüldü?
Durum açıktır: Tehdit dışarıda değildi. İçerideydi. Üniforma giymiş, sicil tutmuş, sınav hazırlamış, terfi beklemişti. FETÖ, devlet surlarının önüne dayanmış yabancı bir ordu değil; sınavlardan mülakatlara, tayinlerden karargâhlara kadar taşınmış bir Truva Atı’ydı.
Öyleyse yalnız atı yapanlar değil, onu kapıdan geçirenler de konuşulmalıdır.
Sayın Mustafa Önsel’i övmek, rütbeye iltifat etmek değil; bedel ödeyerek konuşan bir Türk subayının hakkını teslim etmektir. Yangın söndükten sonra külü tarif eden çok olur. Asıl cesaret, duman uzaktayken “Ateş geliyor!” diyebilmektir.
Sayın Önsel bunu yaptı.
Kumpas davalarında bin üç yüz günü aşan hapisliğin ağırlığını taşıdı; beraat ettikten sonra köşesine çekilip susmadı. Yaşadıkları, bu memlekette devlete hizmetin bazen cezasız kalmadığını gösterdi: Devleti uyaran cezaevine gönderildi, devlete sızan makama oturtuldu.
Bu, tarihimizin yüz kızartan çelişkisidir.
Kitabın dili masa başında parlatılmış bir tören kılıcı değil, arazide kullanılmış bir subay pusulasıdır. Saat, emir, telefon, birlik, nöbet ve anahtar… Sayın Önsel büyük ihaneti küçük ayrıntıların içinden gösteriyor. Çünkü darbe yalnız tankla yapılmaz; personel planıyla, sicille, tayinle ve kritik göreve yerleştirilen yanlış adamla hazırlanır.
15 Temmuz’un ilk paleti Boğaz Köprüsü’nde değil, liyakatin ezildiği personel masasında dönmüştür.
Peki o paleti kim döndürdü?
Tank o gece sokağa çıktı; mazotunu yıllarca mülakat odalarında kim doldurdu? Liyakatli subayları kim tasfiye etti? Örgüt mensuplarını kim kritik makamlara taşıdı? Uyarıları kim susturdu, dosyaları kim kapattı, ihanete kim göz yumdu?
15 Temmuz anlatılırken yalnız “Ne oldu?” diye sorulamaz. Tarihçinin asıl sorusu şudur:
Kim yaptı, kim yaptırdı, kim korudu ve kim seyretmekle yetindi?
Bu sorular sorulmadan yazılan tarih, olayları sıralar; fakat hesabı tutmaz.
Dün sahte delillerle “darbeci” diye damgalanan subayların, gerçek darbe geldiğinde devleti savunması kitabın en ağır tarihî ironisidir. Devletin incittiği evlatların devlete küsmemesi, Türk askerlik geleneğinin ahlak zaferidir.
Fakat bu kahramanlık, onları inciten düzenin günahını örtmez. Bir devlet, sadık evladını sanık sandalyesine; örgüt mensubunu terfi listesine yazmışsa düşman artık kapıda değil, cetvelin başındadır.
Sayın Emre Ev’in o gece araçların ve silah deposunun anahtarlarını saklaması, askerî tarihin en yalın derslerinden birini veriyor: Bazen bir tugayı tanksavar değil, doğru elde tutulan küçücük bir anahtar durdurur.
Tarih, her zaman generallerin haritasında ilerlemez; kimi zaman bir erin cebinde yön değiştirir.
Gecenin en keskin emri ise dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Sayın Zekai Aksakallı’dan Aziz Şehidimiz Ömer Halisdemir’e gider:
«“Ömer, sana vatanımız için tarihi bir görev veriyorum… Onu Karargâha girmeden vur! Orası senin namusundur. Orayı koru.”»
Bu sözde nutuk yoktur; vazife vardır. Tereddüt yoktur; devlet vardır.
Aziz Şehidimiz Ömer Halisdemir’in kurşunu yalnız Semih Terzi’yi durdurmadı; ihanetin zaman çizelgesini parçaladı. Aynı üniformanın içindeki iki sadakat o anda çarpıştı: Biri Türk milletine ve meşru devlete, diğeri karanlık bir örgütün emrine bağlıydı.
Türk ordusunda meşru komutanın üstünde “imam”, millet iradesinin üstünde cemaat, hukukun üstünde örgüt talimatı olamaz. Bunun adı inanç değil, ihanettir.
Bana göre kitabın adı iki ayrı Aşil topuğunu gösteriyor. Örgütün zayıf yeri, Türk milletinin teslim olmayacağını ve Türk askerinin vatan damarını hesaplayamamasıydı. Devletin zayıf yeri ise liyakati aşındırılan personel düzeni, ikazı susturan kibir ve denetimsiz bırakılan kör noktalardı.
FETÖ’nün Truva Atı, işte bu topuktan içeri sokuldu.
Elbette rütbeye saygı başka, metne kayıtsız teslimiyet başkadır. Eserin farklı zamanlarda kaleme alınmış yazılarla tanıklıkları aynı çatı altında toplaması, kronolojik akışı yer yer kesintiye uğratıyor. Bu, malzemenin zayıflığından değil; zengin ve dağınık oluşundan kaynaklanıyor.
Yeni bir baskıda ayrıntılı zaman çizelgesi, olay-birlik tablosu ve daha güçlü kaynak notları, anlatımı bir kurmay dosyası kadar sağlamlaştıracaktır. Dış bağlantılara ilişkin dikkat çekici tespitler de yeni arşiv belgeleri ve karşılaştırmalı çalışmalarla derinleştirildiğinde, eser yalnız güçlü bir tanıklık değil, daha kalıcı bir tarih kaynağı hâline gelecektir.
Bu değerlendirme Sayın Önsel’i küçültmez; kitabını ciddiye almanın gereğidir.
Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e yaygın biçimde atfedilen “Vazifeyi ihmale sürükleyen merhamet, vatana ihanettir” sözünün birincil kaydı doğrulanmış değildir. Tarihçi, hoşuna giden sözü belgesiz biçimde Ata’nın hanesine yazamaz.
Fakat Atatürk’ün 16 Mart 1923’te Adana’da söylediği kayıtlı hüküm yeterince açıktır:
«“Düşmana merhamet aciz ve zaaftır.”»
Buradan çıkarılacak sonuç kör bir intikam değil, vazifede gevşemeyen devlet ciddiyetidir: Merhamet masuma, adalet herkese; müsamaha ise ihanete değil.
Türk milliyetçiliği yalnız meydanda yükselen ses değildir; Türk devletini akılla, liyakatle, hukukla ve hafızayla ayakta tutma iradesidir. Devlet kin tutmaz, kayıt tutar. İntikam almaz, hesabı hukuk içinde sonuna kadar sorar.
Truva Atı’nı yakmak yetmez; onu surlardan içeri alan elleri de bulur.
Sayın Mustafa Önsel son sözü söylemedi; daha değerlisini yaptı, susturulmak istenen ilk sözleri tarihe bıraktı. Aşil’in Topuğu, alkışlanıp rafa kaldırılacak bir kahramanlık kitabı değil; devlet makamlarının önüne konulacak bir ikaz ve hesap cetvelidir.
Kitap kapandı, fakat dosya kapanmadı.
Kapanmamalı da.
Son söz, deneyimlerimden Anadolu’nun nüktesiyle fakat devlet ciddiyetiyle gelsin:
Devlet, bağına giren keçiyi pekmez sıçtırana kadar kovalar… Ah ah, o imkân bende olsaydı!
Muhittin Çaçan
Yorum Yap