Karlofça, yalnızca Osmanlı Devleti’nin kaybettiği toprakları gösteren bir antlaşma değildir. Aynı zamanda ağır bir yenilginin nasıl karşılandığını, sorumluluğun nasıl dağıtıldığını ve kaybın üzerine nasıl bir teşrifat perdesi çekildiğini gösteren ibretlik bir devlet tablosudur.
1683’teki başarısız II. Viyana Kuşatması’nın ardından başlayan savaşlar on altı yıl sürdü. Osmanlı Devleti Avusturya, Lehistan, Venedik ve Rusya ile farklı cephelerde mücadele etti. Hazine ağır bir yük altında kaldı, köyler boşaldı, halk olağanüstü vergilerle ezildi. Nihayet 1697’deki Zenta bozgunu, devletin askerî ve diplomatik hareket alanını büyük ölçüde daralttı.
Karlofça masası işte bu yenilgilerin üzerine kuruldu.
Sadrazam Amcazâde Hüseyin Paşa, barışa yanaşmak istemeyen Sultan II. Mustafa’yı ikna etti. Devlet erkânının katıldığı toplantılardan sonra barış kararı alındı. Râmi Mehmed Efendi başmurahhas, Divân-ı Hümâyun baştercümanı İskerletzâde Aleksandre Mavrokordato ise ikinci murahhas olarak görevlendirildi. Mavrokordato’ya büyükelçilik pâyesi ve tam yetki verildi; kaynaklarda kendisinden “mahrem-i esrâr-ı devlet” diye söz edildi.
Bu nokta önemlidir: Mavrokordato Karlofça’ya kendi iradesiyle gitmedi. Onu seçen, yetkilendiren ve devlet sırlarının arasına alan Osmanlı yönetimiydi. Müzakerelerde de başmurahhas Râmi Mehmed Efendi’nin talimatları doğrultusunda hareket ediyordu.
Dolayısıyla Karlofça’nın bütün sorumluluğunu bir tercümanın sırtına yüklemek, onu oraya gönderenleri görünmez kılmaktır. Devlet adına tam yetki verdiğiniz bir kişinin yaptığı işten söz ederken, o yetkiyi veren iradeyi hesaptan çıkaramazsınız.
26 Ocak 1699’da imzalanan antlaşmanın sonuçları ağırdı. Osmanlı Devleti, Tımışvar dışında Macaristan’ın ve Erdel’in büyük bölümünü Avusturya’ya bıraktı. Podolya ile Kamaniçe Lehistan’a, Mora Venedik’e terk edildi. Osmanlı artık fethettiği toprakların şartlarını kabul ettiren değil, kaybettiklerinin mümkün olduğu kadar azını vermeye çalışan bir devlet durumundaydı.
Osmanlı heyeti, askerî yenilginin oluşturduğu ağır şartlara rağmen masada bütünüyle teslimiyetçi davranmadı; Tımışvar’ı elde tuttu ve bazı sınır meselelerinde karşı tarafı geri adım atmaya zorladı. Fakat hiçbir diplomatik direnç, ortaya çıkan büyük toprak kaybını ortadan kaldıramazdı.
Tarihin asıl düşündürücü sahnesi ise heyetin Edirne’ye dönüşünde yaşandı.
Dönemin Dubrovnik yazışmalarına dayanan kayıtlara göre Râmi Mehmed Efendi ile Mavrokordato törenle karşılandı. Sadrazam Amcazâde Hüseyin Paşa iki murahhasa samur kürk giydirdi. Ardından Sultan II. Mustafa da heyeti kabul ederek kendilerini yine samur kürkle taltif etti.
Kaynaklarda Sultan’ın veya Sadrazam’ın Mavrokordato’ya kelimesi kelimesine “Çok iyi iş çıkardın” dediğini gösteren bir kayıt yoktur. Fakat Osmanlı teşrifatında samur kürkün anlamı bellidir: Memnuniyet, itibar ve ödül…
Yani o söz belki kayda geçirilmemişti; fakat samur kürkle anlatılmıştı.
Harita küçülmüş, eyaletler elden çıkmış, devletin Avrupa’daki hâkimiyet alanı daralmıştı. Buna karşılık masadan dönen murahhaslar taltif ediliyordu. Belki Osmanlı yönetimi daha büyük kayıpların önlendiğini düşünüyordu. Ancak hiçbir gerekçe, dağıtılan kürklerle antlaşmanın ağır sonuçlarını örtemezdi.
Samur kürk, murahhası ısıtır; kaybedilen vatan toprağını ve şehitleri değil.
Üstelik Mavrokordato’yu ödüllendiren yalnızca Osmanlı makamları değildi. Habsburg İmparatoru I. Leopold da onu Osmanlı hükümetinden gizli olarak bir nişanla taltif etti. Hammer’in aktardığına göre kendisine kontluk pâyesi de verildi.
Bir tarafta Sultan II. Mustafa ile Sadrazam Amcazâde Hüseyin Paşa’nın samur kürkü, diğer tarafta Osmanlı’nın karşısındaki hükümdarın gizli nişanı…
Bu çift taraflı taltif, tek başına ihanetin kesin delili sayılamaz. Nitekim kayıtlar Mavrokordato’nun Râmi Mehmed Efendi’nin talimatları doğrultusunda hareket ettiğini göstermektedir. Belgesiz biçimde bir kişiyi hain ilan etmek tarihçilik değildir.
Ancak devlet adına masaya oturan bir murahhasın karşı devletin hükümdarı tarafından gizlice ödüllendirilmesi de sıradan bir diplomatik nezaket kabul edilemez. Gerçek devlet adamlığı; bu ödülün sebebini araştırmayı, gizliliğinin hesabını sormayı ve bütün süreci devlet hafızasına kaydetmeyi gerektirirdi.
Karlofça’da sorgulanması gereken yalnızca Mavrokordato değildir. Onu seçen, tam yetkiyle donatan, devlet sırlarının arasına alan ve dönüşünde ödüllendiren anlayış da sorgulanmalıdır. Bir tercümanı bütün kötülüklerin kaynağı ilan etmek, dönemin karar mekanizmasının sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Devlet adamlığı, ağır sonuçları güzel kelimelerle hafifletmek değildir. Kaybın adını doğru koymak, sorumluluğu üstlenmek ve aynı hatanın tekrarlanmaması için gereken tedbirleri almaktır. Harita küçülürken törenlerin ihtişamıyla avunmak, devlet aklı değil; gerçekle yüzleşmekten kaçmaktır.
Çok sevdiğim tarihçi Bernard Lewis’in sorduğu gibi: Hata neredeydi?
Hata yalnızca Karlofça’da atılan imzalarda değildi. Hata, Osmanlı Devleti’ni o masaya mecbur bırakan yılların ihmalinde; kaybın gerçek adını söylemek yerine masadan dönenlere samur kürk giydiren anlayışta ve karşı hükümdarın gizli nişanının hangi hizmetin karşılığı olduğunu sormayan gafletteydi.
Samur kürkler çürüdü, nişanların parlaklığı söndü, törenleri seyredenler öldü. Fakat Karlofça’nın hesabı tarihin defterinde açık kaldı.
Öyleyse büyük Türk milleti hafızasını yoklasın: Karlofça’da harita küçülürken samur kürk dağıtanların, karşı hükümdardan gizli nişan alanların ve bütün bu gafleti “devlet adamlığı” diye pazarlayanların bugünkü suretleri kimlerdir?
Yorum Yap