Son Dakika !
--:--:--
Ayfer Dicle

Konut Bir Barınma Hakkı mıdır, Yoksa Sermaye Metası mı?

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

İnsanın doğa durumundan çıkıp yerleşik hayata geçişi, felsefe dünyasında hep büyük bir “seçim” olarak tartışıldı. Thomas Hobbes’a göre insan, o güvensiz ve kaos dolu doğa durumundan canını kurtarmak, güvenlik bulmak için bir araya gelmişti. John Locke ise bu bir araya gelişin temel motivasyonuna mülkiyet hakkını korumayı ekliyordu. Ancak bu yerleşik düzene geçişle yükselen o ilk ambarlar, beraberinde derin bir adaletsizliği de doğurdu. JeanJacques Rousseau’nun meşhur tespitiyle; bir toprak parçasının etrafını çevirip “Burası benimdir” diyen ve buna inanacak kadar saf insanlar bulan ilk kişi, modern uygar toplumun ve dolayısıyla bugünkü eşitsizliklerin gerçek kurucusuydu. İşte ambarların gölgesinde başlayan bu mülkiyet hikayesi, insanlığı bugün en temel ihtiyacında en büyük çelişkiyle karşı karşıya bıraktı: Barınma bir hak mıdır, yoksa sadece gücü yetenin ulaşabildiği bir meta mı?

Yakın geçmişte hepimizi sarsan iki büyük kırılma yaşadık: Covid-19 pandemisinin getirdiği boğucu kapanma psikolojisi ve ardından gelen yıkıcı deprem felaketi. Bu iki travma, insani ve çok haklı bir güvenlik ihtiyacını doğurdu; kafamızı sokacağımız, nefes alabileceğimiz, depreme dayanıklı ve bahçeli bir yaşam alanı arayışı. Ancak toplumsal acıların ve can havlinin olduğu yerde, kapitalist düzenin çarkları hemen fırsatçılık için döndü. Belli bir müteahhit kesimi, insanların bu en temel hayatta kalma ve güvenlik arayışını, eşi benzeri görülmemiş bir kâr hırsına tahvil etti. İşte tam bu noktada, Friedrich Engels’in asırlar önce yazdığı “Konut Sorunu” adlı eseri bugünün sokaklarında yankılanıyor. Engels, kapitalist sistemin konut sorununu asla çözemeyeceğini, çünkü sistemin barındırmakla değil, konut üzerinden sermaye üretmekle ilgilendiğini söyler. Bugün yaşanan tam da budur: Can derdinde olan halkın meşru talebi, sermayenin büyüme motoru haline getirilmiştir. Bu kâr hırsı, piyasadaki ekonomik kriz gerekçeleriyle birleşince daha da insafsız bir hal aldı.

Küresel ve yerel krizlerin faturası olan fahiş demir ve çimento maliyetleri, bu dönüşümden milyarlar vuran elitlerin kendi kâr marjlarından eksilmedi. Ne yaptılar? Yükselen tüm maliyet yükünü, hiçbir koruması olmayan, sadece güvenli bir ev arayan vatandaşın sırtına aynen ve katlanarak “kitledirler”. Ekonomik krizin faturasını halka kesip, kentin çeperlerinde mantıksız lüks projeler yükseltmenin adını ise David Harvey koyuyor. Harvey, kapitalizmin kriz zamanlarında sıkışan fazla sermayesini kurtarmak için kent toprağına ve konut sektörüne vahşice saldırdığını anlatır.

Diyarbakır çeperlerinde, kentin tarihsel ve toplumsal dokusundan tamamen kopuk şekilde yükselen projeler ve insanlardan yalıtılmış lüks villa projeleri, Harvey’in işaret ettiği bu vahşi sermaye döngüsünün taşa toprağa bürünmüş somut kanıtıdır. Yapılan şey bir kent inşa etmek değil, kriz fırsatçılığıyla parayı metaya, metayı rant kapısına çevirmektir. Ancak bu iktisadi hırs ve uzun vadeli rasyonellikten uzaklaşma, çok geçmeden o amansız aşırı üretim tuzağını da buraya kurdu. Yap-sat modelinin getirdiği kısa vadeli kazanç güdüsüyle, üretim niteliği ve kalitesi hızla düştü. Geniş bahçeli, müstakil ve yüksek standartlı yaşam alanları vaadiyle yola çıkan müteahhitler; süreç içinde mimari estetikten uzak, dip dibe dizilmiş, bahçe kullanım alanı neredeyse sıfırlanmış, yatay apartman dairelerinden farksız niteliksiz 2+1 yapılar serisi üretti. İşte tam bu noktada

Diyarbakır piyasası, iktisat tarihinin o acı dersiyle yüzleşti: Piyasaya kontrolsüz ve aşırı bir villa arzı sunuldu ancak yapısal niteliksizlik ve düşen kalite standartları yüzünden talep kesildi. Bugün dönüp baktığımızda kentin birçok bölgesinde satılmayan, kimsenin rağbet etmediği, adeta birer “villa çöplüğüne” dönüşmüş ıssız kentsel alanlar yükseliyor. 1929 Büyük Buhranı’nda nehirlerin kenarında fiyatı düşmesin diye çürümeye terk edilen o meşhur buğday çuvalları, bugün şehrin çeperinde finansal olarak batık beton bloklar halinde karşımızda duruyor. Kentlerin bu şekilde parsellenmesi, sadece bireysel bir barınma hakkını gasp etmiyor; toplumsal olarak hepimize ait olan ortak alanları da yok ediyor. Kent kuramcısı Manuel Castells, kentin aslında hastaneleriyle, okullarıyla, konutlarıyla bir bütün olarak toplumsal bir ihtiyaç, yani bir “kolektif tüketim” alanı olması gerektiğini savunur. Devletin ve yerel mekanizmaların bunu halka kamusal bir hizmet olarak sunması gerekirken, sistem bunu bireysel bir lüks yarışına ve rant sahasına çeviriyor. Kamusal olması gereken yaşam, parası olanın satın alabildiği ticarileşmiş bir imtiyaza dönüşüyor ve bu yapay lüks projeler eliyle ortaalt sınıflar kent dışına itilerek açık bir soylulaştırma! faciası yaşanıyor.

İşte bu yüzden, maruz kaldığımız bu kuşatmayı kavramak için kent felsefesinin en güçlü ismi Henri Lefebvre’e kulak vermek zorundayız. Lefebvre, “Mekanın Üretimi” teorisinde bizlere mekanın asla masum bir coğrafya olmadığını, egemen sınıfların kendi çıkarlarına göre orayı ticarileştirip yeniden ürettiğini söyler. Ve bu mekansal tahakküme karşı tek bir radikal çıkış yolu önerir: “Şehir Hakkı” Şehir hakkı, sadece şehirde yaşamak veya betondan bir kutu satın almak demek değildir; o şehirde yaşayan insanların, kendi mekanları, sokakları ve gelecekleri üzerinde söz, yetki ve karar sahibi olması demektir. Peki, bu kentsel enkazı kaldırmak, biriken bu batık stoğu eritmek için çıkış yolu nedir? İktisat bilimi bize bu noktada tek bir rasyonel çözüm sunar: Arz ve talep dengesini yeniden kurmak.

Sektör temsilcilerinin piyasadaki geçici sıkışıklıkları ya da alıcıların panik halini birer “bilgi asimetrisi” olarak kullanıp, “Kısa vadeli fırsatçılıkla kime, nasıl bir maliyet yükleyebilirim?” dürtüsünden acilen çıkması gerekir. Çözüm; herkesin alabileceği, rasyonel ve gerçek maliyetini kestirerek insanlara arz etmesidir. Müteahhitlerin kâr hırsına, maliyet oyunlarına ve yapay kriz fırsatçılığına karşı bugün daha yüksek sesle sormak zorundayız: Kentler ve konutlar, ambarların gölgesindeki o açgözlü azınlığın finansal oyun parkı mıdır, yoksa üzerinde insanca yaşayacağımız ortak evimiz mi?

AYFER DİCLE

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Ayfer Dicle
Ayfer Dicle MAKRO YAPILARDAN MİKRO HÜCRELERE ÇATIŞMANIN DİYALEKTİĞİ
Ayfer Dicle
Ayfer Dicle Zorunlu Göçün Gölgesinde Diyarbakır: Kimlik, Mekân ve Toplumsal Travmanın Sosyolojisi
Yazarlarımız
Ajans News