Silvan’ın o meşhur “kaybolan balıkları” ile Mezopotamya’nın en hüzünlü ve mistik destanlarından biri olan Zembilfroş (Sepet Satıcısı) arasında öyle bir bağ var ki, bu bağ bizi sadece suya değil, insanın ruhundaki o büyük “firara” götürüyor.

Diyarbakır’ın Silvan (Farkin) burçlarından aşağı baktığınızda, sadece bir ova değil, binlerce yıldır bitmemiş bir kovalamaca görürsünüz. Bir yanda dünyevi zevkleri elinin tersiyle itip ruhunu arayan Zembilfroş, diğer yanda ona olan aşkından sarayları dar gelen Gülhatun. Ancak bu hikayenin hiç anlatılmayan bir “su altı” versiyonu var.

Efsaneye göre, Silvan Beyi’nin oğlu olan Zembilfroş, bir gün bir mezarlıkta kafatası görüp dünyanın geçiciliğini anladığında, sarayını terk eder. Elinde sadece sazdan ördüğü sepetler kalır. Ama o sepetler sadece eşya taşımak için değildir. Zembilfroş, sepetleri örerken Gre Filla’dan kalma kadim bir geometri kullanıyordu; balık pullarının dizilimi, suyun akış yönü ve yıldızların yer altındaki yansıması…
Halk arasında bir söylenti dolaşır: Zembilfroş, Gülhatun’un aşkından kaçmak için kendini Silvan Kalesi’nden aşağı bıraktığında yere düşmemiş, bir ışık huzmesine dönüşerek Hasuni Mağaraları’nın altındaki o karanlık su yoluna karışmıştır.
İşte o gizemli göletle olan çarpıcı bağ tam burada başlıyor. Köylülerin sabah kaybolup akşam dönen balıklar için kurduğu en eski rivayet şudur:
“O balıklar aslında balık değil, Zembilfroş’un her gün yeniden ördüğü sepetlerin suya dönüşmüş ruhlarıdır.”
Sabah güneş doğduğunda, balıkların o dar çatlaktan yer altına “firar etmesi”, aslında Zembilfroş’un dünyevi hırslardan (Gülhatun’un sarayından) kaçışını temsil eder. Akşam karanlık çöktüğünde ise sessizce geri dönerler; çünkü gece, sırrın korunduğu zamandır. Balıkların üzerindeki o kusursuz pullar, Zembilfroş’un elleriyle ördüğü en ince sepet işçiliğinin aynısıdır.

Arkeologların bölgede bulduğu 10 bin yıllık mühürlerde, suyun içine giren insan figürlerinin balığa dönüştüğü tasvirler vardır. Belki de Zembilfroş, Silvan’ın o derin yer altı şehirlerinde (belki de Zerzevan ile bağlantılı olan o büyük dehlizlerde) yaşamaya devam ediyor. Balıklar ise onun dış dünyayla tek bağlantısı.
Onlar sadece “ışınlanmıyorlar”; aslında her sabah bu dünyadan çıkıp, Zembilfroş’un inşa ettiği o kusursuz, gürültüsüz, hırssız yer altı krallığına erzak ve haber taşıyorlar.
Bugün Silvan’a gidip o gölete baktığınızda, sadece suyun çekilmesini görmüyorsunuz. Bir insanın, her şeyden vazgeçip “hiçliğe” karışma arzusunun biyolojik bir kanıtını görüyorsunuz. Bilim buraya “karstik boşluk” diyor, halk “Zembilfroş’un askerleri” diyor. Ama gerçek şu ki; Diyarbakır’da hiçbir şey sadece göründüğü kadar değildir.
Eğer bir gün o göletin başında, güneş batarken bir balığın sudan çıkıp size bilgece baktığını görürseniz şaşırmayın. Belki de size Zembilfroş’un dokuduğu son sepetten bir ilmek fısıldayacaktır: “Dünya geçicidir, sadece su ve sır kalır.”
Yorum Yap