Devr-i iktidarın Maârif Nâzırı Yusuf Tekin, “Osmanlı ile Cumhuriyet’i barıştırmamız lazım” buyurmuş; ardından eski Türk devletlerini de bu hayalî masaya oturtacağını, müfredatı buna göre değiştirdiğini söylemiş. Sanki Göktürk, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet aynı milletin farklı safhaları değilmiş de aralarına bir bakanın girmesi gerekiyormuş! Oysa Cumhuriyet, çöken imparatorluğun içinden Türk milletinin iradesiyle doğmuş büyük bir devlettir.
Yüzlerce tarih kitabı okudum; geçmişi bir bakanın şahsî kanaatine göre “barıştırma” iddiasıyla yeniden düzenlemeye kalkışan böylesine hoyrat bir anlayış görmedim. Tarih, makam sahibinin önünde esas duruşa geçecek memur; müfredat da siyasî heveslerin deneme tahtası değildir. Türk devletlerini birbirine küsmüş gösterip kendisini hakem ilan etmek, tarih bilgisi değil vesayet teşebbüsüdür. “Ben diyorum ve yapıyorum” cümlesi bilim insanının değil, buyruğunu hakikatin üstünde gören bir nâzırın cümlesidir. Bu, ideolojinin tarihe zorla giydirilmesidir.
Türk çocuğu Osmanlı’yı elbette tarihinin bir parçası olarak bilecektir. Fakat tarih bilmek, padişah portrelerine hayranlıkla bakmak değildir. Tarihe sahip çıkmak; fetih kadar bozgunu, saray kadar köyü, kaftan kadar kefeni, mehter kadar ağıdı da bilmektir. Türk’ü dipnota itip hanedanı başrole yerleştiren anlatı, millî tarih değil propagandadır.
Yemen’i anlatmadan Osmanlı anlatılmaz. Anadolu’nun yoksul köylerinden toplanan Türk çocukları, adını bilmedikleri çöllere gönderildi. Kurşundan önce hastalık, düşmandan önce susuzluk, savaştan önce ikmal yetersizliği vurdu. “Havada bulut yok, bu ne dumandır?” diye başlayan ağıt, folklorik süs değil; Büyük Türk milletinin devlet siyasetine düştüğü kanlı şerhtir. Haritaya bakıp mezarlığı görmeyen, fetihle övünüp dönmeyen taburları sormayan kişi tarihçi değil, hamaset satıcısıdır. Devlet millet için vardır; millet, ihtişam uğruna tüketilecek insan deposu değildir.
“Etrâk-ı bî-idrâk” sözü gündeme geldiğinde herkes bağlam uzmanı kesiliyor. Bu ifade Osmanlı’nın resmî düsturu değildir. Fakat bazı metinlerde Türkmenler ve konargöçer Türkler için küçümseyici ifadeler kullanıldığı inkâr edilemez. Asıl mesele tek bir tamlama değil, merkezin itaat eden Türk ile itiraz eden Türk arasında kurduğu hiyerarşidir. Türk savaş meydanında ölüyorsa kahraman, vergi veriyorsa makbul reaya, buyruğa uyuyorsa sadık tebaa; hakkını arıyorsa kaba, cahil, eşkıya veya idraksizdir. Türk’ün kanını değerli, iradesini değersiz gören hiçbir düzen millî sayılamaz.
İstanbul’a gelişlerin mürur tezkeresi, izin ve kefaletle denetlendiği hatırlatılınca aynı oyun oynanıyor. “Bu yalnız Türklere uygulanan bir vize değildi” denilerek sistem aklanmak isteniyor. Evet, uygulamalar yalnız Türklere özgü değildi; fakat taşranın payitahta yaklaşırken neden bu kadar sıkı denetlendiği sorusu ortada duruyor. İstanbul merkez, Anadolu ise asker, vergi, üretim ve insan sağlayacak çevreydi. Köylü tarlasını sürecek, vergisini verecek, oğlunu orduya gönderecek; merkeze geldiğinde kim olduğu sorgulanacaktı. Bugün saray hayranlığı yapanların çoğu o dönemde divanda değil tarlada, konakta değil kışlada olacaktı.
Hele Ahmet Haşim’in Niğde mektubu da bu cilalı tarihin boyasını döküyor. Haşim’in dili kibirlidir; fakat satırlarından görünen Anadolu daha sarsıcıdır: yoksulluk, hastalık, bakımsızlık ve unutulmuş insanlar… Bir tarafta başkentin görkemi, diğer tarafta sefalet içindeki Türk köylüsü vardır. “O dönemin şartları öyleydi” demek açıklama değil, kaçıştır. Tarih, şartların nasıl oluştuğunu ve bedelin kime ödetildiğini sormaktır. En ağır yükü yine Anadolu taşımıştır.
Şimdi Maârif Nâzırı, “Müfredatı değiştiriyorum ve bunu yapıyorum” diyor. Bu ifade eğitim yönetiminden çok ferman zihniyetini yansıtıyor. Müfredat, bir bakanın kişisel tarih telakkisini milyonlarca çocuğa ezberletme sahası değildir. Tarih dersi, iktidarın geçmişi temize çıkarma bürosu hiç değildir. Fatih’i anlatın; Yemen’i susturmayın. Süleymaniye’yi gösterin; emeği görünmez kılmayın. Padişahları öğretin; Türk milletini kendi tarihinin figüranı hâline getirmeyin. Göktürklerden Cumhuriyet’e uzanan ana hattın hanedan değil millet olduğunu söyleyin. Devletler değişir, hanedanlar gider; baki kalan Türk milletidir.
Cumhuriyet’in Osmanlı ile barıştırılmaya ihtiyacı yoktur. Cumhuriyet, hanedana karşı yabancı bir intikam hareketi değil; egemenliğin saraydan alınıp millete verilmesidir. Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, imparatorluğun çöküşünü cephelerde yaşamış Osmanlı subayları ve Türk devlet geleneğini millî egemenlik temelinde yeniden kuran iradeydi. Osmanlı ile Cumhuriyet aynı milletin iki siyasî safhasıdır; fark açıktır: Birinde egemenlik hanedana, diğerinde kayıtsız şartsız millete aittir. Bu farkı örterek “barış” söylemi üretmek, tarih öğretmek değil Cumhuriyet’le ideolojik hesaplaşmayı sınıfa taşımaktır.
Biz Osmanlı’yı reddetmiyoruz. Fatih de bizimdir, Mustafa Kemal de; saraylar da bizim tarihimizdir, Yemen ağıtları da. Fakat sadakatimiz tahta ve hanedana değil Türk milletinedir. Türk milliyetçisi, geçmişin ihtişamına kapılıp milletin acısını unutmaz; devleti savunurken Türk’ün haysiyetini ezdirmez; tarihe sahip çıkarken aklını teslim etmez. Şanlı sayfaları okur, karanlık sayfaların hesabını da sorar. Çünkü tarih tapınılacak bir put değil, millet adına sorgulanacak bir tecrübedir.
Velhasıl, Maârif Nâzırı buyurmuş, müfredat değişecekmiş; tarih de bundan böyle belgenin, bilimin ve hakikatin değil, makamın münasip gördüğü istikamette ilerleyecekmiş. Öyleyse ferman hazırdır: “Nâzır böyle münasip görmüştür; tarih dahi bundan böyle kendisinin uygun gördüğü şekilde okutula!”
Muhittin Çaçan
Yorum Yap