MİLLETİN TARİHİNE ETNİK TAPU DÜZENLEMEYE KALKMAYIN!
Bir zevat çıkmış; Türk millî eğitim müfredatını “ret ve inkâr ürünü” ilan ederek okullarda “Kürt tarihi” okutulmasını, Malazgirt’ten Çanakkale’ye kadar müşterek mücadelelerin “iki tarafa mal edilmesini” istiyor.
Üstelik bu sözleri söyleyen kişi güya tarih eğitimi almış, yakın dönem üzerine çalışmalar yapmış biridir. Bu sebeple sorumluluğu, tarih hakkında kulaktan dolma söz söyleyen sıradan bir polemikçiden çok daha ağırdır. Bir tarihçi için en vahim kusur yalnızca gerçeği bilmemek değildir; bildiği kaynakları peşin hükmüne hizmet ettirmek, rivayeti kesin bilgiye, askerî katılımı siyasî ortaklığa dönüştürmektir. Tarihçi sıfatı, geçmişi bugünün etnik taleplerine göre yeniden biçimlendirme ruhsatı vermez. Aksine her kelimenin, her belgenin ve her hükmün hesabını vermeyi gerektirir!
Önce cevap verin: Kimdir bu “iki taraf”?
Malazgirt’te aynı orduda savaşanlar mı? Çanakkale’de aynı siperde şehit düşenler mi? Sevr’in cetvelle ayırmaya çalıştığı, Millî Mücadele’nin aynı vatan iradesinde birleştirdiği insanlar mı?
Tarih, siyasî heves sahiplerinin önüne serilmiş sahipsiz bir arazi değildir. Her isteyen kazık çakıp etnik tapu çıkaramaz!
1071 Malazgirt Savaşı’nda Kürt savaşçıların Selçuklu ordusuna katıldığına ilişkin rivayet vardır. Sıbt İbnü’l-Cevzî’nin aktardığı rivayette, Sultan Alp Arslan’ın kuvvetlerine 10 bin Kürt savaşçının katıldığı belirtilir. Ancak İbnü’l-Cevzî savaşın çağdaşı değildir; olaydan yaklaşık bir buçuk asır sonra yaşamıştır. Rivayet bütünüyle doğru kabul edilse bile değişmeyen hakikat şudur: Savaşın tarafları Büyük Selçuklu Devleti ile Bizans, başkomutanı Alp Arslan’dır. Orduya katılmak başka, devletin egemenliğine ortak olmak başkadır.
Bizans ordusunda Ermeni, Gürcü, Slav, Frank, Peçenek ve Uz askerleri de bulunuyordu. Bunların her birine Malazgirt üzerinden devlet hissesi mi dağıtacağız? Tartışmalı asker sayısından bin yıl sonrasına siyasî ortaklık senedi çıkarmak tarih değil, etnik mühendisliktir!
1514 Çaldıran öncesinde bazı Kürt emirleri Safevîlere karşı Osmanlı hâkimiyetini tercih etti. Kendilerine idarî imtiyazlar tanındı; fakat ferman padişahın, egemenlik Osmanlı Devleti’nindi. Yerel imtiyazdan federasyon, askerî ittifaktan “iki kurucu millet” çıkarmak belgeyi okumak değil, belgeye söylemediğini zorla söyletmektir.
1890’larda kurulan Hamidiye Hafif Süvari Alaylarının önemli bölümü Kürt aşiretlerinden oluşuyordu. Binlerce Kürt aşiret mensubu, doğrudan Osmanlı askerî teşkilatında devlet için görev yaptı. Bu hakikat ortadayken Türklerle Kürtleri tarih boyunca karşılıklı iki düşman taraf gibi göstermek, arşivin yüzüne bakıp gerçeğe sırt çevirmektir.
Üstelik “makama dönsün” diye siyasî irade ortaya konulan zatın aile geçmişini nereye koyacağız?
Babasının Hamidiye Alaylarında komutanlık yaptığı, Soyadı Kanunu’nun ardından “Türk” soyadını bu yüce devlete bağlılığın bir ifadesi olarak bilerek seçtiği kamuoyuna yansıyan aile anlatısında açıkça aktarılıyor.
Şimdi soruyorum: Ailenin kendi geçmişinde Osmanlı ordusuna hizmet, Cumhuriyet’e bağlılık ve isteyerek alınmış “Türk” adı dururken; siz hangi tarihî hakikati “ret ve inkâr” diye mahkûm ediyorsunuz? Aile hafızasının bizzat kendisi “iki düşman taraf” masalını yerle bir ederken, siz hangi belgeyle milletin arasına etnik cetvel sokuyorsunuz?
Tarih bazen insanı kendi soyadıyla imtihan eder! O soyadını isteyerek alan bir babanın hatırasını görmezden gelip Türk adını tartışmaya açmak, geçmişe karşı vefasızlık; hakikate karşı açık bir çelişkidir.
Çanakkale’de, Sarıkamış’ta ve Kutü’l-Amâre’de Diyarbakırlı, Bitlisli, Vanlı, Erzurumlu, Edirneli ve Konyalı askerler etnik taburlar hâlinde savaşmadı. Aynı üniformayı giydi, aynı emre bağlandı, aynı sancak altında can verdi.
Şimdi aynı siperde şehit olanları mezarlarında “iki tarafa” mı ayıracaksınız?
Bunun adı kardeşlik değil; şehitliklere etnik sınır çekmektir!
Balkanlar’ın nasıl kaybedildiği de ortadadır. Önce ayrı okullarda ayrı tarih anlatıları üretildi. Müşterek hafıza parçalandı, kimlikler siyasîleştirildi, ardından haritalar çizilip komitacılar meydana sürüldü. Balkanlar önce sınıflarda ve zihinlerde ayrıldı, sonra devletin haritasından koptu. Tarihi biraz bilen, müfredat üzerinden yürütülen kimlik mühendisliğinin nereye varabileceğini de bilir.
10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’nın 62–64. maddeleri, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da önce özerklik, ardından bağımsızlık ihtimali öngörüyordu. Emperyalizmin yöntemi açıktı: Farklılığı kimliğe, kimliği toprağa, toprağı da ayrı egemenlik talebine çevirmek!
Millî Mücadele bu hesabı yırtıp tarihin çöplüğüne attı. Erzurum ve Sivas kongreleri, Amasya görüşmeleri ve Misak-ı Millî vatanı etnik parsellere bölmedi. Dönemin belgelerindeki Türk-Kürt beraberliği, iki devletin ortaklığını değil; aynı vatanın işgale karşı savunulmasını ifade ediyordu. 23 Nisan 1920’de açılan kurumun adı etnik ortaklık meclisi değil, Türkiye Büyük Millet Meclisiydi.
Lozan da Türkiye’yi iki kurucu milletin ortaklık şirketi olarak tanımlamadı. 1924 Anayasası’nın 88. maddesi, din ve ırk ayrımı gözetmeksizin Türkiye ahalisini vatandaşlık bakımından “Türk” kabul etti. Türk adı bir kan tahlilinin sonucu değil; bu devletin bütün vatandaşlarını kuşatan siyasî millet adıdır.
Kürtlerin dili, edebiyatı ve tarihî şahsiyetleri elbette okutulsun. Cumhuriyet’in varsa yanlış uygulamaları da belgesiyle anlatılsın. Bizim arşivden ve hakikatten korkumuz yoktur. Fakat tarihî belgeleri bağlamından koparıp Türk milletinin karşısına ikinci bir millî tarih dikmeye çalışan siyasî mühendisliğe de boyun eğmeyiz!
Malazgirt’in ordusuna etnik cetvel tutulamaz! Çaldıran’dan federasyon belgesi çıkarılamaz! Çanakkale’nin şehitleri kimliklere bölünemez! Millî Mücadele’nin Meclisi ortaklık masasına çevrilemez! Cumhuriyet’in tapusu kavimlere hisse edilemez!
TARİHİMİZDE KÜRTLER VARDIR; FAKAT TÜRKİYE’DE “İKİ TARAF” YOKTUR. TEK VATAN, TEK DEVLET VE BU DEVLETİN EGEMENLİĞİNİ TAŞIYAN TEK BİR SİYASÎ MİLLET VARDIR: TÜRK MİLLETİ!
Kimse tarihçi sıfatını tarihe hükmetme imtiyazı sanarak müşterek geçmişimize etnik tapu senedi düzenlemeye kalkmasın! Milletin hafızası sahipsiz, devletin adı tartışmalı, vatanın sınırları da pazarlık konusu değildir!
HERKES HADDİNİ BİLSİN!
Muhittin Çaçan
Yorum Yap