Son Dakika !
--:--:--
Muhittin Çaçan

KALK ARTIK KURGANINDAN, ULU KAĞAN’IM!

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Tarih, milletlere merhamet dağıtan bir masal kitabı değildir. Tarih; ortak adını, ortak dilini ve ortak hukukunu koruyamayan toplumların nasıl çözülerek başkalarının siyasal malzemesine dönüştüğünü gösteren büyük bir mezarlıktır. Bir devlet önce sınırlarında değil, kavramlarında mağlup edilir. Önce milletin adı tartışmaya açılır, ardından devletin dili “çoğulculuk” adına aşındırılır; en sonunda ülkenin kendisi müzakere masasına konur.

Fransa bu konuda tek örnek değildir. 1794’te Abbé Grégoire tarafından Fransız Millî Konvansiyonu’na sunulan rapor, bölgesel ağızların ortadan kaldırılması ve Fransızcanın evrenselleştirilmesi amacını taşıyordu. Cumhuriyetçi Fransa, siyasal birlik için ortak kamusal dili zorunlu gördü. Bugün bölgesel dilleri kültürel miras olarak tanısa da Fransa Anayasası’nın ikinci maddesi hâlâ “Cumhuriyetin dili Fransızcadır” hükmünü taşır. Çünkü kültürel miras başka, devletin dili başka şeydir. Fransızlar bunu kendi ülkeleri söz konusu olduğunda bilir; Türkiye’ye akıl verenler ise konu Türkçe olduğunda bilmezden gelir.

Endonezya’ya bakınız. Binlerce adaya, yüzlerce etnik topluluğa ve geniş bir dil çeşitliliğine sahip olan bu toplum, bağımsızlığa ulaşmadan önce neyin hayatî olduğunu anlamıştı. 28 Ekim 1928 tarihli Gençlik Andı’nda “tek vatan, tek millet ve tek dil” iradesi ilan edildi. Bahasa Indonesia, nüfusça en büyük topluluğun dili olmamasına rağmen müşterek siyasal dil olarak benimsendi. Demek ki çeşitliliği korumak ile ortak devlet diline sahip olmak birbirinin düşmanı değildir. Ortak dil yoksa çeşitlilik, siyasal birlik değil, yan yana duran yalnızlıklar üretir.

İtalya’ya bakınız. 1861’de siyasal birlik ilan edildiğinde yarımada yalnızca devletçiklere değil, farklı lehçe ve dil alanlarına da bölünmüştü. Standart İtalyanca, Floransa-Toskana edebî geleneği üzerinde yükseldi; Dante, Petrarca ve Boccaccio’nun dili ortak kültür dilinin temelini oluşturdu. Birleşmeden sonra okul ve kamu idaresi aracılığıyla müşterek dil ülkenin tamamına yayıldı. İtalya yalnızca harita üzerinde birleştirilmedi; ortak dil vasıtasıyla İtalyan milleti inşa edildi.

İsrail’e bakınız. Dünyanın farklı bölgelerinden gelen ve farklı diller konuşan topluluklar, ortak siyasal kimliklerini tarihî İbranice üzerinden kurdu. Yüzyıllar boyunca dinî ve yazılı alanlarda yaşayan İbranice; okulun, ordunun, üniversitenin ve devlet dairesinin dili hâline getirildi. Bu örnek, dilin gerektiğinde dağınık topluluklardan millet meydana getiren kurucu bir güç olduğunu gösterir.

Polonya ve Estonya, uzun işgal ve egemenlik kaybı dönemlerinde dillerini yalnızca iletişim aracı değil, milleti ayakta tutan son kale olarak gördüler. Bugün her iki devlet de ortak dilini anayasal güvence altında tutarken azınlık haklarını korumaktadır. Buradaki hukukî mantık nettir: Azınlık haklarını korumak için milletin ortak dili tasfiye edilmez.

İspanya, geniş özerkliklere ve bölgesel ortak resmî dillere rağmen Kastilyacayı devletin resmî dili kabul eder. Rusya da Rusçayı federasyonun bütün topraklarında devlet dili sayarken cumhuriyetlerin kendi dillerini kullanmasına imkân tanır. Çin ise yüzlerce dil ve yerel konuşma biçiminin bulunduğu coğrafyasında Putonghua’yı eğitimde, kamu yönetiminde ve ülke çapındaki iletişimde ortak dil olarak yaygınlaştırır. Çünkü özel hayattaki dil çoğulluğu ile devletin müşterek dili birbirine karıştırılmaz. Biri kültürel haktır; diğeri siyasal bütünlüğün altyapısıdır.

Bütün bu örneklerin gösterdiği gerçek şudur: Modern devlet; ordusunu, hukukunu, eğitimini, bürokrasisini ve vatandaşlık düzenini müşterek bir dil üzerinden işletir. Bir ülkede mahkemenin, okulun, meclisin ve kamu yönetiminin dili parçalanırsa yalnızca tercüme ihtiyacı doğmaz; farklı hukuk anlayışları, tarih anlatıları ve birbirinden kopuk kamusal alanlar meydana gelir. Aynı devletin çocukları aynı kavramlarla düşünmüyor ve aynı tarihsel hafızayı paylaşmıyorsa orada millet zayıflar.

Burada hiç kimsenin ana diline, türküsüne, ailesine veya kültürel mirasına düşmanlık yoktur. İnsan dilediği dili öğrenir, konuşur ve yaşatır. Fakat devletin dili pazarlık konusu yapılamaz. Vatandaşın özel hayatındaki dil özgürlüğü başka, devletin resmî ve müşterek eğitim dili başka meseledir. Bu ayrımı ortadan kaldıranlar özgürlük savunucusu değil, siyasal kavramların içini boşaltan kimlik mühendisleridir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın üçüncü maddesi, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğunu ve dilinin Türkçe olduğunu hükme bağlar. Dördüncü madde bu hükmün değiştirilemeyeceğini, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini belirtir. Anayasa’nın 42’nci maddesi ise Türk vatandaşlarına Türkçeden başka bir dilin ana dil olarak okutulamayacağını düzenler. Bunlar tesadüfen yan yana getirilmiş hükümler değildir. Devletin bütünlüğü, milletin adı ve müşterek dili aynı anayasal mimarinin parçalarıdır.

“Türk” kavramı bir kan tahlilinin, kafatası ölçümünün veya aşiret sicilinin adı değildir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran siyasal milletin adıdır. Türkçe de belirli bir bölgenin yerel dili değil, Edirne’den Hakkâri’ye kadar devletle vatandaş arasındaki müşterek hukuk ve egemenlik dilidir. “Türk” adını anayasadan çıkarmak bazı vatandaşları rahatlatmak değil, egemenliğin sahibini isimsiz bırakmaktır. Adı olmayan milletin iradesi olmaz. İradesi olmayan toplum ise tarih yapan özne olmaktan çıkar, üzerinde tarih yazılan nesneye dönüşür.

Bu yüzden mesele birkaç kelimenin değiştirilmesi değildir. Mesele, Cumhuriyetin kurucu öznesinin korunup korunmayacağıdır. Devlet; hafıza, egemenlik, hukuk ve müşterek gelecek iradesidir. Dil ise bütün bunları nesilden nesle taşıyan ana damardır.

Kalk artık kurganından, Ulu Kağan’ım! Çünkü saldırı bu defa kalelere değil, kelimelere yönelmiştir. Önce “Türk” kavramını tartışmalı hâle getiriyorlar, sonra Türkçenin kamusal hâkimiyetini geriletiyor, ardından üniter devleti eski ve baskıcı göstermeye çalışıyorlar. Oysa tarihin hiçbir döneminde bir millet kendi adından, dilinden ve devletinden utanarak bağımsız kalamamıştır.

Başkalarının kendi ülkeleri için devlet aklı saydığı şeyi Türkiye için savunmak ırkçılık değildir. Bunun adı tarih şuurudur, egemenliktir, anayasal sadakattir ve kendini inkâr etmeme iradesidir. Türk milletinin adı da Türkçenin devlet dili olması da Cumhuriyetin varlık şartıdır.

Bu tavır hukuk dışı şiddetin değil; anayasal, demokratik ve millî direncin ilanıdır.

Muhittin Çaçan

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan NÂZIR BUYURDU: TARİH HİZAYA GİRE!
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan TÜRK’ÜN CANI NEDEN HEP DİPNOTTA?
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan DARBEYİ BASTIRDIK, AHBAP–ÇAVUŞ DÜZENİNİ BASTIRAMADIK!
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan TARİH, TÖREN DEKORU DEĞİLDİR: MEHTER HAMASETİ, KURTULUŞ SAVAŞI HAFIZASI VE DEVLET AKLININ AĞIR İMTİHANI
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan SEÇİCİ HAFIZANIN PANZEHİRİ: TÜRK KİMLİĞİ
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan YAZ TEMİZLİĞİ, KİTAPLIK TOZU VE MİLLET AKLI
Yazarlarımız
Ajans News