Will Durant, “Büyük bir uygarlık, içten çökertilemediği sürece kesinlikle fethedilemez” der. Bu cümle yalnızca devletlerin askerî kudretiyle ilgili değildir; aynı zamanda milletlerin hafızası, özgüveni ve tarih bilinciyle de ilgilidir. Çünkü bir milleti mağlup etmenin yolu her zaman sınırlarını aşmaktan geçmez. Bazen önce o milletin geçmişi değersizleştirilir, yaşadığı acılar unutturulur, kimliğinden utanması sağlanır ve kendi tarihini savunması ayıplanır. Böylece dışarıdan yıkılamayan surlar, içeriden sessizce aşındırılır.
Geçen gün internette dolaşırken karşıma son derece çarpıcı bir paylaşım çıktı. Yunanistan’ın eski dışişleri bakanlarından Theodoros Pangalos’un bir radyo programında, “İyi Türk, yalnızca ölü Türk’tür” dediği yazıyordu. İlk anda, sosyal medyada dolaşan ve birilerine sonradan isnat edilen uydurma sözlerden biri olduğunu düşündüm. Çünkü bugün internette bağlamından koparılmış, yanlış tercüme edilmiş veya tamamen üretilmiş pek çok ifade dolaşıyor. Fakat biraz araştırınca bu sözün gerçekten söylendiğine ilişkin haberlere ulaştım.
İnsan ister istemez durup düşünüyor. Aynı söz bir Türk siyasetçi tarafından başka bir millete karşı söylenseydi acaba dünya nasıl tepki verirdi? Uluslararası basın günlerce bu cümleyi tartışmaz mıydı? İnsan hakları kuruluşları peş peşe açıklamalar yapmaz, Türkiye’den özür talep edilmez miydi? Üstelik bu söz yalnızca söyleyen kişiye değil, Türk toplumunun tamamına mal edilerek uzun süre gündemde tutulmaz mıydı?
Ancak hedefte Türk olduğunda nefret söyleminin ağırlığı nedense hafifliyor. Açık bir düşmanlık ifadesi, birkaç haber başlığında “tartışmalı açıklama” denilerek geçiştiriliyor. Türk’e yöneltilen söz, başka milletlere yöneltilen benzer ifadeler kadar büyük bir insanlık meselesi olarak görülmüyor. Sanki Türk’ün canı daha az kıymetli, Türk’ün acısı daha az gerçek ve Türk’e yöneltilen nefret daha kolay mazur görülebilirmiş gibi bir anlayış ortaya çıkıyor.
Paylaşımın devamında tarihimizin fazla konuşulmayan kanlı sayfaları sıralanıyordu. 1770 Mistras Katliamı’nda 400 Türk’ün, 1821 Navarin Katliamı’nda 3.000 Türk’ün, 1821 Atina Katliamı’nda 1.190 Türk’ün ve 1821 Tripoliçe Katliamı’nda 32.000 Türk’ün öldürüldüğü ifade ediliyordu. Mora’da yaşananları anlatmak için ise şu ağır hüküm kullanılıyordu: “Mora’daki soykırım, ancak öldürülecek başka Türk kalmadığında sona erdi.”
Elbette tarihî hadiselerde verilen rakamlar farklı kaynaklarda değişiklik gösterebilir. Savaş, isyan ve toplu şiddet dönemlerinde kayıtların yetersizliği, tarafların olayları kendi bakış açısından anlatması ve nüfus bilgilerinin kesin olmaması, sayılar konusunda farklı değerlendirmelerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Fakat rakamların farklı olması, yaşananların mahiyetini ortadan kaldırmaz. On bin, yirmi bin veya otuz iki bin… İnsanların kimlikleri sebebiyle öldürüldüğü gerçeği değişmedikten sonra, bu sayıların her biri insanlık adına ağır bir utancı ifade eder.
Üstelik öldürülenlerin tamamı savaş meydanında silah taşıyan askerler değildi. Aralarında kadınlar, çocuklar, yaşlılar, esnaflar, çiftçiler ve sıradan insanlar vardı. Birçoğunun tek “suçu”, yüzyıllardır yaşadıkları topraklarda Türk ve Müslüman olarak bulunmalarıydı. Evleri yağmalandı, şehirleri yakıldı, teslimiyet sözlerine rağmen insanlar öldürüldü ve bölgelerdeki Türk varlığı büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.
Peki Türk’ün canı neden tarih anlatılarında bu kadar kolay silinebiliyor? Başka milletlerin uğradığı acılar romanlara, filmlere, belgesellere ve uluslararası toplantılara konu olurken Türklerin Balkanlar’da, Kafkasya’da, Kırım’da ve Anadolu’da yaşadığı katliamlar neden birkaç satırın arasına sıkıştırılıyor? Başkalarının geçmişini hatırlaması “tarih bilinci” olarak görülürken bizim kendi ölülerimizi anmamız neden hemen “hamaset” diye küçümseniyor?
Türk’ün canı kıymetsiz değildir. Türk anasının gözyaşı daha az yakıcı değildir. Türk çocuğunun yarım kalan hayatı, başka bir milletin çocuğundan daha değersiz değildir. Ölen kişinin milliyeti değiştiğinde ölümün ağırlığı değişmez. İnsanlık iddiasında bulunan herkes, kurbanın kimliğine göre değişmeyen bir vicdana sahip olmak zorundadır.
Bizim milliyetçiliğimiz başka milletlerin ölümünü istemek değildir. Bizim milliyetçiliğimiz, Türk’ün canını, haysiyetini, tarihini ve hatırasını sahipsiz bırakmamaktır. Başkasının acısını inkâr etmeden kendi acımızı anlatabilmektir. Başka milletlerin yaşadığı zulümleri mahkûm ederken Türklerin yaşadığı facialar karşısında da susmamaktır.
Milliyetçilik, nefret üretmek değil; milletinin hafızasını ve yaşama hakkını korumaktır.
Bugünün Yunan halkını iki yüz yıl önce yaşananların faili ilan etmek doğru değildir. Bir siyasetçinin kullandığı nefret dilini bütün bir millete yüklemek de doğru değildir. Fakat bu yaklaşım, geçmişte yaşananları unutmayı veya açık nefret ifadeleri karşısında sessiz kalmayı gerektirmez. Barış, hafızasızlık değildir. Komşuluk, tarihî hakikatlerin üzerini örtmek değildir. Diplomasi ise Türk milletine yöneltilen nefret karşısında başını eğmek hiç değildir.
Asıl üzerinde durmamız gereken nokta, kendi tarihimize ne ölçüde sahip çıktığımızdır. Mistras’ı, Navarin’i, Tripoliçe’yi ve Atina’da yaşananları kaçımız biliyoruz? Bu hadiseler çocuklarımıza ne ölçüde öğretiliyor? Kaç kitapta, kaç belgeselde, kaç akademik çalışmada bu insanların hikâyesi anlatılıyor? Biz kendi kayıplarımızın adını anmazsak, başkalarının onları hatırlamasını beklemek gerçekçi değildir.
Durant’ın sözü tam da burada anlam kazanıyor.
Bir millet önce kendi tarihinden uzaklaştırılır, kendi acısından utandırılır ve kimliğini savunmaktan çekinir hâle getirilirse içeriden çökmeye başlar. Kendi ölüsünü unutan, kendi geçmişini başkalarının kalemine teslim eden ve tarihini anlatmayı ayıp sayan bir toplumun surları ayakta kalsa bile ruhu zayıflamıştır.
Mistras’ta, Navarin’de, Mora’da, Tripoliçe’de ve Atina’da öldürülenler yalnızca birer rakam değildir. Her birinin bir ailesi, bir evi, bir hatırası, bir umudu ve yarım bırakılmış bir hayatı vardı. Onları hatırlamak düşmanlık değil, vefadır. Onların adını yaşatmak hamaset değil, millî hafızaya sahip çıkmaktır.
Pangalos’un “İyi Türk, yalnızca ölü Türk’tür” sözüne vereceğimiz cevap da aynı ilkellikte bir nefret cümlesi olmamalıdır. Bizim cevabımız daha vakur ve daha güçlüdür: İyi Türk; yaşayan, üreten, düşünen, okuyan, tarihini bilen ve milletine sahip çıkan Türk’tür. İyi Türk; kendisine yapılanı unutmayan, fakat hiçbir masumun canını kendi canından değersiz görmeyen Türk’tür.
Türk’ün canı kıymetlidir. Türk’ün tarihi kıymetlidir. Türk’ün hatırası kıymetlidir. Kendi geçmişini bilen, kimliğinden utanmayan ve ortak hafızasına sahip çıkan bir millet içeriden çökertilemez. İçeriden çökertilemeyen bir millet ise dışarıdan kolay kolay fethedilemez.
Muhittin Çaçan
Yorum Yap