Son Dakika !
--:--:--
Muhittin Çaçan

TARİHİN “DOKUNULMAZLAR” MEZARLIĞI

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Hüküm sahiplerinin tarihle ilişkisi biraz tuhaftır: Her biri kendisini kitabın son cildi, kararını da son hüküm zanneder. Yalnız bugünü yönetmekle yetinmez, geleceği de bağlamak ister; kanun çıkarır, kararname yayımlar, anayasa maddesi yazar ve gelecek kuşaklara “Bu defter bir daha açılmayacak.” diye seslenir. Oysa tarih, nice son sözün arkasına yalnızca bir virgül koyup yoluna devam etmiştir.

Romalılar, gözden düşen imparatorların ve devlet adamlarının adlarını kitabelerden kazır, heykellerinin yüzlerini değiştirirdi. Buna damnatio memoriae, yani “hatıranın mahkûm edilmesi” denildi. İmparator Domitian, Mısır’daki bir kitabeden görevden düşürdüğü valinin adını sildirmişti. Tarihe hükmettiğini düşünürken öldürülmesinin ardından bu defa aynı taş üzerindeki kendi adı kazındı. Taş yerinde kaldı, yalnızca keskiyi tutan el değişti. Daha da ironik olanı, silinen isimlerin kazınmış izler sayesinde bugün daha fazla dikkat çekmesidir. Demek ki iktidar bazen hafızayı silmeye çalışırken onu ölümsüzleştirebiliyordu.

İngiltere’de Kral I. Charles, bir kralın kendi tebaası tarafından yargılanamayacağına inanıyordu. 1649’da Westminster’da hâkim karşısına çıkarıldığında mahkemenin yetkisini tanımadı; fakat itirazı kabul edilmedi ve idamına karar verildi. Ölüm emrinin altında 59 imza vardı. İmza sahipleri yeni düzenin kalıcı olduğundan emindi, ancak on bir yıl sonra monarşi geri döndü. Arşivde saklanan ölüm emri çıkarılarak bu defa belgeyi imzalayanları bulmak ve yargılamak için kullanıldı. Bir devrin hüküm vesikası, başka bir devrin suç deliline dönüşmüştü. Parşömen değişmemiş, yalnız onu okuyan iktidar değişmişti.

Fransızlar ise dokunulmazlığın ömrünü daha kısa tuttular. 1791 Anayasası, XVI. Louis için “Kralın şahsı dokunulmaz ve kutsaldır.” hükmünü koymuştu. Bundan daha sağlam bir güvence düşünülemezdi; sonuçta hüküm sıradan bir kâğıda değil, Fransa’nın ilk yazılı anayasasına geçirilmişti. Fakat anayasanın mürekkebi kurumadan monarşi sarsıldı. 1792’de krallık kaldırıldı; “dokunulmaz ve kutsal” hükümdar bir anda “Yurttaş Louis Capet” oldu. Aralık ayında yargılandı, Ocak 1793’te idam edildi. Anayasa güçlüydü ama takvim daha güçlü çıktı. Bir dönemin “asla dokunulamaz” dediğine sonraki dönem gerçekten dokunmuştu.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Nürnberg’de yargılananların önemli bir bölümü, devlet adına hareket ettiklerini ve üstlerinin emirlerini uyguladıklarını savundu. Ancak Nürnberg ilkeleri, devlet makamının ve üst emrinin kişiyi kendiliğinden sorumluluktan kurtarmayacağını kabul etti. Böylece hukuk, tarihe önemli bir kaide bıraktı: Devlet adına yapılan her iş, devletin hukukuna uygun olmayabilir; makam, üniforma ve emir de insanın şahsî sorumluluğunu ortadan kaldıran sihirli nesneler değildir.

Türkiye de “geçici” kelimesinin hukuk dilindeki esnekliğini 1982 Anayasası’yla gördü. Geçici 15’inci madde, 12 Eylül döneminin yöneticileriyle o dönemin kararlarını uygulayanlara geniş bir sorumsuzluk alanı sağladı. Maddenin adı “geçici” idi; yalnızca geçiciliği yaklaşık otuz yıl sürdü. Yıllarca bu zırhın kaldırılamayacağı söylendi, fakat madde 2010’da yürürlükten çıkarıldı. Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hâkim karşısına çıktı; 2014’te haklarında müebbet hapis cezası verildi. Kararlar ölümleri nedeniyle kesinleşmedi ama bir zamanlar “yargılanamaz” denilenler yargılanmıştı. Geçici madde, adının hakkını biraz gecikmeli de olsa vermişti.

Arjantin’de askerî yönetim sonrasında çıkarılan düzenlemelerden birinin adı “Son Nokta Kanunu” idi. Devlet, geçmişin sonuna noktayı koyduğunu ilan ediyordu. Fakat toplum o noktanın üzerine bir virgül koydu. “Tam İtaat Kanunu” ile getirilen korumalar 2003’te hükümsüzleştirildi; Yüksek Mahkeme 2005’te bunları anayasaya aykırı buldu ve dosyalar yeniden açıldı. Kanunun koyduğu son nokta, meğer cümlenin ortasındaymış.

Şili’de Pinochet yönetimi 1978 tarihli af düzenlemesiyle geçmişin üzerini örttüğünü düşündü. Pinochet, kendi ülkesinde kurduğu zırhın dünyanın her yerinde geçerli olduğuna inanıyordu; ancak 1998’de Londra’da yakalandı ve eski devlet başkanlığı sıfatının ağır suçlamalar karşısında mutlak koruma sağlamadığına hükmedildi. Peru’da 1995 tarihli af kanunları 2001’de etkisiz bırakıldı; El Salvador’da 1993 tarihli Genel Af Kanunu ise 2016’da anayasaya aykırı bulundu. Anlaşılan “genel” aflar bile geleceği kapsamıyor, “tam” itaat kanunları da hesabı tamamen kapatmıyordu.

Elbette bu örneklerden her korumanın mutlaka kalkacağı veya herkesin kesinlikle yargılanacağı sonucu çıkarılamaz. Tarih fal kitabı değildir; her olay kendi hukuku, delili ve şartları içinde değerlendirilir. Fakat tarihin defalarca çürüttüğü bir kesinlik vardır: “Bize hiçbir zaman hesap sorulamaz.” Bu cümleye güvenebilmek için insanın tarih okumamış olması gerekir. Hiçbir meclis gelecek bütün meclisler adına karar veremez, hiçbir iktidar kendisinden sonraki hukuk anlayışını sonsuza kadar bağlayamaz. Bugünün güvence belgesi yarının dosyasına, bugünün emir yazısı yarının deliline dönüşebilir. Bu sebeple devlet hayatının en eski ve sağlam kaidesi şudur: Emir geçicidir, imza kalıcıdır. Makamlar el değiştirir, kalabalıklar dağılır; fakat evrak arşivde kalır.

Friedrich Engels, devleti “bir sınıfın diğerini ezmesine yarayan bir makine” olarak tarif etmişti. Ben buna inanmak istemiyorum; çünkü devletin bir zümrenin zırhı değil, milletin ortak çatısı olduğuna inanıyorum. Devleti şehidin tabutuna örtülen bayrakta, gazinin onurunda, yetimin başını okşayan elde ve haksızlığa uğrayan vatandaşın çaldığı mahkeme kapısında görmek istiyorum. Ne var ki bazı hukuk metinleri Engels’i filozof olmaktan çıkarıp âdeta bilirkişiye dönüştürüyor.

Rivayet olunur ki Tanzimat Fermanı’nın ardından Galata’da bir vatandaş diğerine, “Nedir bu Tanzimat yahu?” diye sormuş; karşılığında “Artık gâvura gâvur demeyeceğiz!” cevabını almış. Halk, uzun fermanları ve ağır hukuk cümlelerini bazen tek satırlık bir alayla özetler. Başka bir devirde aynı kahvehanede “Nedir bu yeni usul yahu?” diye sorulsa, muhtemelen “Artık sorumluya sorumlu demeyeceğiz.” cevabı verilir. “Peki sorumluluk kimin?” sorusunun karşılığı ise herhâlde şöyle olurdu: “O kısmı sonraki maddeye bırakmışlar!”

Kahvehanedekiler güler, tarih ise sessizce kaydını tutar. her devrin hüküm sahipleri “ebediyen” kelimesini çok severr; tarih onu daima “yeni bir emre kadar” diye okur. Kanunlar “sorumluluk doğmaz” diye yazabilir, fakat tarih o cümlenin altına küçük bir şerh düşer: Şimdilik…

O hâlde Engels’in hükmü de haddini bilsin; zira büyük Türk devleti, bir sınıfın diğerini ezmek için kurulmuş bir makine değil, binlerce yıllık devlet geleneğinin, millet iradesinin ve adalet ülküsünün adıdır. Bizim sözümüz devlete değil; yüce devleti geçici makamların ve günübirlik hesapların zırhına dönüştürme hevesinedir. Makamlar fanidir, devlet bakidir. Allah bu yüce devleti adalet üzere kaim, aziz milletimizle birlikte daim kılsın.

Muhittin Çaçan

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan KİTAP KAPANDI, DOSYA KAPANMADI
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan KAHRAMANLIK CEPHEDE YAZILDI, VEFA GÜVENPARK’TA SINANIYOR
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan KARLOFÇA’DA KAYBIN MÜKÂFATI: SAMUR KÜRK, GİZLİ NİŞAN,YA BUGÜN?
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan MİLLETİN TARİHİNE ETNİK TAPU DÜZENLEMEYE KALKMAYIN!
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan KALK ARTIK KURGANINDAN, ULU KAĞAN’IM!
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan NÂZIR BUYURDU: TARİH HİZAYA GİRE!
Yazarlarımız
Ajans News