Son Dakika !
--:--:--

Bir Kitapla Bir Ömür: Ahmed Arif’in 33 Kurşunu!

Bazı şairler çok yazar, geride ciltler dolusu eser bırakır. Bazılarıysa birkaç şiirle bir çağın hafızasına yerleşir. Ahmed Arif, ikinci gruptandır. Sağlığında yalnızca bir şiir kitabı yayımladı. Üstelik bu kitapta sadece on dokuz şiir vardı. Buna rağmen onun sesi, kendisinden sonra gelen pek çok şairden daha güçlü duyuldu; dizeleri kitap sayfalarından taşarak meydanlarda, mahpushanelerde, öğrenci evlerinde,…

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!
Bir Kitapla Bir Ömür: Ahmed Arif’in 33 Kurşunu!

Bazı şairler çok yazar, geride ciltler dolusu eser bırakır. Bazılarıysa birkaç şiirle bir çağın hafızasına yerleşir. Ahmed Arif, ikinci gruptandır. Sağlığında yalnızca bir şiir kitabı yayımladı. Üstelik bu kitapta sadece on dokuz şiir vardı. Buna rağmen onun sesi, kendisinden sonra gelen pek çok şairden daha güçlü duyuldu; dizeleri kitap sayfalarından taşarak meydanlarda, mahpushanelerde, öğrenci evlerinde, sevda mektuplarında ve türkülerin içinde yaşamaya devam etti.

Ahmed Arif’i yalnızca “hasretin şairi” olarak anlatmak eksik kalır. O, hasreti yazdığı kadar öfkeyi, sevgiyi yazdığı kadar başkaldırıyı, memleketi anlattığı kadar insanın yalnızlığını da yazdı. Onun şiirinde aşk, bir insanın başka bir insana duyduğu özlemden ibaret değildir. Aşk bazen direnmenin, bazen beklemenin, bazen de bütün baskılara rağmen insan kalabilmenin adıdır.

Diyarbakır’ın sıcak taşlarından, Urfa’nın yollarından, Ankara’nın karanlık hücrelerinden ve Anadolu’nun yoksul evlerinden geçen bir hayatın sesidir Ahmed Arif. Bu yüzden onu okurken yalnızca bir şairle değil, yaşadıklarını söze dönüştürmüş yaralı bir hafızayla karşılaşırız.

Çocukluğu Bir Coğrafyanın İçinde Geçti

Asıl adı Ahmed Önal’dı. 21 Nisan 1927’de Diyarbakır’ın Hançepek semtinde dünyaya geldi. Annesini henüz iki yaşındayken kaybetti. Babasının görevi nedeniyle çocukluğu tek bir şehirde geçmedi; Diyarbakır, Siverek, Harran ve Urfa çevresinde büyüdü.

Bu yıllar, onun şiirini besleyen ilk ve belki de en güçlü kaynaktı. Henüz çocukken farklı halkların dillerini, türkülerini, ağıtlarını ve gündelik konuşmalarını duydu. Türkçenin yanında Kürtçe, Zazaca ve Arapçayla karşılaştı. Bir çocuğun kulağına yerleşen bu sesler, yıllar sonra onun şiirinde yeniden ortaya çıktı.

Ahmed Arif’in dizelerinde duyulan o kendine özgü ritim, yalnızca kitaplardan öğrenilmiş bir şiir bilgisine dayanmaz. O ritimde sokakta konuşulan dil, geceleri söylenen ağıtlar, düğün türküleri, annelerin ninnileri ve yoksul insanların sabrı vardır.

Onun şiirinde Diyarbakır, yalnızca doğduğu şehir değildir. Taşıyla, sıcağıyla, surlarıyla, çocuklarıyla ve yoksul mahalleleriyle yaşayan bir karakter gibidir. Şair, memleketini uzaktan seyredilen romantik bir manzara olarak değil, içinde acının ve sevincin birlikte yaşadığı gerçek bir hayat olarak anlatır.

İlk Şiirini Henüz On Beş Yaşındayken Yayımladı

Ahmed Arif’in bilinen ilk şiiri “Gözlerin”, 1942 yılında yayımlandı. Şair o sırada henüz on beş yaşındaydı. Aynı dönemde “Yollarda” adlı şiiri de okurla buluştu.

Bugün Ahmed Arif denildiğinde akla gelen sert, yalın ve halk söyleyişine yakın üslup, bu ilk şiirlerde henüz tam olarak görülmez. Gençlik şiirlerinde daha romantik, süslü ve dönemin şiir anlayışından izler taşıyan bir dil vardır. Bu durum, onun şair olarak geçirdiği dönüşümü göstermesi bakımından önemlidir.

Ahmed Arif, kendine özgü sesini bir anda bulmadı. Önce dönemin şairlerinden etkilendi, şiir defterleri doldurdu, farklı söyleyişler denedi. Sonra bütün bu etkilerin içinden kendi sesini çıkardı. Onun gerçek şiiri, halkın konuştuğu dille kendi yaşadığı acıların birleştiği yerde doğdu.

Lise yıllarında yazdığı bir şiir, Neyzen Tevfik’in şiiriyle aynı sayfada yayımlandı. Karşılığında aldığı on liralık telif, genç şairi oldukça heyecanlandırmıştı. Çünkü o yıllarda babasının kendisine gönderdiği aylık harçlık bunun yarısı kadardı. Bu küçük ayrıntı, şiir dünyasına yeni adım atan bir gencin edebiyatla kurduğu ilk somut bağlardan biriydi.

Ankara Yılları ve Yarım Kalan Üniversite

Ahmed Arif, 1947 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümüne girdi. Ankara, onun için yalnızca eğitim gördüğü şehir olmadı. Burada edebiyat çevrelerine katıldı, dönemin düşünsel tartışmalarıyla tanıştı ve siyasi görüşleri belirginleşti.

Bir yandan okuyor, bir yandan çalışıyordu. Ancak dönemin sert siyasi atmosferi, onun hayatını da kısa sürede etkiledi. Siyasi görüşleri ve içinde bulunduğu çevreler nedeniyle soruşturmalara uğradı, gözaltına alındı ve tutuklandı.

Üniversite eğitimini tamamlayamadı. Memuriyet hakkını kaybetti. Hayatının sonraki döneminde gazetelerde düzeltmenlik, sekreterlik ve gazetecilik yaptı. Fakat bütün bu zorluklara rağmen şiirden kopmadı.

Ahmed Arif’in hayatında mahpushane, yalnızca biyografik bir ayrıntı değildir. Onun şiir dilini, insanlara bakışını ve özgürlük anlayışını değiştiren temel deneyimlerden biridir. “Akşam Erken İner Mahpushaneye” gibi şiirlerde görülen karanlık, dışarıdan hayal edilmiş bir karanlık değildir. İçinde yaşanmış, duvarlarına dokunulmuş ve geceleri dinlenmiş bir karanlıktır.

Şiirleri Kitabından Önce Tanınıyordu

Ahmed Arif’in en dikkat çekici özelliklerinden biri, kitabı yayımlanmadan yıllar önce tanınmış olmasıdır. Şiirleri dergilerde çıkıyor, edebiyat çevrelerinde okunuyor ve elden ele dolaşıyordu.

Bazı dizeleri henüz bir kitapta toplanmadan ezberlenmişti. Şiir toplantılarında onun şiirleri okunuyor, gençler defterlerine dizelerini yazıyor, kimi şiirler ağızdan ağıza yayılıyordu.

Bu nedenle 1968 yılında Hasretinden Prangalar Eskittim yayımlandığında okurlar bütünüyle yabancı bir şairle karşılaşmadı. Kitap, yıllardır bilinen ve beklenen bir sesin nihayet bir araya getirilmesiydi.

Ahmed Arif’in şiiri önce sözlü olarak yaşadı, sonra kitaba dönüştü. Belki de şiirlerinin hâlâ yüksek sesle okunduğunda daha etkileyici olmasının nedeni budur. Onun dizeleri sessiz okumadan çok söylenmek, haykırılmak ve bir başkasının kulağına ulaşmak ister.

Bir Kitap, On Dokuz Şiir ve Büyük Bir Miras

Hasretinden Prangalar Eskittim, 1968 yılında yayımlandı. Ahmed Arif’in sağlığında çıkan ilk ve tek şiir kitabıydı. Kitapta sadece on dokuz şiir yer alıyordu.

Fakat bu on dokuz şiir, sayılarla ölçülemeyecek kadar geniş bir dünya kurdu. “Sevdan Beni”, “Ay Karanlık”, “İçerde”, “Anadolu”, “Karanfil Sokağı”, “Yalnız Değiliz”, “Leylim Leylim”, “Otuzüç Kurşun” ve “Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi” gibi şiirler, zamanla Türk şiirinin en çok okunan metinleri arasına girdi.

Ahmed Arif’in kitabına başlangıçta başka bir ad vermek istediği pek bilinmez. Şairin düşündüğü isim “Dört Yanım Puşt Zulası”ydı. Ancak kardeşinin, genç okurları düşünerek bu isme karşı çıkması üzerine kitabın adı değiştirildi.

Bugün Ahmed Arif denildiğinde ilk hatırlanan sözlerden biri olan Hasretinden Prangalar Eskittim, böylece kitabın adı oldu.

Bu ayrıntı, onun sert diliyle okuruna duyduğu sorumluluk arasındaki ilişkiyi de gösterir. Ahmed Arif öfkeli bir şairdi ama öfkesini gelişigüzel kullanmazdı. Her kelimenin şiirde bir ağırlığı olduğuna inanırdı.

Neden Yalnızca Bir Kitap Yayımladı?

Ahmed Arif’in yalnızca bir kitap yayımlaması, hayatı boyunca az şiir yazdığı anlamına gelmez. Gençliğinde defterler dolusu şiir kaleme aldı. Bazı şiirleri arkadaşlarında kaldı, bazıları kayboldu, bazı metinlerine ise tutuklandığı dönemlerde el konuldu.

Fakat zaman ilerledikçe şiir konusunda daha seçici davranmaya başladı. Bir şiiri kolayca tamamlanmış kabul etmiyordu. Şiiri önce zihninde kuruyor, içinde taşıyor ve olgunlaştığına inandığında kâğıda geçiriyordu.

Onun şiir yazma biçimini anlattığı en etkileyici sözlerden biri, şiiri önce kafasında ve yüreğinde bitirdiğini söylemesidir. Ahmed Arif’in dizelerinde görülen sağlam ritim ve ezberlenebilirlik biraz da bu çalışma biçiminden gelir.

Şiirleri önce belleğinde yaşardı. Kelimeleri yalnızca gözüyle değil, kulağıyla da sınardı. Bir dizeyi yazmadan önce defalarca içinden söylemiş olması mümkündür. Bu yüzden şiirleri, okunduğunda bir türkü ya da ağıt gibi akar.

Ölümünden sonra geride kalan bazı şiirleri Yurdum Benim Şahdamarım adıyla yayımlandı. Ancak bu kitap şairin sağlığında hazırladığı ve bizzat yayımladığı bir eser değildi. Ahmed Arif’in kendi iradesiyle yayımladığı tek şiir kitabı yine Hasretinden Prangalar Eskittim olarak kaldı.

Söyleşilerinde Görülen Ahmed Arif

Ahmed Arif, kendisini sürekli anlatan, hayatını edebiyat kamuoyunun önünde yaşayan bir şair değildi. Sessizdi. Röportaj vermeyi seven, her konuda açıklama yapan biri olarak tanınmadı.

Ancak yaptığı söyleşilerde oldukça açık konuşurdu. Çocukluğundan, hapishane yıllarından, şiir anlayışından, aşkından ve siyasi düşüncelerinden söz ederken gösterişli cümleler kurmaya çalışmazdı. Konuşmalarında da şiirlerinde olduğu gibi doğrudan, içten ve zaman zaman sertti.

Onun hayatını ve düşüncelerini en ayrıntılı şekilde anlattığı söyleşilerden biri, Refik Durbaş ile yaptığı uzun görüşmedir. Daha sonra Kalbim Dinamit Kuyusu adıyla kitaplaştırılan bu söyleşi, Ahmed Arif’in kendi sesinden hayatını dinlemek isteyenler için önemli bir metin hâline geldi.

Bu kitabın şiir kitabı sanılması sık yapılan bir hatadır. Kalbim Dinamit Kuyusu, Ahmed Arif’in ikinci şiir kitabı değil, onunla gerçekleştirilen kapsamlı bir söyleşidir.

Ahmed Arif bu konuşmalarda şiiri bir gösteri alanı olarak görmediğini açıkça belli eder. Ona göre şiir, insanın yaşadığı hayattan kopmamalıdır. Şair, halkın acısına uzaktan bakmamalı; o acının içinde bulunmalı, sesini duymalı ve sorumluluğunu hissetmelidir.

Nâzım Hikmet’ten Etkilendi Ama Onu Taklit Etmedi

Ahmed Arif’in şiir dünyasında Nâzım Hikmet’in önemli bir yeri vardı. Nâzım’ın şiiri, onun düşünce ve sanat anlayışını etkiledi. Ancak Ahmed Arif hiçbir zaman Nâzım Hikmet’in taklitçisi olmadı.

Nâzım Hikmet daha çok büyük şehirlerin, fabrikaların, işçilerin ve toplumsal hareketlerin içinden konuşuyordu. Ahmed Arif’in şiirindeyse dağlar, sınırlar, aşiretler, mahpushaneler, köyler ve Doğu’nun kadim kültürü vardı.

Kendi coğrafyasının sesini modern şiire taşıdı. Halk türkülerinden, ağıtlardan ve ninnilerden yararlandı ama geleneksel halk şiirini olduğu gibi tekrarlamadı. O sesi serbest şiirin içine yerleştirerek yeni bir söyleyiş oluşturdu.

Bu yüzden şiirleri hem tanıdık hem de yeniydi. Okur, dizelerde kendi annesinin söylediği bir ağıdı ya da çocukluğunda duyduğu bir türküyü hissediyor; fakat aynı zamanda daha önce karşılaşmadığı güçlü bir şiir diliyle yüz yüze geliyordu.

Siyasi Görüşü ve Hayata Bakışı

Ahmed Arif, sosyalist ve Marksist düşünceden beslenen toplumcu bir şairdi. Şiirlerinde eşitsizlik, yoksulluk, baskı, özgürlük, dayanışma ve insan onuru önemli bir yer tutuyordu.

Ancak onun siyasi şiiri kuru bir slogan şiiri değildir. Düşüncesini şiirin önüne geçirmez. Önce insanı anlatır. Aç kalan, sevilen, öldürülen, hapse atılan, özleyen ve bekleyen insanı…

Ahmed Arif için halk, yalnızca siyasi metinlerde kullanılan soyut bir kavram değildi. Halk; annesi, babası, çocukluğunda tanıdığı insanlar, hapishanedeki arkadaşları, sokakta gördüğü işçiler ve toprağını korumaya çalışan köylülerdi.

Kendisini soyuyla değil, halkıyla övünebileceğini söylemesi, onun kimlik ve aidiyet anlayışını en açık şekilde gösterir. Farklı dillerin, kültürlerin ve halkların arasında büyüyen Ahmed Arif, insanın değerini kökeninde değil, duruşunda arıyordu.

Bu düşünceleri nedeniyle 1950’li yıllarda iki kez tutuklandı. Toplamda üç yılı aşan bir süre cezaevinde kaldı. Eğitimini tamamlayamadı, işini kaybetti ve uzun süre gözetim altında yaşadı.

Fakat yaşadığı baskılar onun şiirini yalnızca karanlığa sürüklemedi. Tam tersine, şiirindeki umut duygusunu daha da belirginleştirdi. Ahmed Arif’in şiirinde karanlık ne kadar ağırsa, direnme isteği de o kadar güçlüdür.

“Otuzüç Kurşun”: Bir Olaydan Fazlası

Ahmed Arif’in en önemli şiirlerinden biri olan “Otuzüç Kurşun”, 1943 yılında Van’ın Özalp ilçesi yakınlarında 33 köylünün öldürülmesini anlatır.

Şair bu olayı sıradan bir tarih anlatısına dönüştürmedi. Öldürülen insanların korkusunu, çaresizliğini, ailelerini ve onurlarını bir ağıt diliyle anlattı. Böylece yaşanan olay, arşivlerde kalmış bir bilgi olmaktan çıktı ve şiirin hafızasına yerleşti.

“Otuzüç Kurşun” uzun süre yayımlanmadan dolaştı. İnsanlar şiiri birbirlerinden dinliyor ve ezberliyordu.

Ahmed Arif’in kendi anlatımına göre sorgu sırasında kendisinden bu şiiri okuması istendi. Şair okumayı reddetti ve ağır işkence gördü. Bu olay, şiirin onun için yalnızca yazılmış bir metin olmadığını gösterir. Şiir, aynı zamanda korunması gereken bir onur meselesiydi.

“Otuzüç Kurşun”un gücü, yalnızca siyasi içeriğinde değildir. Şiir, öldürülen insanları birer sayı olmaktan çıkarır. Onların aileleri, korkuları ve geride bıraktıkları hayatlar olduğunu hatırlatır.

Ahmed Arif’in siyasi şiirini kalıcı yapan da budur. O, önce insanı görür.

Leyla Erbil’e Yazılan Mektuplar

Ahmed Arif’in hayatındaki en dikkat çekici duygusal bağlardan biri, yazar Leyla Erbil’e duyduğu aşktır. Yıllar boyunca Erbil’e mektuplar yazdı. Bu mektuplar daha sonra Leylim Leylim adıyla yayımlandı.

Mektuplarda yalnızca âşık bir adam yoktur. Kırgın, umutlu, sabırsız, kıskanç ve zaman zaman çaresiz bir Ahmed Arif vardır. Aynı zamanda şiirlerini tartışan, yazdığı dizeler hakkında görüş isteyen ve edebî kaygılarını paylaşan bir şairle karşılaşırız.

Az bilinen ayrıntılardan biri, “Suskun” şiirinin adı konusunda Leyla Erbil’in fikrini istemesidir. Bu durum, Erbil’in onun hayatında yalnızca sevilen bir kadın olmadığını gösterir. Ahmed Arif, onun edebî görüşüne güveniyor ve şiirlerini değerlendirebilecek güçlü bir okur olarak görüyordu.

Mektuplar yayımlandığında birçok okur Ahmed Arif’in şiirlerindeki sevdanın arkasında nasıl yoğun bir duygusal dünya bulunduğunu daha açık biçimde gördü.

Onun aşkı da şiiri gibi ölçülü değildi. Derin, sarsıcı ve beklemekle geçen bir aşktı.

Diyarbakır’ı Şiirin Merkezine Taşıdı

Ahmed Arif’in Diyarbakır’a katkısı, şehirde kurduğu bir kurum ya da yaptığı resmi bir görevle ölçülemez. Onun en büyük katkısı, Diyarbakır’ı modern şiirin merkezlerinden biri hâline getirmesidir.

Şehrin surlarını, yoksul evlerini, sıcak gecelerini, çocuklarını, annelerini, türkülerini ve gündelik konuşmalarını şiire taşıdı. Diyarbakır’ı dışarıdan anlatılan uzak bir şehir olmaktan çıkardı ve içeriden konuşan canlı bir hafızaya dönüştürdü.

“Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi” bu ilişkinin en güçlü örneklerinden biridir. Şiirde hem bir çocuğun kırılganlığı hem de bir halkın yaşadığı yoksulluk hissedilir.

Ahmed Arif’in Diyarbakır’ı yalnızca acıların şehri değildir. Orada sevda, dayanışma, direnç ve büyük bir kültürel zenginlik de vardır.

Bugün Diyarbakır’da onun adını taşıyan edebiyat müzesi bulunması, şairin şehirle kurduğu bağın bir karşılığıdır. Fakat Ahmed Arif’in asıl müzesi hâlâ şiirleridir. Şehir, onun dizelerinin içinde yaşamaya devam eder.

Bilinenin Aksine Ahmed Arif

Ahmed Arif genellikle tek kitap yazmış, sürekli hüzünlü ve yalnız bir şair olarak anlatılır. Oysa hayatına yakından bakıldığında daha karmaşık bir kişilik görülür.

Şiirleri kitabından önce ünlenmişti. İlk şiirleri, bugün bildiğimiz Ahmed Arif üslubundan oldukça farklıydı. Yalnızca yerel kültürden beslenmiyor, dünya edebiyatını da yakından takip ediyordu. Federico García Lorca gibi şairlerle şiirsel bağlar kuruyordu.

Şiirlerini çoğu zaman kâğıt üzerinde değil, zihninde yazıyordu. Bir dizeyi uzun süre içinde taşıyor, hazır olduğuna inandığında kaydediyordu.

Sert ve öfkeli görünmesine rağmen son derece duygusal bir insandı. Leyla Erbil’e yazdığı mektuplarda bunu açıkça görmek mümkündür.

Kendi şöhretini büyütmeye çalışan bir şair olmadı. Az konuştu, az yayımladı ve şiirinin önünde durmamaya çalıştı. Belki de bu nedenle dizeleri, şairin kişiliğinden bağımsız olarak geniş bir hayat kurabildi.

Neden Hâlâ Okunuyor?

Ahmed Arif’in şiirleri belirli bir dönemin siyasi olaylarından doğdu ama o döneme hapsolmadı. Çünkü şiirlerinin merkezinde değişmeyen insani duygular vardır: Sevmek, özlemek, haksızlığa uğramak, direnmek, beklemek ve umudu kaybetmemek.

Onun dizelerinde sertlikle şefkat yan yanadır. Bir yanda öfke, diğer yanda bir çocuğun başını okşayan merhamet vardır. Bir yanda mahpushane duvarları, diğer yanda sevilen bir insana ulaşma umudu…

Ahmed Arif’i unutulmaz yapan yalnızca kullandığı kelimeler değildir. O kelimelerin arkasında gerçek bir hayatın bulunmasıdır.

O, görmediği acıları anlatmadı. Yaşamadığı korkuların şiirini yazmadı. Sevdayı uzaktan tarif etmedi. Hapishaneyi bir benzetme olarak kullanmadı.

Her dizesinin arkasında yaşanmışlık vardı.

Bu yüzden Ahmed Arif okunduğunda yalnızca güzel şiirlerle karşılaşılmaz. Bir insanın ömrü boyunca korumaya çalıştığı onur, sevda ve direnme duygusu hissedilir.

Sağlığında yalnızca bir kitap yayımladı. Fakat o kitap, birçok şairin onlarca kitapla kuramadığı kadar büyük bir dünya kurdu.

Ahmed Arif’in sesi bugün hâlâ susmadıysa, bunun nedeni yalnızca güçlü bir şair olması değildir. O, bir coğrafyanın, bir halkın ve baskılar karşısında boyun eğmeyen insanın sesini kendi kalbinden geçirerek şiire dönüştürdü.

Belki de bu yüzden onun şiirleri okunmaz yalnızca.

Yaşanır.

Yorum Yap

Benzer Haberler
Bir Kitapla Bir Ömür: Ahmed Arif’in 33 Kurşunu!
Bir Kitapla Bir Ömür: Ahmed Arif’in 33 Kurşunu!
Sanat Dünyasının Acı Kaybı: Usta Oyuncu Zihni Göktay Hayatını Kaybetti
Sanat Dünyasının Acı Kaybı: Usta Oyuncu Zihni Göktay Hayatını Kaybetti
Diyarbakır’ın İnanç Tarihine Işık Tutacak Eser: “Peygamberler Şehri Diyarbakır” Geliyor
Diyarbakır’ın İnanç Tarihine Işık Tutacak Eser: “Peygamberler Şehri Diyarbakır” Geliyor
Diyarbakır Şehir Kaynakları Sergisi Kapılarını Açıyor: 450 Eser Ziyaretçilerle Buluşaca
Diyarbakır Şehir Kaynakları Sergisi Kapılarını Açıyor: 450 Eser Ziyaretçilerle Buluşaca
İntibah  – Amerika’da Yayımlanan Süryanice Harfli Türkçe İntibah Gazetesi 1909 – 1914
İntibah – Amerika’da Yayımlanan Süryanice Harfli Türkçe İntibah Gazetesi 1909 – 1914
Diyarbakır Şehir Araştırmaları Merkezi’nden Beysanoğlu’na Vefa
Diyarbakır Şehir Araştırmaları Merkezi’nden Beysanoğlu’na Vefa
Ajans News