Devrimlerin Birleşimi ve Sınıfın Doğuşu
Sanayi Devrimi ile üretim biçimi kökten değişti; fabrikaların kurulmasıyla birlikte üretim araçlarına sahip olan Burjuvazi ve emeğini satan Proletarya (işçi sınıfı) ortaya çıktı. Fransız Devrimi ise bu yeni sınıfa “hak ve özgürlük” bilincini aşıladı. Bu iki devrim birleşince, ekonomik eşitsizlikler artık “kader” olarak değil, bir çatışma alanı olarak görülmeye başlandı.
Altyapı ve Üst yapı İlişkisi (Ekonomik yapıyı belirler)
(Bu düşünce Temeli Karl Marx’a dayanır)
Marx’a göre toplumun temeli Altyapıdır (ekonomi ve üretim ilişkileri). Din, hukuk, eğitim ve siyaset gibi kurumlar ise Üst yapıdır. İşveren sınıfı ekonomiyi kontrol ettiği için, üst yapı kurumlarını da (yasalar, okul müfredatları, devlet politikaları) kendi çıkarlarını koruyacak şekilde tasarlar. Çatışmacılık kuramı işte bu “düzenin” aslında güçlünün lehine kurulmuş bir sömürü mekanizması olduğunu savunarak doğar. Gücü elinde bulunduran azınlığın egemen sınıfın çıkarlarını korumak için tasarlanmıştır.
Makro Sınıflardan Mikro Hücrelere: Çatışmanın Evrimi
Marx, çatışmanın kaynağını ekonomik altyapıya ve üretim araçlarının sahipliğine bağlıyordu. Ancak modern ve post modern süreçler, güç ve tahakküm ilişkilerini sadece “para ve sermaye” üzerinden değil; statü, bilgi, kültürel sermaye ve otorite üzerinden de yeniden üretti. Sosyolog Ralf Dahrendorf’un da “Sanayi Toplumunda Sınıf ve Sınıf Çatışmaları” adlı eserinde belirttiği gibi, modern dünyada çatışmanın asıl kaynağı sadece servet eşitsizliği değil, otorite ve pozisyonların dağılımındaki eşitsizliktir.
Otoritenin olduğu her yerde bir “yöneten” ve “yönetilen” hiyerarşisi bulunur. Bu durum, kurumsal yapıların çözülmesi ve bireyselleşmenin artmasıyla birlikte mikro düzeydeki ilişkilere de yansımıştır:
Çatışmanın Genişlemesi: Feminizm ve Cinsiyet
Çatışmacılık kuramı sadece sınıfla sınırlı kalmamıştır; aynı mantık toplumsal cinsiyete de uygulanmıştır:
Kısaca özetlersek
Bu bakış açısıyla çatışmacılık; toplumu bir uyum yeri değil, her grubun kendi çıkarı için yarıştığı ve güçlünün kuralları koyduğu bir arena olarak görür.
Gündelik hayatın koşturmacası içinde çoğumuz dünyayı bir uyum yeri, her şeyin kendi düzeninde aktığı sakin bir nehir gibi görmek isteriz. Oysa kafamızı kaldırıp çevremize, otobüs duraklarına, pazar yerlerine, hatta akşam döndüğümüz evlerimize biraz daha dikkatli baktığımızda başka bir gerçeğin fısıltısını duyarız. Hayat, göründüğü kadar sessiz ve uyumlu bir nehir değildir; aksine, herkesin kendi varlığını, hakkını ve yerini korumaya çalıştığı devasa bir mücadele alanıdır. Bugün market rafındaki bir fiyat etiketine bakarken verdiğimiz o derin iç çekiş, sadece bir geçim derdi değildir. O iç çekiş; üretimi, gücü ve sermayeyi elinde bulunduran azınlığın koyduğu kurallarla, emeğini satarak hayatta kalmaya çalışan milyonların arasındaki o görünmez ama derinden hissedilen çatışmanın ta kendisidir.
Sosyolojide “Çatışmacılık Kuramı” ismi ağır, teorik gelebilir ama aslında tam olarak yaşadığımız hayatın ta kendisini anlatıyor. Bu kuram bize der ki: “Toplum, herkesin mutlu mesut yaşadığı bir ortaklık değil; gücü elinde tutanların kuralları koyduğu, geri kalanların ise bu kuralların altında kendine alan açmaya çalıştığı bir arenadır.” Sistem, gücü elinde tutanın çıkarını korumak için tasarlanmıştır ve biz o tasarımı her ay sonu cüzdanımızda hissederiz.
Modern dünya çatışmayı daha da karmaşık hale getirdi. Artık sadece “zengin ve fakir” çatışması yaşamıyoruz; makro sınıflardan çıkıp hayatın mikro hücrelerine dağılmış durumdayız. Örneğin okullara bakın. Eskiden bilginin tek kaynağı öğretmendi ve mutlak bir itaat esastı. Bugün ise dijital çağın içine doğmuş, yoğun bir bilgi akışına maruz kalan öğrenci ile öğretmen arasındaki ilişki değişti. Geleneksel itaat, yerini bir “güç ve direnç” alanına bıraktı. Statü, bilgi ve otoritenin paylaşıldığı her yerde bu sessiz mücadele yaşanıyor.
Çatışma, evlerimizin kapısından içeri süzülüp mutfak tezgahına, akşam kurulan yemek masalarına kadar yayılır. Geleneksel aile yapısında “baba” figürünün mutlak otoritesi, modern ekonomik şartlar, kadının iş hayatına girmesi, kendi ayakları üzerinde durması ve bireysel özgürlüğünü kazanmasıyla birlikte ev içindeki eski dengeleri kökten değiştiriyor. Artık roller yeniden müzakerede açılıyor, haklar yeniden aranıyor. Akşam evde kimin hangi sorumluluğu alacağı kavgasının arkasında bile, aslında yüzyıllardır süregelen ataerkil güç dengelerinin çatışması yatıyor. Proletaryanın, yani ezilen işçi sınıfının yerini, ev içinde görünmez emeğiyle var olmaya çalışan kadın alıyor.
Bizler farkında olsak da olmasak da otobüste yer vermediğimiz o andan, iş yerindeki mobbinge; evdeki mutfak tartışmalarından, televizyonda izlediğimiz politikalara kadar her an bu büyük çatışmanın ve mücadelenin bir parçasıyız demektir. Çatışmacılık kuramı bize karanlık bir tablo çizmiyor; aksine, gözümüzdeki perdeyi kaldırıp dünyaya daha çıplak, daha gerçekçi bakmamızı sağlıyor. Çünkü adaletsizliği görmeden, masanın kimler tarafından ve neye göre kurulduğunu anlamadan, daha adil bir dünya kurmanın yolu bulunamaz. Toplumu bir denge veya uyum yeri olarak görenlerin aksine, masanın kurallarını gücü elinde bulunduranların koyduğunu ve geri kalanların bu kuralların altında ezilmemek için sesini yükselttiğini kabul ettiğimiz an, sokağın da cüzdanın da evin içinin de dilini çözmüş oluruz. İşte bu yüzden, yazılan teoriler sadece kitaplarda kalmamalı; doğrudan sokağa, pazara ve insanın nefes aldığı her yere dokunmalıdır.
AYFER DİCLE
Yorum Yap