Son Dakika !
--:--:--
Muhittin Çaçan

DARBEYİ BASTIRDIK, AHBAP–ÇAVUŞ DÜZENİNİ BASTIRAMADIK!

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!


15 Temmuz 2016 gecesi büyük Türk milleti, devletinin içine yıllar boyunca sinsice yerleştirilmiş bir ihanet şebekesinin karşısına göğsünü siper ederek çıktı. Tanklara çıplak elleriyle direndi, kurşunların üzerine yürüdü, bombalanan Türkiye Büyük Millet Meclisinin etrafında millî iradesine sahip çıktı. O karanlık gecede 251 vatan evladı şehit edildi, binlerce vatandaşımız yaralandı ve gazi oldu.

Millet, yalnızca askerî bir kalkışmayı değil, büyük Türk devletinin iradesini ele geçirmek isteyen örgütlü bir teslim alma teşebbüsünü püskürttü.


Fakat aradan geçen yılların ardından soğukkanlılıkla kendimize sormamız gereken yakıcı bir soru vardır: Darbeyi bastırdık da darbeyi mümkün kılan ahlakı bastırabildik mi? Devleti bir cemaate, bir gruba, bir lidere ve kapalı bir sadakat ağına teslim eden zihniyeti gerçekten tasfiye edebildik mi? Yoksa yalnızca örgütün adını değiştirip ahbap–çavuş düzenini farklı elbiseler içinde yaşatmaya devam mı ettik?


Çünkü 15 Temmuz yalnızca birkaç hain generalin çılgınlığı değildi. Liyakatin terk edilmesinin, devlet kadrolarının ehil insanlara değil “bizden olanlara” dağıtılmasının, hukuk yerine talimatın, kurum yerine şahısların, millet yerine kapalı grupların esas alınmasının kanlı sonucuydu. FETÖ bir gecede doğmadı, devletin kapıları ona bir gecede açılmadı. Yıllar boyunca sınav soruları çalındı, kadrolar paylaşıldı, hak edenler elendi, örgüte sadakat gösterenler yükseltildi, liyakatli insanlar tasfiye edildi. Referans diploma yerine, mensubiyet mesleki yeterlilik yerine geçti. Devletin kendi evlatlarına kapatılan kapıları, örgütün çocuklarına ardına kadar açıldı.


Bugün hâlâ kamu kurumlarında, belediyelerde, üniversitelerde, sendikalarda, vakıflarda, derneklerde ve meslek kuruluşlarında “Kim daha ehildir?” sorusundan önce “Kim bizim adamımızdır?” sorusu soruluyorsa 15 Temmuz’un askerî cephesi yenilmiş, fakat ahlaki cephesi hâlâ ayakta demektir. Paralel yapı yalnızca silah taşıyan örgüt değildir. Kanunun yanına başka bir emir merkezi kuran, liyakatin karşısına sadakat ölçüsü koyan, devlet hiyerarşisinin üzerine şahsi ilişkiler ağı ören her düzen paralel bir düzendir.


Bugün Türkiye’nin en ağır meselesi yalnızca ekonomik sıkıntılar veya günlük siyasi çekişmeler değildir; devlet ile millet arasındaki güven sözleşmesinin aşınmasıdır. Bir genç yıllarca çalışıp sınavda dereceye girdikten sonra mülakatta neye göre elendiğini öğrenemiyorsa, bir memur görevinde başarılı olduğu hâlde doğru kapıyı çalmadığı için yükseltilemiyorsa, bir akademik kadro ilanı bilimsel ihtiyaca göre değil önceden belirlenmiş bir kişiyi tarif edecek şekilde hazırlanıyorsa, bir belediyede veya kamu kurumunda görev dağılımı ehliyete göre değil akrabalığa, hemşehriliğe, parti ilişkisine ya da şahsi sadakate göre yapılıyorsa ortada yalnızca bireysel bir haksızlık yoktur; devletin temeline konulmuş dinamit vardır.


Liyakat sıradan bir personel politikası değildir. Liyakat, yoksul bir Anadolu çocuğuna “Çalışırsan devletin kapısı sana da açılacaktır.” diye verilen namus sözüdür. O söz bozulduğu anda yalnızca bir genç işsiz kalmaz; milyonlarca genç çalışmanın, eğitimin, emeğin ve dürüstlüğün anlamını sorgulamaya başlar. Torpilin geçer akçe olduğu bir ülkede kitap küçülür, telefon büyür; diploma değersizleşir, referans kıymetlenir; akıl susar, dalkavukluk konuşur.


Ahbap–çavuş düzeni tam olarak burada başlar. Bir makam sahibinin çevresine bakarsınız; aynı arkadaşlar, aynı akrabalar, aynı danışmanlar, aynı şirketler ve aynı aracılar dolaşmaktadır. Bir kamu ihalesi açılır, şartname nedense hep tanıdık bir firmanın ölçülerine uyar. Bir yönetim kadrosu boşalır, kurumdaki en tecrübeli personel değil, birilerinin telefonla tavsiye ettiği isim göreve getirilir.

Bir üniversitede kadro açılır, ilan bilim insanı aramaz; adres tarif eder. Bir sendikada seçim yapılır, üyenin iradesi değil dar bir grubun koltuk hesabı belirleyici olur. Bir dernek büyür, kurumun kimliği kurucusunun şahsi şöhretinde erir. Bir belediyede yönetim değişir, eski yandaşların yerine yenileri doldurulur; sistem değişmez, yalnızca sofraya oturanlar değişir.
İktidarın yandaşı torpil yapınca buna “hizmet”, muhalefetin yandaşı yapınca “dayanışma” adı verilir. Oysa haksızlık hangi partinin bayrağı altında yapılırsa yapılsın haksızlıktır. Büyük Türk milletinin hakkını iktidar çevresine yedirmek de muhalefet çevresine yedirmek de aynı ahlaki çürümenin ürünüdür.


Tarihimiz, bu çürümenin yalnızca birkaç insanın hakkını yemekle kalmadığını, devletleri isyana ve iktidarları yıkıma sürüklediğini gösteren ibretlerle doludur. Osmanlı tarihinde ahbap–çavuş düzeninin devleti nasıl bir isyana sürüklediğinin en çarpıcı örneklerinden biri de 1703 Edirne Vakası’dır.


Sultan II. Mustafa döneminde büyük nüfuz kazanan Şeyhülislam Feyzullah Efendi, yalnızca dinî makamıyla yetinmemiş, devlet işlerinde de belirleyici hâle gelmişti. İstanbul kadılığı ile Anadolu ve Rumeli kazaskerliği gibi yüksek makamlar onun oğullarının eline geçmiş, sarayın ve devletin önemli görevlerine kendi yakınları yerleştirilmişti. Yıllarca çalışan, tecrübe kazanan ve terfi bekleyen devlet görevlileri ise önlerinin bir aile ve yakınlık ağı tarafından kapatıldığını görüyordu. Devlet makamları ehil olanlara değil, nüfuzlu bir kişinin oğullarına, akrabalarına ve adamlarına dağıtıldıkça adalet duygusu çöktü, kurumlara duyulan güven sarsıldı.


Ekonomik sıkıntılar, ödenmeyen asker maaşları ve padişahın İstanbul’dan uzaklaşması toplumdaki öfkeyi daha da büyüttü. Fakat bardağı taşıran sebeplerden biri, devletin dar bir çevrenin mülkü gibi yönetilmesiydi. Önce cebeciler ayaklandı; ardından yeniçeriler, medrese öğrencileri, esnaf ve halk harekete katıldı. Başlangıçta Feyzullah Efendi ve çevresine yönelen tepki kısa sürede doğrudan iktidara çevrildi. İsyancılar İstanbul’dan Edirne’ye yürüdü, ordunun bir kısmı onlara katıldı ve Sultan II. Mustafa tahtını kardeşi III. Ahmed’e bırakmak zorunda kaldı. Feyzullah Efendi ise yakalanarak öldürüldü.


Bu hadise, devlet yönetimindeki torpilin yalnızca birkaç insanın hakkını yemekle kalmadığını açıkça göstermektedir. Bir makamı liyakatsiz bir yakına vermek, basit bir atama hatası değildir; devlet ile millet arasındaki güveni dinamitlemektir. Bir kişinin oğullarının, akrabalarının ve adamlarının önünü açarken hak edenlerin yolunu kapatırsanız, bir süre sonra yalnızca kurumların düzenini değil, iktidarın kendisini de tehlikeye atarsınız.


Bugün kamu görevlerini ahbaplarına, akrabalarına ve yandaşlarına dağıtanlar 1703 Edirne Vakası’nı iyi okumalıdır. Çünkü milletin sabrı sonsuz değildir. Devleti kendi çevresinin sofrasına çevirenler, makamlarının ve unvanlarının kendilerini sonsuza kadar koruyacağını sanırlar. Oysa tarih göstermiştir ki adaletin olmadığı yerde sadakat kalmaz, liyakatin öldüğü yerde devlet zayıflar, halktan kopan iktidar ise sonunda kendi kurduğu ahbap–çavuş düzeninin altında kalır.


Aradan üç asırdan fazla zaman geçmesine rağmen yöntem fazla değişmemiştir. Dün devlet makamları nüfuzlu bir kişinin oğullarına ve adamlarına dağıtılıyordu; bugün kimi kurumlarda bir siyasetçinin, bürokratın, belediye başkanının, rektörün, sendikacının veya dernek yöneticisinin yakınları öne çıkarılıyor. Dün saray çevresinde kurulan ilişki ağı devleti felakete sürüklüyordu; bugün telefonlarla, referanslarla ve kapalı kapılar ardındaki pazarlıklarla aynı düzen yeniden üretiliyor. Tarih değişiyor, isimler değişiyor, unvanlar değişiyor; fakat Türk milletinin hakkını yiyen ahbap–çavuş zihniyeti değişmiyor.


Asıl tehlike, Türkiye’de şahıslara duyulan güvenin kurumlara duyulan güvenden daha kuvvetli hâle gelmesidir. Vatandaş belgeye bakmak yerine yüze bakmakta, denetim raporunu okumak yerine televizyondaki görüntüye inanmakta, hesap sormayı nankörlük, eleştiriyi ihanet, şeffaflık talebini düşmanlık saymaktadır.


Oysa FETÖ de yıllarca eğitim, burs, yardım, hizmet ve hayırseverlik kavramlarının arkasına saklanmadı mı? İnsanların dinî duygularını, çocuklarının geleceğine ilişkin ümitlerini ve yardım etme arzusunu örgütsel sermayeye çevirmedi mi? “Bunlar iyi insanlardır, bunlardan zarar gelmez.” denilerek büyütülmedi mi? O hâlde 15 Temmuz’dan sonra öğrenmemiz gereken ilk şey, iyi niyet beyanının denetimin alternatifi olmadığıdır. Adında “yardım”, “hizmet”, “özgürlük”, “adalet”, “eğitim” veya “millî” kelimeleri bulunan hiçbir yapı, yalnızca taşıdığı isim nedeniyle güvenilir kabul edilemez. Etikete değil işleyişe, kurucunun hitabetine değil hesaplara, sosyal medya kalabalığına değil bağımsız denetime bakılır.


Dernekler, vakıflar ve sivil oluşumlar devletin bıraktığı boşluklarda hızla büyüyebilir. Yardım faaliyeti yürütmeleri elbette tek başına bir suç veya tehdit değildir. Ancak denetimsiz bırakılan, şahısların adıyla özdeşleşen, büyük mali kaynakları yöneten ve toplum üzerinde güçlü bir nüfuz oluşturan yapılar zamanla kendi insan çevresini, kendi sadakat ağını ve kendi güç alanını meydana getirebilir. Asıl tehlike burada başlar.


Vatandaş sosyal yardımı devletten değil bir dernek başkanından, hakkını kurumlardan değil nüfuzlu kişilerden beklemeye başlarsa devlet ile millet arasına aracılar girer. Bugün yardım dağıtan bir yapı, yarın toplumsal nüfuz kullanan; bugün bağış toplayan bir çevre, yarın kadrolar ve siyaset üzerinde etkili olmaya çalışan kapalı bir güç odağına dönüşebilir. Buna göz yumulursa yeni ahbaplık çevreleri çoğalır, yeni bağlılık merkezleri doğar ve paralel yapıların oluşmasına uygun zemin hazırlanır.


15 Temmuz’un bize bıraktığı en ağır ders tam da budur: Devlet hiçbir iyi niyet söylemine, hiçbir şahsın şöhretine ve hiçbir grubun hizmet iddiasına bakarak denetim görevinden vazgeçmemelidir. Dün eğitim ve yardım söylemiyle büyüyen bir yapı, sonunda devletin silahını Türk milletine çevirmiştir. Aynı hatanın başka isimler, başka yüzler ve başka görüntüler altında tekrarlanmasına izin verilemez.
Hiçbir dernek, vakıf, cemaat, tarikat, şirket veya şahıs Türk devletinden büyük değildir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok büyüktür ve vatandaşının sosyal yardımını da eğitimini de güvenliğini de adaletini de aracı yapılara terk edemez. Devlet kurumları zayıflayıp şahıslar büyürse milletin güveni devletten kişilere, hukuktan ilişkilere, vatandaşlık bağından kapalı sadakat çevrelerine kayar.


Türk devleti, devlet içinde devlet kurulmasına; toplumun içinde ayrı bağlılık ve nüfuz merkezleri oluşturulmasına izin vermemelidir. Yardım yapan takdir edilir, fakat denetlenir. Bağış toplayan hesap verir. Toplum üzerinde güç kazanan her yapı hukukun önünde şeffaf olmak zorundadır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir daha hiçbir paralel yapıya, hiçbir kapalı sadakat ağına ve hiçbir ahbaplar düzenine teslim edilemez.


Ahbap–çavuş düzeni yalnızca derneklerde değildir; devletin bütün katmanlarına sinmiş bir yönetim hastalığıdır. Kamu görevini millete hizmet makamı değil, yakın çevresine imkân dağıtma fırsatı görenler bu hastalığın taşıyıcısıdır. Bir bakanlıkta, belediyede veya üniversitede en nitelikli adayın önünü kesip kendi yakınına makam açan kişi, yalnızca bir insana haksızlık yapmaz; büyük Türk milletinin ortak mülkünü gasp eder.

Kamu aracını şahsi otomobili gibi kullanan, devlet bütçesini kendi siyasi çevresinin reklam kaynağına çeviren, kamu ihalesini dost şirketlere yönlendiren, görevde yükselmeyi sadakat sınavına dönüştüren, kendileriyle aynı düşünceyi paylaşmayan ve eleştiren memuru sürüp susan memuru yükselten herkes aynı sofranın mensubudur.


Kimi bu sofraya parti rozetiyle, kimi tarikat etiketiyle, kimi sendikacı kimliğiyle, kimi sanatçı şöhretiyle, kimi de akademik unvanla oturur. İsimler değişir, yöntem değişmez. Önce kurum şahsileştirilir, ardından imkânlar yakınlara dağıtılır, sonra da eleştiren herkes düşman ilan edilir.


Hukukun ahbap–çavuş düzenine teslim olması ise bütün bu çürümenin en tehlikeli aşamasıdır. Adalet kişiye, siyasi görüşe, sosyal çevreye veya nüfuza göre farklı işliyorsa hukuk devleti yalnızca tabelada kalmıştır. Aynı fiil için yandaşa sessizlik, muhalife sürat uygulanıyorsa; sıradan vatandaşın dosyası yıllarca beklerken nüfuzlu kişinin işi birkaç telefonla çözülüyorsa; soruşturmanın yönünü deliller değil siyasi hesaplar ve kamuoyu baskısı belirliyorsa adaletin terazisi kırılmıştır.


Türkiye’nin hukuk, adalet göstergelerinde yıllardır gerilemesi, “Her şey yolunda.” masalını dağıtan ağır bir aynadır. Bu aynayı gösteren herkesi Türkiye düşmanı ilan etmek milliyetçilik değildir. Gerçek milliyetçi, devletinin kusurunu saklayan değil, o kusuru ortadan kaldırmak için mücadele edendir. Çürümüş duvara bayrak asmak, o duvarı sağlamlaştırmaz.


Türk milliyetçiliği tam da bu noktada slogan ile ahlak arasında bir tercih yapmak zorundadır. Türk milliyetçiliği yalnızca kürsülerde yüksek sesle “Türk milleti” demek, sosyal medyada bayrak paylaşmak veya tarihî kahramanların adlarını tekrarlamak değildir. Türk milliyetçiliği, Türk milletinin hakkını kendi arkadaşına dahi yedirmemektir.


Hak eden Türk gencini mülakatta eleyip bir siyasetçinin, bürokratın, sendikacının veya iş insanının yakınına kadro açan kişi milliyetçi değildir. Devletin malını kendi grubunun ganimeti sayan milliyetçi değildir. Yoksul vatandaşın vergisini yandaş şirketlere, dost derneklere veya şahsi gösterişe aktaran milliyetçi değildir. Kendi adamının yolsuzluğunu örtüp karşı mahallenin yolsuzluğuna bağıran milliyetçi değildir.


Milliyetçilik; milletin tamamına eşit hukuk sunmak, Kars’ın köyündeki çocukla Ankara’nın seçkin çevresinde doğan çocuğu devlet kapısında aynı şartlarda yarıştırmak, Diyarbakır’daki öğretmenin, Edirne’deki esnafın, Sinop’taki balıkçının, Hatay’daki depremzedenin ve Anadolu’nun dört bir yanındaki emekçinin hakkını korumaktır. Milliyetçilik, Türk milletinin vergisini, emeğini, alın terini ve geleceğini birkaç ahbabın sofrasına teslim etmemektir.


Büyük Türk’ün devlet geleneği, ahbaplık üzerine değil ehliyet ve adalet üzerine yükseldiği dönemlerde büyümüştür. Devleti ayakta tutan, yöneticilerin yakın çevrelerine dağıttığı lütuflar değil, milletin adalete duyduğu güvendir. Devletin kapısına gelen vatandaş, karşısındaki memurun hangi partiye oy verdiğini, hangi tarikata mensup olduğunu, hangi sendikaya üye bulunduğunu veya kimin akrabası olduğunu düşünmek zorunda kalmamalıdır. Devlet, vatandaşına kişilerin insafıyla değil, kanunun güvencesiyle yaklaşmalıdır. Çünkü şahısların merhameti geçici, hukukun teminatı kalıcıdır.

Bir ülkede insanlar hakkını almak için tanıdık aramaya başlamışsa, orada devlet geri çekilmiş, ilişkiler ağı öne çıkmış demektir. Telefon rehberinin kanun kitabından daha etkili olduğu yerde cumhuriyetin ruhu zedelenmiş, devlet ciddiyeti yara almıştır.


Devleti kötüye götürenler yalnızca açık düşmanlar değildir. Bazen ülkeye en büyük zararı makam sahiplerinin etrafını kuşatan dalkavuklar verir. Yanlış gördüğü hâlde susan bürokrat, liyakatsiz olduğunu bildiği kişiyi öven akademisyen, üyesinin hakkı yerine koltuğunu koruyan sendikacı, gerçeği araştırmak yerine kendisine gönderilen metni okuyan gazeteci, her iktidar değişiminde yeni sahibine bağlılık bildiren sözde aydın; devletin duvarlarında sessizce büyüyen rutubettir.


Açık düşmanla mücadele edersiniz, fakat dalkavuk sadakat görüntüsü altında çürütür. Liyakatli insan yöneticisine “Yanlış yapıyorsunuz.” diyebilir; yandaş ise yöneticisinin yanlışını tarihî başarı diye alkışlar. Liyakatli bürokrat devleti korur; yandaş bürokrat kendisini o makama getireni korur. Liyakatli akademisyen hakikati araştırır; yandaş akademisyen sonucu önceden belirlenmiş rapora dipnot arar.

Vasat insanların yönetime hâkim olduğu yerde üstün başarı tehlike sayılır. Çünkü ehliyetsiz yönetici, kendisinden daha bilgili ve daha yetenekli insanı yanında istemez. Böylece kurumlar nitelikli kadrolardan arındırılır, itaatkâr fakat yetersiz insanlarla doldurulur ve ilk büyük krizde sistemin bütün acziyeti ortaya çıkar.


Türkiye, yardım kuruluşlarının, vakıfların, derneklerin, sendikaların ve kamu yararına çalışan bütün yapıların mali denetimini güçlü ve şeffaf hâle getirmek zorundadır. Belirli bir büyüklüğün üzerindeki bağışlar açıkça gösterilmeli, bağımsız denetim raporları her yıl yayımlanmalı, ilişkili kişi işlemleri ayrıca belirtilmeli, yönetim giderleri ile doğrudan yardım harcamaları birbirinden ayrılmalı ve milletin bir kuruşunun dahi izi sürülebilmelidir.


Aynı şeffaflık devlette de sağlanmalıdır. Kamuya alımlarda yazılı sınavın nesnel ağırlığı korunmalı, mülakatlar kayıt altına alınmalı ve verilen puanlar gerekçelendirilmelidir. Kişiye özel akademik ilan hazırlayanlar kamu hakkını ihlal etmekten sorumlu tutulmalıdır. Üst düzey kamu yöneticilerinin mesleki yeterlilikleri ve atama gerekçeleri açıklanmalıdır. Kamu ihalelerinde şirketlerin gerçek sahipleri, siyasi ve idari bağlantıları görünür hâle getirilmelidir. Belediye, bakanlık, üniversite, sendika veya dernek fark etmeksizin milletin parasını yöneten herkes mal bildirimi ve çıkar çatışması denetimine tabi tutulmalıdır.


15 Temmuz’un gerçek ahlakı yalnızca tankın önüne çıkmak değildir; torpilin, yolsuzluğun, kayırmacılığın ve örgütlü sadakatin önüne de çıkmaktır. O gece Türk milleti devletin bir örgüte teslim edilmesine izin vermedi. Bugün de devlet kadrolarının ahbaplara, çavuşlara, akrabalara, yandaşlara, dalkavuklara ve liyakatsizlere dağıtılmasına razı olmamalıdır.


Çünkü tankla yapılan darbe birkaç saatte görünür; liyakatsizlikle yapılan darbe yıllar boyunca sessizce ilerler. Birincisi Meclisi bombalar, ikincisi kurumların içini boşaltır. Birincisi silahla devleti ele geçirmeye çalışır, ikincisi torpille devletin iradesini çürütür. Birincisine millet sokakta direnmiştir; ikincisine karşı ise her gün kurumlarda, sınavlarda, mahkemelerde, ihalelerde ve sandıkta direnmek zorundadır.


Darbeyi bastırdık; şimdi darbeyi doğuran ahlakı bastırma zamanıdır. Devletin kapılarını yeniden liyakate, adalete ve namusa açma zamanıdır. Şahıslara kayıtsız şartsız teslim olmak yerine kurumları güçlendirme, alkış yerine hesap, propaganda yerine belge, sadakat yerine ehliyet isteme zamanıdır.

Büyük Türk milletinin parasını yöneten siyasetçi de bürokrat da belediye başkanı da sendikacı da dernek yöneticisi de milletin önünde hesap vermek zorundadır. Hiç kimsenin makamı, siyasi mensubiyeti veya çevresi hesap sorulmasına engel değildir.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti bir ahbaplar cumhuriyeti değildir.
Büyük Türk devleti bir grubun ganimeti değildir.


Makamlar sadık olanın değil, ehil olanındır.
Adalet güçlülerin lütfu değil, büyük Türk milletinin hakkıdır.
Ve Türk milliyetçiliğinin ilk şartı, yüce Türk milletinin hakkını kendi ahbabına dahi yedirmemektir!

Muhittin ÇAÇAN

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan TARİH, TÖREN DEKORU DEĞİLDİR: MEHTER HAMASETİ, KURTULUŞ SAVAŞI HAFIZASI VE DEVLET AKLININ AĞIR İMTİHANI
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan SEÇİCİ HAFIZANIN PANZEHİRİ: TÜRK KİMLİĞİ
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan YAZ TEMİZLİĞİ, KİTAPLIK TOZU VE MİLLET AKLI
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan TÜRK’ÜN KADERİ, BAŞKASININ HARİTASINA SIĞMAZ
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan VEFADAN HAFIZAYA, HAFIZADAN HAKİKATE: KARAKOLDAKİ KASETTEN DEVLET AKLINA GERÇEK EN İYİ PROPAGANDADIR
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan SARAYIN GÖLGESİNDE UNUTULAN TÜRK: YEMEN’DEN FİLİSTİN’E, HİLAFETTEN CUMHURİYET’E KANLA YAZILAN HAKİKAT
Yazarlarımız
Ajans News