Son günlerde kamuoyuna yansıyan adli gelişmeler, Türkiye’nin uzun zamandır tartıştığı kapalı dinî yapılanmalar meselesini yeniden gündeme taşıdı. Devam eden soruşturmalar hakkında nihai hükmü bağımsız yargı verecektir. Burada amaç herhangi bir kişiyi veya inanç topluluğunu suçlamak değil; kamu düzeni bakımından vazgeçilmez bir ilkeyi hatırlatmaktır: Hiçbir yapı hukukun ve mali denetimin üzerinde değildir.
Her cemaat suç örgütü değildir. İnsanların dinî sohbetlerde bulunması, inancını öğrenmesi ve hayır faaliyetlerine katılması hayatın tabiî bir parçasıdır. Ancak dinî sıfatlar kişi ve kurumlara hukuki dokunulmazlık sağlamaz. Cübbe hukuka karşı zırh, tespih mali denetime karşı kalkan, “Allah rızası” sözü de kaynağı açıklanamayan paraların makbuzu olamaz.
Bu mesele bana 15 Temmuz’un hemen ardından yaşadığım bir hadiseyi hatırlatıyor. O tarihte bir fakültenin bilişim işlerine bakıyordum. Darbe girişiminin ardından koridorlarda ağır bir sessizlik hâkimdi. Pişmanlığını dile getirenler, gözyaşlarını tutamayanlar, korku ve telaş içinde ne yapacağını bilemeyenler, fenalaşarak hastaneye kaldırılanlar vardı. Bir zamanlar sarsılmaz zannettikleri yapının bir gecede nasıl çöktüğünü gördükçe, yüzlerindeki güvenin yerini derin bir nedamet ve mahcubiyet alıyordu.
Kim suçluydu, kim değildi; buna elbette yargı karar verecekti. Fakat önümde duran insan manzarası başka bir hakikati haykırıyordu: İradesini bir başkasına teslim eden insan, günün sonunda yalnız hukuk karşısında değil, kendi vicdanının huzurunda da ağır bir hesapla baş başa kalıyordu. Dün sorgulamadan itaat edenlerin bugün “Biz bunu nasıl göremedik?” diye ağlaması, geç kalmış bir uyanışın en acı görüntüsüydü.
Elimde tornavida seti, yanımda TEM Şube polisleri vardı. Bilgisayar kasalarını açıyor, hard diskleri tek tek söküyorduk. Masaya düşen her vida zihnimde başka bir düğümü çözüyor; çıkarılan her hard disk bana devlet kurumlarında görev yapmanın taşıdığı sorumluluğu yeniden düşündürüyordu.
Benim bağlılığım, çocukluğumun en sahipsiz zamanında beni bağrına basan, yetiştiren, okutan ve bugünlere getiren yüce Türk devletinedir. O gün bunun yalnızca şahsi bir minnet değil, kamu görevi üstlenen herkes için vazgeçilmez bir namus borcu olduğunu bütün ağırlığıyla kavradım: Devletin içinde görev yapan insanın bağlılığı yalnızca devlete, hukuka ve millete olmalıdır.
Bu ilke bazı soruları sormayı zorunlu kılıyor: Devletin bilgisayarına erişen bir memur talimatını kanundan mı alır, kimsenin tanımadığı bir “ağabeyden” mi? Üniversitenin kürsüsüne çıkan akademisyen bilime mi hizmet eder, bağlı bulunduğu kapalı çevrenin beklentilerine mi? Kamu adına imza atan kişi milletin hakkını mı gözetir, mensubu olduğu grubun menfaatini mi?
Bu sorular herhangi bir kişiyi itham etmek için değil, kamu hizmetinin sınırlarını göstermek için sorulmalıdır. Maaşını kamudan alan, yetkisini kanundan kullanan ve millet adına görev yapan bir insan kararlarını görünmeyen bir hiyerarşinin talimatlarına göre veremez. İnancı, düşüncesi ve özel hayatı kendisine aittir; kullandığı kamu yetkisi ise milletin emanetidir.
Devlet dediğimiz yapı bir şahıstan veya dönemsel yönetimden ibaret değildir. Devlet; millet, Cumhuriyet, Anayasa, hukuk ve kurumsal devamlılıktır. Dolayısıyla devlete bağlılık kişilere kayıtsız şartsız itaat etmek değil; kamu görevini hukuk, liyakat ve tarafsızlık içinde yerine getirmektir. Devletin kapısından kişisel inançla girilebilir, fakat ikinci bir kurumsal sadakatle girilemez.
Dinî topluluklarda bulunan iyi niyetli insanları da anlamak gerekir. Çocuğunun eğitim almasını isteyen aileyi, inancını öğrenmek için sohbete katılan genci veya hayır yapmak amacıyla bağışta bulunan vatandaşı suçlamak doğru değildir. Bununla birlikte iyi niyet, şeffaflığın yerini tutmaz. Yapılan bağışın nereye harcandığını, bir taşınmazın kimin adına kaydedildiğini ve kararların hangi yöntemle alındığını sormak ne dine düşmanlıktır ne de hayra engel olmaktır.
Hakikat sorudan korkmaz; hesabı temiz olan defterini açar. Eleştiriyi inanca saldırı gibi göstermek yerine, bütün yapılar hukuk ve mali şeffaflık içinde faaliyet göstermelidir. Böylece hem samimi inanç sahipleri korunur hem de kutsal değerlerin kişisel çıkarlar için kullanılmasının önüne geçilir.
Kapalı yapılanmalar bakımından dikkate alınması gereken bir başka risk, dinî aidiyetin etnik ve ayrılıkçı ideolojik yönlendirmelerle iç içe geçirilmesidir. Bazı yapıların vitrininde ümmetçilik bulunurken mutfağında etnik ayrılıkçılık mayalanıyorsa orada yalnızca inanç istismarı değil, ortak vatandaşlık bağını zedeleyen ciddi bir tehlike vardır. Burada herhangi bir dili, kültürü veya etnik kimliği hedef almak değil; insanların inanç duygularının siyasi ayrışmaya araç edilmesine karşı çıkmak esastır.
Tarih, dinî nüfuz ile etnik siyasetin buluşmasının ağır sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir. 1925’te yaşanan isyanın sebepleri tarihçiler arasında farklı yönleriyle tartışılsa da dinî söylemle ayrılıkçı hedeflerin aynı hadisede buluşması Cumhuriyet tarihinin önemli uyarılarından biridir. Geçmişi hatırlatmanın amacı bugünün insanlarını suçlamak değil, benzer hataların tekrarını önlemektir.
Bu nedenle kamu otoritesi; bütün dernek, vakıf, yurt ve benzeri yapılanmaları aynı mevzuat çerçevesinde, kişi ve çevre ayrımı gözetmeden denetlemelidir. Denetimin amacı inanca müdahale etmek değil; çocukları, bağışçıları, kamu kaynaklarını ve toplumsal güveni korumaktır.
15 Temmuz’un ardından o hard diskleri sökerken zihnime yerleşen devlet dersi bugün de değişmedi: Bu ülkede farklı inançlara, dillere, kültürlere ve düşüncelere yer vardır; fakat kamu görevinin içinde ikinci bir kurumsal sadakate yer yoktur. Devletin memuru herhangi bir grubun görevlisi, milletin okulu kapalı bir yapının karargâhı, kamu makamı da bir çevrenin ganimeti olamaz.
Yüce Allah size şah damarınızdan daha yakınken O’na “şeyh damarı” üzerinden ulaşmaya kalkarsanız, yolunuzun maneviyattan önce birilerinin kasasına çıkmasına şaşırmayın. Aklınızı, iradenizi ve sorumluluğunuzu bir faninin eline teslim ederseniz sonunda hem vicdanın hem hukukun hesabıyla karşılaşırsınız. Halkın açık diliyle söyleyelim: Hem Allah çarpar hem devlet; demedi demeyin!
Muhittin Çaçan
Yorum Yap