Kamuoyunda bir süredir “yeni bir sayfa”, “kardeşliğin güçlendirilmesi”, “toplumsal huzur” ve “silahların susması” gibi kavramlar etrafında tartışmalar yürütülüyor. Bunların hangisine itiraz edilebilir? Kim huzura karşı çıkabilir, kim bir annenin daha ağlamasını isteyebilir? Fakat tarihçinin vazifesi yalnızca güzel sözleri dinlemek değil, bu sözlerin dayandığı tarih anlayışını da sorgulamaktır. Aynı devletin eşit vatandaşları neden zaman zaman birbirine yabancı iki taraf gibi tasvir edilmektedir? Devlet ile vatandaş arasındaki ilişki, karşılıklı tarafların müzakeresi olarak mı, yoksa hukuk ve eşit vatandaşlık temelinde mi kurulmalıdır?
Prof. Dr. Mehmet Eröz’ün Doğu Anadolu’nun Türklüğü adlı eseri, bu soruların tarihî arka planını tartışmaya açmaktadır. Eröz, Şerefname’de geçen Çermik, Hazo, Sason, Hizan, Şirvan, Dersim, Lice, Kulp, Hilvan ve Bane beylerinin adları arasında Bayındır, Saruhan, Bahadır, Budak, Uluğ, Kılıç, Cihangir, Duman, Şah Kulu, Veli Han, Menteşe, Aka, Han, Hatun ve Beg gibi Türkçe ad ve unvanlara dikkat çeker. Bir kişinin adından hareketle kesin bir soy hükmüne varılamaz. Ancak şahıs adları, boy isimleri, yer adları, unvanlar ve töreler aynı tarihî istikamette kesişiyorsa ortaya araştırılması gereken ciddi bir kültür tabakası çıkmaz mı? Bir kaynağın bazı satırlarını öne çıkarırken içindeki diğer verileri görmezden gelmek, bilimsel incelemeden çok seçmeci okumaya dönüşmez mi?
Kitabın Karakeçililer bölümü bu bakımdan özellikle önemlidir. Eröz’ün aktardığı saha bilgilerine göre Bilecik Karakeçilileri kendilerini Kayı Boyu’na ve Ertuğrul Gazi’ye bağlarken, Siverek çevresinde Türkçeden başka bir dil konuşan Karakeçililer de onları akrabaları saymakta ve aynı soydan geldiklerini ifade etmektedir. Siverek çevresinde çok sayıda Karakeçili köyü bulunduğu, eski yerleşim sahasının Rakka’ya kadar uzandığı belirtilmektedir. Şıhan, Ceraban, Balekân ve Aminan kolları içinde Kubatan, Davaran, Torun, Şahkolu ve Gökçe gibi oymak adları kaydedilmektedir. Bu anlatılar tek başına kesin hüküm değildir; fakat bir topluluk zamanla başka bir dil öğrendi diye onun daha eski boy hafızası kendiliğinden hükümsüzleşir mi? Bugün konuşulan dili bin yıllık değişmez bir soy belgesi gibi değerlendirmek ne derece sağlamdır?
Mesele yalnız adlardan ibaret de değildir. Eröz; Karakeçililerin çadırı bölen kamış duvara “çit”, devenin semerine “havut”, dişi deveye “meye”, ağırbaşlı deveye “lök”, kadınların gümüş kemerine “kember” dediklerini aktarır. Misafire koyun başı çıkarılması; “ülüş”, “pay” ve “müçe” anlayışı; kız istemede “kalın” verilmesi, cirit geleneği ve koç biçimli mezar taşları da Orta Asya ile Anadolu arasında karşılaştırmaya değer bir kültürel devamlılığa işaret etmektedir. Tek bir kelime komşudan alınabilir; fakat çadırdan düğüne, misafir sofrasından mezar taşına kadar uzanan benzerlikler birlikte görülüyorsa bunlar bilimsel merakın dışında bırakılabilir mi?
Eröz’ün kaydettiği “X” biçimindeki Karakeçili damgası da yöntemin nasıl kurulması gerektiğini göstermektedir. Aynı işaretin farklı Oğuz damga cetvellerinde ayrı boylarla ilişkilendirilmesi, tek bir damgadan kesin soy hükmü çıkarılamayacağını ortaya koyar. Buna karşılık damga, söz varlığı, boy adı, yer adı, töre ve menşe anlatısı birlikte değerlendirildiğinde daha güçlü bir tarihî karine oluşabilir. Bilimsel yöntem, tek delili büyütmek değil, birbirinden bağımsız verilerin nerelerde kesiştiğine bakmaktır.
Ziya Gökalp’ten aktarılan Türkân aşireti bilgileri ise geçmişteki aşiret federasyonlarını bugünün değişmez millet sınırları gibi yorumlamanın sakıncasını gösterir. Türkânların Beğdili boyuna mensup olduğu, önce Karakeçililere bağlıyken daha sonra siyasî güç dengeleri ve kan davaları nedeniyle başka bir federasyona geçtiği anlatılmaktadır. Bir topluluğun bağlı bulunduğu siyasî birlik değiştiğinde dili, soyu, töresi ve bütün geçmişi de bir anda değişmiş sayılabilir mi? Tarihte aşiret federasyonları çoğu zaman etnik nüfus cetveli değil; güvenlik, otorite, akrabalık ve menfaat ilişkileriyle şekillenen siyasî birliklerdir.
Eröz’ün bazı etimolojik açıklamalarının tartışmaya açık olduğunu kabul etmek bilimsel dürüstlüğün gereğidir. Ancak birkaç yorumu tartışmalı bulmak, eserde sıralanan bütün adları, oymakları, töreleri ve maddi kültür unsurlarını yok saymayı haklı çıkarmaz. Bu veriler, bağımsız kaynaklarla doğrulandıkları ölçüde, Doğu Anadolu’nun Türk ve Oğuz tarihinden kopuk bir coğrafya olmadığı tezini güçlendirmektedir. Bu tespit bölgedeki Kürt, Zaza, Arap veya başka kimliklerin tarihî varlığını inkâr etmez; aksine coğrafyanın dillerin değiştiği, boyların birleştiği ve kültürlerin iç içe geçtiği çok katmanlı yapısını gösterir. Sorgulanan, bu müşterek geçmişten birbirine bütünüyle yabancı iki ezelî blok çıkarılmasıdır.
Bu tarihî çerçevenin günümüze söylediği temel söz de açıktır: Şiddetin sona ermesi herkesin ortak beklentisi ve hukukun gereğidir. Fakat şiddetten vazgeçmek, hiçbir yapıya milletin tarihi veya vatandaşların kimliği üzerinde temsil yetkisi kazandırmaz. Türk devlet geleneğinin esası, vatandaşını karşı taraf saymak değil; adalet içinde birliği ve dirliği korumaktır. Kürtçe, Zazaca veya Arapça konuşan vatandaşlarımız devletin karşısındaki bir taraf değil, aynı vatanın eşit ve şerefli evlatlarıdır. Türklük burada bir soy üstünlüğünün değil; ortak devletin, müşterek tarihin ve birlikte kurulacak geleceğin adıdır.
Buna rağmen tarihî veya hukukî bir sakıncaya dikkat çekenler bazen söyledikleriyle değil, niyetleriyle yargılanmaktadır. “Bu yöntem doğru değildir” diyen kişi huzur karşıtı, soru soran kardeşliği bozan, devletin vakarını hatırlatan ise gelişmeleri anlayamayan biri gibi gösterilebilmektedir. Oysa bir fikre cevap vermek yerine o fikri söyleyeni ahlâken mahkûm etmek, tartışmanın değil, cevapsızlığın işaretidir.
Tam burada Cenap Şahabettin hakkında aktarılan tarihî bir rivayet hatıra geliyor. İbrahim Öztürkçü’nün Vakit gazetesindeki habere dayanan akademik incelemesinde, Bursa’nın işgalinden sonra Cenap Şahabettin’e Yunanlıların memleketi “bâğîlerden temizleyerek” milletin yararına çalıştığını söyleyen bir cümle atfedilir. Çalışma bunu kesinleşmiş bir tutanak olarak değil, açıkça “rivayete göre” kaydıyla aktarır. Tarihçinin ihtiyatı, isnadın bu niteliğini belirtmeyi gerektirir. Fakat rivayetin temsil ettiği zihinsel terslik yine de düşündürücüdür: İşgalin kendisinden çok işgale itiraz edenleri mesele hâline getiren bir bakış…
Ne ince bir tersinden okuma! Süngü temizlik aracı, işgalci temizlik görevlisi, itiraz eden ise ortadan kaldırılması gereken “bâğî”… Bu tarihî örnekten çıkarılacak ders, bugünün insanlarını geçmişteki bir şahısla özdeşleştirmek değildir. Ders, eleştiriye delille cevap vermek yerine eleştireni yaftalamanın hiçbir dönemde hakikatin yerini tutmadığıdır. Ah tarih! Tekerrürü seven gerçekten sen misin, yoksa aynı kolaycılığı her devirde yeniden üreten insan mı?
Hiçbir anne ağlamasın; fakat anne gözyaşı tarih değiştirme mürekkebi de yapılmasın. Huzur denilerek tarih, kardeşlik denilerek eşit vatandaşlık, yeni sayfa denilerek bin yıllık müşterek hafıza ihmal edilmesin. Türkiye’nin aydınlık yarınları bitmeyen kimlik çekişmelerinde değil; bilimde, eğitimde, üretimde, adalette ve güçlü hukuk düzenindedir. Buradaki sorular herhangi bir kişi, kurum, siyasî parti veya toplumsal kesim hakkında suç ya da gizli amaç isnadı değildir. Tarihî belgelerden hareketle ortak hafızayı, devletin birliğini ve eşit vatandaşlığı savunan ilkesel sorulardır.
Belge burada, isimler burada, töre burada, hafıza burada. Biliyorum; bu kadar soru sormak bazen insanı devrin “serserisi” ilan ettirebilir. Mazallah! Fakat tarihçinin itibarı, devrin her sözüne katılmasından değil, belge karşısında susmamasından doğar. Susmamak, herhangi bir kişiyi suçlu ilan etmek değil; yanlışa ve haksızlığa destek olmamayı kendine ahlâk ölçüsü edinmektir. Bu nedenle sözün sonunda hükmü şahıslara değil, kendi vicdanımıza yönelterek yüce kitabımız Kur’an’a bırakalım:
“Rabbim! Bana lütfettiğin nimetlere andolsun ki artık suçlulara ve suça itenlere asla arka çıkmayacağım.”
(Kasas Suresi, 28/17)
And olsun.
Muhittin Çaçan
Yorum Yap