Son Dakika !
--:--:--
Muhittin Çaçan

SEÇİCİ HAFIZANIN PANZEHİRİ: TÜRK KİMLİĞİ

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

SEÇİCİ HAFIZANIN PANZEHİRİ: TÜRK KİMLİĞİ

“Madımak’a gösterilen ilgi Başbağlar’a neden gösterilmediyse, Uludere’ye gösterilen ilgi de Dürümlü’ye gösterilmedi!”
Bu cümleyi yıllar önce sosyal medya hesabımda paylaşmışım. Aradan zaman geçmiş, gündemler değişmiş, isimler unutulmuş, sloganlar eskimiş; fakat cümlenin taşıdığı ağırlık hâlâ yerinde duruyor. Hatta bugün geriye dönüp baktığımda, o gün yazılan şeyin yalnızca bir siyasi tepki değil, Türkiye’nin hafıza problemine düşülmüş erken bir kayıt olduğunu daha iyi görüyorum.


Çünkü bazı cümleler vardır; yazıldığı günün öfkesini aşar, yıllar sonra dönüp baktığınızda size bir ülkenin vicdan fotoğrafını gösterir. Bu cümle de öyleydi. O gün belki bir paylaşım gibi duruyordu; bugün ise Türkiye’nin acılar karşısındaki dağınık, parçalı ve çoğu zaman adaletsiz hafızasını anlatan sert bir teşhis gibi duruyor.


Demek ki mesele yalnızca geçmişte ne yaşandığı değilmiş; mesele, yaşananların kimler tarafından nasıl hatırlandığıymış. Bir acıyı diri tutarken diğerini sessizliğe mahkûm eden akıl, aslında sadece tarih yazmıyor; aynı zamanda kimin acısının değerli, kimin acısının tali sayılacağına da karar veriyor. İşte asıl itirazım tam da burayadır.
Yıllar önce kurduğum bu cümle, bugün hâlâ şu soruyu sorduruyor: Türkiye’de bir acının duyulması için mağdurun kimliği mi önemlidir, failin kimliği mi, yoksa insanın canı her durumda aynı ahlaki ağırlığa mı sahiptir?


Bu yazının derdi acıları yarıştırmak değildir. Madımak’ı Başbağlar’ın karşısına, Uludere’yi Dürümlü’nün karşısına koymak hiç değildir. Böyle bir tutum, zaten eleştirdiğim seçici hafızanın başka bir biçimi olur. Asıl mesele, bu olayların ardından oluşan toplumsal tepkiyi, medya dilini, aydın tavrını, siyasi refleksleri ve kamu vicdanının nerede gür, nerede kısık konuştuğunu sorgulamaktır.


Çünkü Türkiye’de acılar çoğu zaman kendi başlarına değil, temsil ettikleri politik anlamlarla hatırlanıyor. Bir olay, belli bir ideolojik çevrenin anlatısına uyuyorsa büyüyor; başka bir olay aynı anlatıyı rahatsız ediyorsa sessizliğe gömülüyor. Böylece ölüm bile yalın bir insanlık meselesi olmaktan çıkarılıp mahallenin politik hanesine yazılıyor.
İşte buna seçici empati diyorum.


Seçici empati, yalnızca kendi mahallesinin acısını insanlık meselesi sayıp başkasının acısını dipnot hâline getirme hastalığıdır. Bir kesim kendi ölüsünü evrensel vicdanın konusu yaparken, diğerinin ölüsünü soğuk bir istatistik gibi görüyorsa orada adalet duygusu sakatlanmıştır. Bir ölüm karşısında meydanlara sığmayanlar, başka bir ölüm karşısında susuyorsa orada insanlık değil, politik konfor konuşuyordur.


Bu noktada entelektüel dürüstlük, insanın en önce kendi mahallesine bakabilmesidir. Kendi tarafının suskunluğunu göremeyenlerin adalet iddiası eksik kalır. Kendi mahallesinin acısını büyütürken başkasının acısını küçültenlerin vicdan terazisi şaşmıştır. Hakikat, yalnızca rakibin suçunu gösteren bir ayna değildir; insanın kendi yüzüne de tutulması gereken sert bir ışıktır.
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli yakıldı. İnsanlar diri diri yanarak can verdi. Aydınlar, sanatçılar, gençler, otel çalışanları öldü. Madımak, Türkiye’nin mezhep gerilimi, kitle fanatizmi, devletin güvenlik zaafı ve toplumsal nefret dili bakımından yüzleşmesi gereken kara bir sayfadır. Madımak unutulmamalıdır. Madımak’ı hatırlamak, yalnızca belli bir inanç grubunun ya da siyasi çevrenin değil, bu ülkede vicdan sahibi herkesin görevidir.
Fakat tarih orada durmadı.


Sadece üç gün sonra, 5 Temmuz 1993’te Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde 33 sivil katledildi. Köy basıldı, insanlar kurşuna dizildi, evler yakıldı. Başbağlar da sivile yönelmiş kanlı bir vahşetti. Ne var ki yıllar içinde Madımak güçlü bir sembol hâline gelirken, Başbağlar çoğu zaman “terör olayları” başlığı altında daraltıldı. Bir acı kültürel ve siyasal hafızanın merkezine yerleşirken, diğer acı aynı merkezî ilgiyi göremedi.


Buradaki soru şudur: Madımak neden hatırlanıyor değil; Başbağlar neden aynı insani derinlikle hatırlanmıyor?
Madımak’ın hafızada güçlü biçimde yer alması haklıdır. Buna itiraz etmek vicdanı eksiltir. Fakat Başbağlar’ın aynı duyarlılıkla sahiplenilmemesi de başka bir eksilmedir. Bir acı şehir merkezinde, kameraların önünde ve aydınlara yöneldiği için büyük bir simgeye dönüşürken; başka bir acı ücra bir köyde, savunmasız insanların üzerine çöktüğü için neden daha az duyulur? Birinin adı meydanlarda, kitaplarda, belgesellerde, konuşmalarda yaşarken; diğerinin adı neden daha çok yakınlarının yüreğinde kalır?
Burada medya ve aydın sorumluluğu da ayrıca tartışılmalıdır. Çünkü toplumsal hafıza kendiliğinden oluşmaz; yazılarla, haberlerle, anmalarla, belgesellerle, mahkeme takipleriyle ve kamusal dil ile inşa edilir. Eğer bir acı yıllarca anlatılır, diğer acı yalnızca yıl dönümlerinde kısa haberlerle geçiştirilirse, toplumun hafızası da doğal olarak eşitsiz şekillenir. Sonra bu eşitsizlik bize “toplumsal gerçeklik” gibi sunulur. Oysa çoğu zaman gerçeklik dediğimiz şey, ısrarla hatırlatılanlarla ısrarla unutturulanların toplamıdır.
1993 yılı Türkiye için sıradan bir yıl değildi. Uğur Mumcu suikastı, Eşref Bitlis’in ölümü, Turgut Özal’ın vefatı, Bingöl’de 33 askerin şehit edilmesi, Madımak ve Başbağlar… O yıl, devletin, toplumun ve siyasetin karanlık bir koridordan geçtiği yıldı. Bu karanlık yıl bize yalnızca şiddetin boyutunu değil, Türkiye’nin ortak hafıza kurmakta ne kadar zorlandığını da gösterdi.
Aynı hafıza kırılması Uludere ve Dürümlü arasında da görülür.


28 Aralık 2011’de Uludere’de 34 insan hayatını kaybetti. Devletin askeri operasyonunda sivillerin ölmesi, elbette ağır bir sorumluluk alanıdır. Devlet vatandaşının canını korumakla yükümlüdür. Bir hata, ihmal ya da yanlış istihbarat sonucunda insanlar ölmüşse, orada hesap sorma hakkı meşrudur. Uludere için adalet istemek devlete düşmanlık değil, hukuk devletine bağlılığın gereğidir.


Fakat 12 Mayıs 2016’da Diyarbakır’ın Dürümlü mezrasında patlayıcı yüklü kamyonla gerçekleşen saldırıda siviller parçalanarak can verdiğinde aynı ses neden yükselmedi? Üstelik orada ölenler de bölgenin insanlarıydı. Köylerine patlayıcı yüklü araç sokulmasına karşı çıktıkları için hedef oldular. Peki neden bazı çevreler Uludere’de gösterdiği duyarlılığı Dürümlü’de göstermedi?
Cevap acıdır: Fail değişince vicdanın sesi de değişti.


Uludere’de kamusal öfke büyüdü. Bu, anlaşılabilir ve meşru bir tepkidir. Fakat Dürümlü’de aynı çevrelerin bir kısmı neden sessizliği tercih etti? Oysa kurban yine sivildi. Yine aileler dağıldı, evler yıkıldı, çocuklar yetim kaldı. O hâlde sormak gerekir: Kurbanın kimliği mi önemlidir, failin kimliği mi? Yoksa insan hayatı, her durumda aynı ahlaki değere mi sahiptir?
2010’lar da kendi sert iklimini taşıyordu. Uludere, sınır hattındaki gerilimlerin, istihbarat tartışmalarının ve devlet sorumluluğunun ağır biçimde konuşulması gereken bir sonucu olarak hafızaya kazındı. Dürümlü ise 2015-2016 hendek-barikat sürecinin, şehirleri ve köyleri terörün ateş hattına çeviren dalganın içinde yaşandı. Biri devlet aklının hatasını, diğeri örgüt şiddetinin acımasızlığını gösterdi. Fakat ikisinin de merkezinde masum insanların ölümü vardı.


Burada yapılması gereken şey bellidir: Uludere’yi konuşurken Dürümlü’yü unutmamak, Dürümlü’yü anlatırken Uludere’yi değersizleştirmemek. Madımak’a ağlarken Başbağlar’a susmamak, Başbağlar’ı sahiplenirken Madımak’ın acısını küçültmemek.
Çünkü acıların birbirine rakip yapılması, en başta ölenlere haksızlıktır.


Bir annenin feryadı, başka bir annenin feryadını eksiltmez. Bir çocuğun yetim kalması, başka bir çocuğun yetimliğini hükümsüz kılmaz. Masumun ölümü, faili kim olursa olsun, aynı ahlaki açıklıkla mahkûm edilmelidir. Devlet hata yaptığında sorumlularından hesap sorulmalı; terör örgütü sivil öldürdüğünde amasız karşı çıkılmalı; mezhepçi fanatizm can aldığında susulmamalı; ideolojik körlük hakikati perdelediğinde itiraz edilmelidir.


Fakat Türkiye’de çoğu zaman böyle olmuyor.
Birileri Madımak diyor ama Başbağlar’a susuyor. Birileri Başbağlar diyor ama Madımak’ı küçümsüyor. Birileri Uludere için adalet istiyor ama Dürümlü’yü görmezden geliyor. Birileri Dürümlü’yü anlatıyor ama Uludere’nin acısını duymak istemiyor. Böyle bir hafızadan ortak vicdan çıkmaz. Böyle bir vicdandan da sahici kardeşlik doğmaz.
Oysa bir toplumun olgunluğu, yalnızca kendi mağduriyetini anlatma gücüyle ölçülmez. Başkasının mağduriyetini de duyabilme kabiliyetiyle ölçülür. Kendi acısını anlatmak kolaydır; zor olan, ezberini bozan acı karşısında da insan kalabilmektir. Zor olan, ideolojik konfor alanından çıkıp “Bu da benim insanım” diyebilmektir.
İşte burada Türk kimliği meselesi önem kazanır.


Türkiye’nin ilacı, etnik patronaja dayanmayan, vatandaşlık temelli, kapsayıcı Türk kimliğidir. Bu kimlik bir ırk üstünlüğü iddiası değildir. Bir soy kibri değildir. Birilerini asıl, diğerlerini misafir gören dar bir anlayış hiç değildir. Türk kimliği, bu vatanı ortak kader bilen herkesin eşit ve asli aidiyetidir.
Doğru kurulduğunda Türk kimliği dışlamaz, toplar. İnkâr etmez, birleştirir. “Kökünü unut” demez; “kökün ne olursa olsun, bu ülkenin eşit sahibisin” der. Kürt’ü, Türk’ü, Zaza’yı, Arap’ı, Laz’ı, Çerkes’i, Boşnak’ı, Gürcü’yü aynı hukukta, aynı bayrak altında, aynı gelecek fikrinde buluşturur.


Fakat bu noktada bir gerçeği daha açıkça söylemek gerekir: Ortak Türk kimliği, sadece duygusal bir çağrı olarak kalırsa yetmez. Onun arkasında hukuk, adalet, eşit vatandaşlık ve dürüst hafıza olmak zorundadır. Çünkü kimlik, adaletle desteklenmediğinde sloganlaşır; adalet, ortak kimlikle desteklenmediğinde parçalanır. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, hem güçlü bir millet fikri hem de bu millet fikrini ayakta tutacak ahlaki ve hukuki zemindir.


Bir toplum düşünün; aynı bayrağın altında yaşıyor, aynı afetlerde yan yana enkaz kaldırıyor, aynı sınavlarda çocuklarının geleceği için kaygılanıyor, aynı pazarda hayat pahalılığından şikâyet ediyor, aynı hastanelerde şifa arıyor, aynı mezarlıklarda sevdiklerini toprağa veriyor. Fakat sıra acılara gelince herkes kendi mahallesine çekiliyor. İşte bu, sosyolojik olarak da siyasal olarak da sürdürülebilir bir durum değildir.


Çünkü ortak hayat, ortak acı ahlakı olmadan kurulamaz.
Madımak’ta ölen insanları sahiplenemeyen bir dil, mezhep gerilimini büyütür. Başbağlar’da katledilen sivilleri sahiplenemeyen bir dil, terörün vahşetini sıradanlaştırır. Uludere’de ölen vatandaşlar için hesap sorma cesareti gösteremeyen bir dil, devletin hukukla sınırlanması gerektiğini unutur. Dürümlü’de parçalanan siviller için ses çıkaramayan bir dil ise örgüt şiddetinin karşısında ahlaki omurgasını kaybeder.


O hâlde mesele şudur: Biz hangi acının sahibi olacağız?
Cevap açık olmalıdır: Hepsinin.
Çünkü Türk kimliği dediğimiz şey, yalnızca nüfus cüzdanındaki bir ibare değilse, yalnızca resmi törenlerde hatırlanan bir kelime değilse, yalnızca sloganlara sıkıştırılmış bir aidiyet değilse; o zaman bu kimlik, bu ülkenin bütün masumlarını aynı vicdanla sahiplenmek zorundadır. Türk kimliği, Madımak’ta yananın da, Başbağlar’da kurşuna dizilenin de, Uludere’de ölenin de, Dürümlü’de parçalananın da ortak adı olmalıdır.


Bu anlayışta kimsenin acısı inkâr edilmez. Kimsenin kimliği aşağılanmaz. Kimsenin ölümü politik pazarlık konusu yapılmaz. Devletin hatası örtülmez, terörün vahşeti aklanmaz, mezhepçi nefret mazur görülmez, ideolojik körlük meşrulaştırılmaz.
İşte güçlü millet fikri budur.
Çünkü ortak kimlik zayıfladığında, ortak yas da zayıflar. Ortak yas zayıfladığında, acılar mahallelere bölünür. Acılar mahallelere bölündüğünde adalet fikri parçalanır. Herkes kendi ölüsünü kutsar, başkasının ölüsünü tartışmaya açar. Herkes kendi mağduriyetini tarihsel hakikat sayar, başkasının mağduriyetini propaganda olarak görür.
Bu ülkenin buna tahammülü yoktur.


Türk kimliği, bu nedenle yalnızca siyasi bir kavram değildir; ortak vicdanın zemini olmak zorundadır. Bu kimlik, devletin hatasını da terörün vahşetini de mezhepçi fanatizmi de ideolojik körlüğü de aynı açıklıkla mahkûm edebilecek bir üst bilinç üretmelidir. Çünkü millet olmak, yalnızca aynı coğrafyada yaşamak değildir. Millet olmak, aynı acının karşısında aynı insanlık duygusuyla durabilmektir.


Ortak kimlik, ortak sorumluluk demektir. Bu ülkede yaşayan herkesin acısını kendi acısı sayabilmek demektir. Bir köy yakıldığında da, bir otel ateşe verildiğinde de, bir sınır hattında siviller öldüğünde de, bir mezrada insanlar parçalandığında da aynı ahlaki refleksi gösterebilmek demektir. İşte millet bilinci, tam da bu refleksin adıdır.
Madımak bizimdir. Başbağlar bizimdir. Uludere bizimdir. Dürümlü bizimdir.
Bu “bizimdir” cümlesi, failleri aklamak için değil; mağdurları ortak vicdana emanet etmek için kurulmalıdır. Madımak’ta yanan can da bizim insanımızdır. Başbağlar’da kurşuna dizilen köylü de bizim insanımızdır. Uludere’de ölen genç de bizim insanımızdır. Dürümlü’de parçalanan sivil de bizim insanımızdır.


Bir millet yalnız zaferlerini ortaklaştırarak millet olmaz. Acılarını da ortaklaştırabildiği ölçüde millet olur. Eğer bir toplum başkasının ölüsüne kendi ölüsü kadar hürmet edemiyorsa, orada kardeşlik sözü eksik kalır.
Bugün Türkiye’nin önünde duran en büyük meselelerden biri, hafızanın parçalanmasıdır. Hafızası parçalanan toplumların geleceği de parçalanır. Çünkü ortak geçmiş duygusu zayıfladığında, ortak gelecek fikri de zayıflar. İnsanlar aynı ülkede yaşar ama aynı kaderin ortakları olduklarına inanmaz hâle gelirler. Bu ise sadece siyasi bir sorun değil, millet hayatı bakımından derin bir kırılmadır.


Bu yüzden Türk kimliği, etnik patronajdan arındırılmış bir üst kimlik olarak yeniden ve güçlü biçimde savunulmalıdır. Bu savunma, kimseyi dışarıda bırakmak için değil; herkesi aynı vatan fikrinde buluşturmak için yapılmalıdır. Türk kimliği, bir köken dayatması değil, bir kader ortaklığıdır. Bir soy iddiası değil, bir vatandaşlık ahlakıdır. Bir tahakküm dili değil, ortak evin adıdır.
Bu ortak evde herkesin yeri vardır. Ama bu evin bir de ortak ahlakı olmalıdır. O ahlak şudur: Masumun ölümü karşısında susulmaz. Fail kim olursa olsun, mağdur kim olursa olsun, acı hangi mahalleden gelirse gelsin, insan hayatı aynı ciddiyetle savunulur.


Eğer bunu başaramazsak, Türkiye’de her olay kendi mahallesinin yasına dönüşür. Yaslar ayrışır, anmalar ayrışır, öfkeler ayrışır, adalet talepleri ayrışır. Sonunda millet aynı acı karşısında bile ortak cümle kuramaz hâle gelir. İşte asıl tehlike budur.
Oysa bizim kurmamız gereken cümle bellidir:
Madımak’ı unutmuyoruz, çünkü insan yanmıştır.
Başbağlar’ı unutmuyoruz, çünkü sivil katledilmiştir.
Uludere’yi unutmuyoruz, çünkü devletin sorumluluğu vardır.
Dürümlü’yü unutmuyoruz, çünkü terör masumu parçalamıştır.
Bu dört cümleyi aynı anda kuramayan bir vicdan eksiktir. Bu dört acıyı aynı ahlaki zeminde sahiplenemeyen bir siyaset sakattır. Bu dört yaranın birini görüp diğerini görmeyen bir aydın tavrı ise hakikatle değil, mahalle sadakatiyle hareket ediyordur.
Türkiye’nin artık mahalle sadakatinden millet sadakatine geçmesi gerekir.


Millet sadakati, kendi tarafını her şartta aklamak değildir. Millet sadakati, bu ülkenin bütün masumlarına karşı sorumluluk duymaktır. Bazen devlete hesap sormaktır, bazen teröre karşı amasız durmaktır, bazen kendi mahallesinin suskunluğunu yüzüne vurmaktır, bazen de kalabalıkların hoşuna gitmeyen hakikati söylemektir.
Çünkü hakikat, alkışa göre değişmez.


Bugün bize lazım olan şey, acıları politik kullanışlılıklarına göre tasnif eden bir dil değil; acıları insanlık değerine göre sahiplenen bir vicdandır. İşte bu vicdanın siyasal ve tarihsel adı, kapsayıcı Türk kimliğidir. Bu kimlik güçlü olursa, kimse kendi acısıyla yalnız kalmaz. Bu kimlik zayıflarsa, herkes kendi ölüsünü kendi mahallesinde taşımaya mahkûm olur.
Benim yıllar önce yazdığım o cümle, bugün hâlâ bu yüzden anlamlıdır. Çünkü o cümle bir tarafgirlik çağrısı değil, tarafgirliğin vicdanı nasıl zehirlediğine dair bir itirazdır. O cümle “birini unutalım” demiyor; “hepsini aynı ahlakla hatırlayalım” diyor. O cümle “bir acıyı diğerine karşı kullanalım” demiyor; “acıların siyasallaştırılmasına karşı ortak bir insanlık zemini kuralım” diyor.
Türkiye bunu başarmak zorundadır.
Çünkü başka türlü ne kardeşlik sahici olur ne adalet kalıcı olur ne de millet fikri güçlü kalır. Ortak kimlik, ortak vicdanla beslenmediği sürece kuru bir kavramdır. Ortak vicdan, ortak kimlikle birleşmediği sürece dağınık bir hassasiyettir. Bize ikisi birlikte lazımdır: Hem adalet hem aidiyet. Hem hafıza hem kardeşlik. Hem hukuk hem millet şuuru.
Sonuç olarak Türkiye’nin meselesi sadece yaşanan katliamlar değildir; bu katliamları nasıl hatırladığıdır. Hafızamız parçalıysa, geleceğimiz de parçalı olur. Vicdanımız seçiciyse, adaletimiz de eksik kalır. Eğer acılarımız mahallelere bölünmüşse, millet oluşumuz da yaralıdır.


Bu yüzden çare, seçici hafızadan çıkıp ortak Türk kimliğinde buluşmaktır. Türk kimliği etnik bir üstünlük değil, ortak vatandaşlık onuru olmalıdır. Bir baskı dili değil, kardeşlik hukuku olmalıdır. Bir slogan değil, adaletli yaşama iradesi olmalıdır.
Türkiye, Madımak ile Başbağlar’ı, Uludere ile Dürümlü’yü amasız ve fakatsız aynı insani sesle sahiplenebildiği gün, gerçek anlamda ortak vicdana yaklaşacaktır.


Bu ülkenin geleceği, acıları seçerek hatırlayanların değil; bütün masumları aynı vicdanla sahiplenenlerin omuzlarında yükselecektir. Madımak’ı da Başbağlar’ı da, Uludere’yi de Dürümlü’yü de ortak hafızaya yazabildiğimiz gün, yalnız geçmişle yüzleşmiş olmayacağız; geleceğe de daha sağlam bir millet fikri bırakacağız.
Çünkü bizi ayakta tutacak olan şey, birbirimizin kimliğini silmek değil; birbirimizin acısını sahiplenerek aynı millet fikrinde buluşmaktır. Türk kimliği dediğimiz şey de en nihayetinde şudur: Aynı vatanın evlatlarını, aynı kaderin insanları olarak görebilme iradesi.


Ve Türkiye’nin bugün en çok ihtiyacı olan şey de tam olarak budur: Etnik patronajdan arınmış, herkesi ortak kaderde buluşturan, adil ve kapsayıcı Türk kimliği.

Yorumlar

  • O
    Oguz Türkmen

    Bak güzel Kardesim , iyi dersin, hos dersin lakin ici bos dersin. Bak Ben bir Tükroglu Türküm ve ömrünü Zaza Kardeslerine Askerde bir cok kez catismada Zaza Kardeslerine borclu oldugunda Zaza Kardeslerine vicdani ve insani minnet duygusu ile Zaza Kardeslerine sahip cikmaya adamis bir insanim, Zaza Kardeslerimizi asala, pkk, mossad eli ile Dveletimizi yönetimi verilmis olan serefsiz sürüleri zorla gerek milli egitim, gerek trt kurdi de nasil zorla kürtlestirmeye calistiklari görüyoruz. Ve ne ilginctirki bu namusuzlar ZazaKardeslerimize duydujlari kininn kuyruk acilarinin sebebi Zaza Kardeslerimizle tek yürek olmamiz. tür serefsizlerle Zaza Kardeslerimizi Bizlerden ayirmaya ve ezmeye calisiyorlar.

    3 Temmuz 2026

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan YAZ TEMİZLİĞİ, KİTAPLIK TOZU VE MİLLET AKLI
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan TÜRK’ÜN KADERİ, BAŞKASININ HARİTASINA SIĞMAZ
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan VEFADAN HAFIZAYA, HAFIZADAN HAKİKATE: KARAKOLDAKİ KASETTEN DEVLET AKLINA GERÇEK EN İYİ PROPAGANDADIR
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan SARAYIN GÖLGESİNDE UNUTULAN TÜRK: YEMEN’DEN FİLİSTİN’E, HİLAFETTEN CUMHURİYET’E KANLA YAZILAN HAKİKAT
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan TÜRKÇÜLÜK: HAFIZASINI KAYBETMEK İSTEMEYEN BİR MİLLETİN SON SÖZÜ
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan BİR GECEDE CAHİL KALMADIK; ASIRLARCA OKUTULMADIK
Yazarlarımız
Ajans News