Geçenlerde yaz temizliği yaparken kitaplığımı düzenliyordum. Rafların arasında unutulmuş kitaplara, sararmış sayfalara, yılların sessizce üzerine çöktüğü ciltlere bakarken gözüm Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” kitabına çarptı. Bazı kitaplar vardır; yalnızca rafta durmaz, insanın zihninde de eski ve ağır bir kapı aralar. Akçura’nın kitabı da böyledir; elinize aldığınız anda sizi sadece Osmanlı’nın son dönemine değil, bugünün Türkiye’sine de götürür.
Rivayet odur ki, İbni Hazm’ın vefatı eşine iletilince “kitapları kaldırsın, cenazesini” demiş.
Ondan olsa gerek, kitaplığın temizliği bize kaldı.
Fakat bu temizlik yalnızca rafların tozunu almak değildir. Asıl mesele, zihnimizde biriken tarih dışı ezberleri, başkalarının bize giydirdiği kimlik kalıplarını, millî hafızamıza çöken pası ve bu milleti kendi tarihinden utandırmaya çalışan anlayışları temizlemektir. Çünkü bazen kitaplık temizlemek, insanı elektrik süpürgesinden çok tarih felsefesine yaklaştırır. Ben toz alacağımı sanıyordum; Yusuf Akçura raftan çıktı, “Buyurun, Osmanlıcılık mı, İslamcılık mı, Türkçülük mü?” diye önüme üç kapı açtı. Bez elimde kaldı, mesele memleket meselesine döndü.
Ben kitaplığımı temizlerken bile tarihten kaçamıyorum. Rafın bir köşesinden Akçura bakıyor, öbür köşesinden Gökalp ses veriyor, İnalcık “kurum olmadan devlet olmaz” diye uyarıyor, Ortaylı ise sanki “tarih bilmeden konuşmayın cahiller” der gibi duruyor. Böyle bir kitaplık karşısında insanın yapacağı tek şey kalıyor: Tozu alıp geçmek değil, okuyup anlamak.
Yusuf Akçura’nın 1904’te kaleme aldığı “Üç Tarz-ı Siyaset”, Osmanlı’nın son dönemine ait sıradan bir fikir metni değildir. Bu eser, çökmekte olan bir imparatorluğun önüne konmuş sert bir tarih aynasıdır. Akçura, Osmanlıcılığı, İslamcılığı ve Türkçülüğü tartışırken aslında tek bir temel sorunun peşindeydi:
Bu devlet hangi fikirle yaşayabilir?
Bu soru yalnızca 1904’ün sorusu değildir. Bu soru, Balkan bozgunlarının, Mondros’un, Sevr’in, Millî Mücadele’nin, Cumhuriyet’in ve bugünün Türkiye’sinin de sorusudur. Çünkü devletlerin hayatında bazı meseleler vardır ki bir kere tartışılıp rafa kaldırılmaz. Her kuşak o soruyla yeniden karşılaşır. Her nesil kendi cevabını vermek zorunda kalır.
Osmanlı’nın son yüzyılı, bizim tarihimizin en acı ama en öğretici dershanesidir. İmparatorluk yalnızca toprak kaybetmedi; zaman kaybetti, yön kaybetti, fikir kaybetti. Avrupa’da milliyetçilik yükselirken, sanayi devrimi devletleri yeniden biçimlendirirken, ordular modernleşirken, maliye ve teknoloji güç dengelerini değiştirirken Osmanlı hem yenileşmeye hem dağılmamaya çalıştı. Bu kolay bir imtihan değildi.
Akçura’nın fark ettiği hakikat tam da buydu. Osmanlıcılık, imparatorluğun bütün unsurlarını ortak bir vatandaşlık fikri etrafında tutmak istiyordu. Kâğıt üzerinde zarifti, kulağa hoş geliyordu. Fakat tarih, iyi niyet dilekçesiyle yürümüyor. Balkanlarda Sırp, Bulgar, Yunan milliyetçilikleri yükselirken; Avrupa devletleri bu hareketleri kendi çıkarları için desteklerken; gayrimüslim unsurlar Osmanlı üst kimliğinden çok kendi millî devletlerine yönelirken Osmanlıcılığın zemini daralıyordu.
İslamcılık ise Müslüman unsurları hilafet ve dinî birlik etrafında toplama arayışıydı. Güçlü bir duyguya dayanıyordu. Fakat modern siyaset çağında yalnızca dinî aidiyet, siyasal sadakati tek başına taşımaya yetmedi. Arap coğrafyasında yerel milliyetçiliklerin yükselişi, emperyal güçlerin bölgeyi kendi hesaplarına göre biçimlendirmesi ve merkezî otoritenin zayıflaması, bu siyasetin de sınırlarını gösterdi.
Geriye devleti taşıyabilecek en sağlam tarihî unsur kaldı: Türk milleti.
Akçura’nın Türkçülüğü, kuru bir slogan değil, tarihî bir zorunluluktur. Bir imparatorluk dağılırken enkazın altında kalmamak için bulunan siyasal omurgadır. Millet fikri olmadan Millî Mücadele olmazdı. Millî Mücadele olmadan Cumhuriyet olmazdı. Cumhuriyet olmadan da bu coğrafyada bağımsız Türk devleti fikri yaşayamazdı.
Burada Ziya Gökalp’i anmadan Akçura’yı tamamlamak mümkün değildir. Akçura siyasal gerçekliği gösterdi; Gökalp bu gerçekliğe kültürel ve sosyolojik ruh verdi. Gökalp’in “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” düşüncesi, Türk milletinin üç ana damarını birleştirir: millî kimlik, tarihî-manevî hafıza ve çağdaşlaşma iradesi.
Gökalp’in milliyetçiliği dar, kaba ve dışlayıcı bir anlayış değildir. O, milleti yalnızca kan bağıyla açıklamaz; dil, kültür, terbiye, ülkü ve ortak tarih bilinciyle açıklar. Yani onun milliyetçiliği bir kavga dili değil, bir inşa fikridir. Millet inşa edilecek, devlet güçlendirilecek, eğitim millî ruhla kurulacak, kültür diri tutulacak, fakat çağın ilmi ve tekniği de alınacaktır.
Bugünün Türkiye’sinde Gökalp’in bu dengesi hâlâ hayati önemdedir. Çünkü önümüzde iki büyük yanlış duruyor. Birincisi, çağdaşlaşmayı kendi köklerinden utanmak sanan köksüz taklitçilik. İkincisi, milliyetçiliği yalnızca öfke, slogan ve hamaset düzeyine indiren sığlık. Oysa gerçek milliyetçilik ne aşağılık kompleksidir ne kuru böbürlenmedir. Gerçek milliyetçilik; diline, tarihine, devletine, hukukuna, ekonomine, eğitimine, kültürüne ve geleceğine sahip çıkma iradesidir.
Bugün milliyetçilik, sosyal medyada üç bayrak emojisi koyup sonra Türkçeyi lime lime etmek değildir. “Vatan millet Sakarya” yazıp arkasından “herkez”, “yanlız”, “deyil” diye devam ediyorsak, önce dil cephesinde seferberlik gerekir. Çünkü dil giderse hafıza gider; hafıza giderse millet fikri de eski bir WhatsApp mesajı gibi unutulup kalır.
Prof. Dr. Halil İnalcık’ın tarihçiliği de burada bize ciddi bir ders verir. İnalcık, Osmanlı’yı masal gibi değil, kurumlarıyla anlattı. Fetihleri anlattı ama fetihte kalmadı. Tımar sistemini, vergi düzenini, hukuk yapısını, merkezî otoriteyi, bürokrasiyi, maliyeyi ve toplumsal yapıyı gösterdi. Onun tarihçiliğinden çıkarılacak temel ders açıktır:
Devlet, kurum demektir.
Geçtiğimiz hafta merkez ilçelerimizden birinde, bir konu vesilesiyle İlçe Jandarma Komutanımızın çay davetine icabet ettiğimde de bu hakikati bir kez daha müşahede ettim. Kendisinde gördüğüm devlet terbiyesi, kurum ciddiyeti ve millete hizmet anlayışı, bütün olumsuzluklara rağmen ümidimi diri tuttu. Çünkü devlet fikri yalnızca merkezde kurulan büyük cümlelerle değil; taşrada görevini vakar, sorumluluk ve sadakatle yapan insanların duruşuyla da ayakta kalır. Kurumuna bağlı, milletinin huzurunu önceleyen ve kamu düzenini devlet aklıyla temsil eden bu anlayış oldukça ben hâlâ ümidimi kaybetmiş değilim.
Kurumları zayıflayan devlet, en parlak hatıralarla bile ayakta kalamaz. Hukuku aşınan devlet, gücünü sürdüremez. Maliyesi çöken devlet, bağımsızlığını koruyamaz. Eğitimi savrulan millet, geleceğini kuramaz. Hafızası kırılan toplum, kendine ait bir yol çizemez.
Bu yüzden milliyetçilik yalnızca “biz kimiz?” sorusunun cevabı değildir. Aynı zamanda “nasıl yaşayacağız?” sorusunun da cevabıdır. Milliyetçilik, milletin tarihî varlığını güçlü devlet kurumlarıyla geleceğe taşıma siyasetidir. Sadece geçmişe dönüp bakmak değil; bugünü tanzim etmek, yarını kurmaktır.
Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın üzerinde durduğu tarihî süreklilik de burada devreye girer. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, basit bir kopuş değildir. Cumhuriyet, Osmanlı’nın inkârı değil; Osmanlı’nın son yüzyılındaki büyük çözülmeden çıkarılmış en ciddi devlet cevabıdır. Cumhuriyet’i Osmanlı’ya, Osmanlı’yı Cumhuriyet’e düşman etmek tarihçilik değil, hafıza yoksulluğudur.
Bir kesim Osmanlı’yı Cumhuriyet’e karşı, bir kesim Cumhuriyet’i Osmanlı’ya karşı kullanıyor. Sanki tarih değil de aile içi miras kavgası izliyoruz. Oysa Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet aynı tarihî yürüyüşün farklı duraklarıdır. Tarihi böyle birbirine düşman etmek, dedeyle torunu aynı sofrada kavga ettirmeye benzer. Ortada miras var ama mirasın ne olduğunu anlamadan kavga ediyoruz.
Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgi, Türk milletinin devlet kurma kabiliyetinin tarihidir. Bu millet yalnızca savaş meydanlarında var olmadı; teşkilat kurdu, hukuk üretti, şehir inşa etti, ordu kurdu, eğitim düzeni kurdu, diplomasi yürüttü, medeniyet taşıdı. Türk tarihini yalnızca kılıçla açıklayan da eksik okur, yalnızca kültürle açıklayan da. Bu tarih, kılıçla kalemin, devletle milletin, akılla inancın, gelenekle yenilenmenin birlikte yürüdüğü uzun bir tarihtir.
Bugün Türkiye’nin meselelerini de bu tarihî perspektifle okumak gerekir. Çünkü günümüz Türkiye’sinin sorunları yalnızca ekonomik, diplomatik veya güvenlik başlıklarından ibaret değildir. Asıl mesele, bu başlıkların arkasındaki büyük kimlik ve yön meselesidir. Türkiye kendini nasıl tanımlayacak? Hangi hafızaya yaslanacak? Hangi ortak gelecek fikri etrafında birleşecek? Devlet aklını hangi tarihî zeminin üzerine kuracak?
Bugün dünyada millî devlet fikrinin bittiğini söyleyenler ya gerçeği görmüyor ya da bize başka bir gerçek pazarlıyor. Dünyanın hiçbir büyük gücü kendi millî çıkarından vazgeçmiş değildir. Amerika kendi çıkarını koruyunca “strateji” oluyor. Rusya yapınca “devlet aklı” oluyor. Çin yapınca “medeniyet vizyonu” oluyor. Avrupa devletleri sınır, göç, ekonomi, enerji ve kültür meselelerinde kendi çıkarlarını savununca “rasyonel politika” deniyor. Ama Türkiye kendi millî menfaatinden söz edince birileri hemen telaşa kapılıyor: “Aman milliyetçilik yükseliyor!”
Ne hikmetse herkesin millî çıkarı makbul, Türk milletinin millî çıkarı fazla geliyor.
Bu çifte standardı görmek için büyük teorilere gerek yoktur; biraz tarih bilmek yeterlidir. Tanzimat’tan Meşrutiyet’e, Balkan Savaşları’ndan Mondros’a, Sevr’den Millî Mücadele’ye kadar bu coğrafyada iyi niyetin tek başına yetmediğini gördük. Devleti olmayanın hukukunun da olmadığını gördük. Ordusu dağıtılanın diplomaside ciddiye alınmadığını gördük. Ekonomik bağımsızlığı olmayanın siyasi bağımsızlığının kırılganlaştığını gördük. Millî hafızası zayıflayan toplumların başkalarının projelerine açık hâle geldiğini gördük.
Bugün Türkiye’nin etrafındaki coğrafyaya bakmak yeterlidir. Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz, Doğu Akdeniz, Suriye, Irak ve bütün Orta Doğu hattı bize aynı şeyi söylüyor: Bu coğrafyada zayıflık yalnızca zayıflık değildir; davetiyedir. Başkalarının müdahalesine, başkalarının hesabına, başkalarının haritasına davetiyedir.
Bu nedenle milliyetçilik Türkiye için lüks bir fikir değildir. Bir güvenlik doktrinidir. Bir egemenlik şuurudur. Bir tarihî zorunluluktur. Fakat milliyetçiliği doğru anlamak gerekir. Milliyetçilik kimseye düşmanlık değildir; kendi milletine sadakattir. Milliyetçilik farklılıkları yok saymak değildir; ortak vatan ve ortak devlet fikrini üstün tutmaktır. Milliyetçilik geçmişe kapanmak değildir; kendi köklerin üzerinde geleceğe yürümektir.
Bugün Türkiye’de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey de budur: Kendi tarihinden utanmayan, kendi devletini küçümsemeyen, kendi milletini hor görmeyen, ama dünyayı da dikkatle okuyan yüksek bir millî akıl.
Bu millî akıl, eğitimde tarih bilincini güçlendirmelidir. Çünkü tarihini bilmeyen gençlik, sosyal medyanın rüzgârıyla savrulur. Dilini korumalıdır. Çünkü dil yalnızca iletişim aracı değil, milletin hafıza evidir. Kültürünü yaşatmalıdır. Çünkü kültür zayıflarsa millet, tüketici kalabalığa dönüşür. Hukuku sağlam tutmalıdır. Çünkü adalet duygusu kırılan toplumda millî birlik de yara alır. Ekonomiyi üretim, teknoloji ve bağımsızlık ekseninde kurmalıdır. Çünkü bağımsızlık yalnızca bayrakla değil, üretim gücüyle de korunur.
Memlekette herkesin tarih hakkında fikri var ama çoğunun tarih bilgisi, dizinin son bölüm özeti kadar. İki sahne, üç kostüm, bir de dramatik müzik… Sonra hüküm hazır: “Osmanlı şöyleydi, Cumhuriyet böyleydi.” Oysa tarih, fragman izleyerek anlaşılacak bir şey değildir. Akçura’yı, Gökalp’i, İnalcık’ı, Ortaylı’yı okumadan büyük hükümler kurmak, yemek tarifine bakmadan baklava açmaya benzer; sonunda ortaya çıkan şey tatlı mı olur, hamur kazası mı olur bilinmez.
Bugün terörü meşrulaştıran dilin, etnik ayrışmayı siyaset diye pazarlayan söylemlerin, millî kimliği aşağılayan yarı aydın tavırların ve Türkiye’nin devlet refleksini sürekli tartışmalı hâle getirmeye çalışan çevrelerin ne yaptığını iyi görmek gerekir. Elbette fikir tartışılır. Elbette devlet eleştirilir. Elbette tarih konuşulur. Fakat bir milletin varlık zeminini hedef almak başka bir şeydir.
Terörü romantikleştirmek fikir özgürlüğü değildir. Devletin birliğini hedef alan yapıları masumlaştırmak demokrasi değildir. Türk tarihini küçümsemek bilim değildir. Cumhuriyet’in kurucu aklını itibarsızlaştırmak özgür düşünce değildir. Millî kimliği sürekli problem gibi sunmak çağdaşlık değildir.
Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset”i işte bugün bu yüzden yeniden okunmalıdır. Çünkü o metin bize yalnızca geçmişi anlatmaz; yöntem öğretir. Duyguyla değil, gerçeklikle düşünmeyi öğretir. Devletin hangi fikirle yaşayabileceğini sorgulamayı öğretir. Tarihin sert aktığını, iyi niyetle ayakta kalınamayacağını, millet fikri olmadan devletin tutunamayacağını gösterir.
Gökalp bize milliyetçiliğin kültürsüz olmayacağını öğretir. İnalcık bize milliyetçiliğin kurumsuz olmayacağını öğretir. Ortaylı bize milliyetçiliğin hafızasız olmayacağını öğretir. Akçura ise milliyetçiliğin siyasetsiz ve devletsiz kalamayacağını öğretir.
Bu dört çizgi birleştiğinde ortaya çıkan hakikat açıktır:
Türk milliyetçiliği, yalnızca bir duygu değil; tarihî bir devlet aklıdır.
Bu akıl, Malazgirt’ten beri bu topraklarda var olma iradesidir. Selçuklu’nun teşkilatında, Osmanlı’nın cihan devleti tecrübesinde, Millî Mücadele’nin direnişinde, Cumhuriyet’in kuruluşunda ve bugünkü Türkiye’nin bağımsızlık arayışında aynı damar akar. Bu damar koparsa yalnızca geçmişle bağımız kopmaz; geleceğimiz de zayıflar.
Bugünün Türkiye’sinde milliyetçiliği yeniden derinleştirmek zorundayız. Onu sadece sloganların, miting meydanlarının ve anlık öfkelerin konusu olmaktan çıkarmalıyız. Milliyetçiliği okulda, üniversitede, bilimde, sanayide, teknolojide, diplomaside, hukukta, şehircilikte, kültürde ve ahlakta yeniden kurmalıyız.
Çünkü milliyetçilik sadece bayrak sallamak değildir; bayrağın dalgalanacağı devleti güçlü tutmaktır.
Milliyetçilik sadece marş söylemek değildir; o marşın temsil ettiği egemenliği korumaktır.
Milliyetçilik sadece geçmişle övünmek değildir; geleceği kuracak kadroları yetiştirmektir.
Milliyetçilik sadece “biz büyük milletiz” demek değildir; büyük millet olmanın sorumluluğunu taşımaktır.
Yaz temizliğinde kitaplığımın tozunu alırken Yusuf Akçura’nın kitabına rastlamak bana şunu bir kez daha hatırlattı: Bazı kitaplar eskimez. Çünkü bazı meseleler kapanmaz. Devlet, millet, kimlik, tarih, egemenlik ve hafıza meselesi bu topraklarda hiçbir zaman sıradan başlıklar değildir.
Anlaşılan kitaplık temizliği sandığımız iş, memleketin fikir temizliğine döndü. Toz beziyle başladık, Akçura’yla devam ettik, Gökalp’le kültüre girdik, İnalcık’la devlete geldik, Ortaylı’yla tarihî sürekliliğe bağladık. Demek ki bazı temizlikler elektrik süpürgesiyle değil, kitapla yapılır.
Yusuf Akçura’nın yüz yıl önce sorduğu soru hâlâ masadadır:
Bu devlet hangi siyaset tarzıyla yaşayacak?
Cevap, tarihin içinden geliyor:
Bu devlet, ancak kendi milletine yaslanarak yaşar. Kendi tarihî hafızasına sahip çıkarak yaşar. Kendi devlet aklını diri tutarak yaşar. Ortak vatan, ortak bayrak, ortak dil, ortak kader ve ortak gelecek iradesiyle yaşar.
Bunun dışındaki her yol denenmiş, tükenmiş ve çökmüştür. Tarih hükmünü vermiştir. Şimdi mesele, o hükmü anlayacak kadar akıllı, taşıyacak kadar cesur ve savunacak kadar kararlı olmaktır.
Bu karanlıktan aydınlığa çıkmak için okuyacağız, okutacağız. Başka yolu yok.
Yorum Yap