Son Dakika !
--:--:--
Muhittin Çaçan

VEFADAN HAFIZAYA, HAFIZADAN HAKİKATE: KARAKOLDAKİ KASETTEN DEVLET AKLINA GERÇEK EN İYİ PROPAGANDADIR

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!


Bu yazıya doğrudan kitapla değil, bir vefa kapısıyla başlamak isterim. Kıymetli Emekli Albay Mustafa Önsel Komutanımın aziz evladı İstemihan Manas Önsel’in vefat yıl dönümü programına gönderdiğim bir mesaj, beni kıymetli bir tanışıklığın eşiğine taşıdı. Sayın Mustafa Önsel Komutanım, sağ olsun, o mesajımı programda okuma inceliğini göstermiş. Program sonrasında ise kıymetli Emekli Albay Alican TÜRK Komutanım ile telefonda görüşme bahtiyarlığına eriştim.


Sohbetimizin daha ilk anlarında, kıymetli Alican TÜRK Komutanımın merhum validelerinin Diyarbakırlı olduğunu öğrenince mesele sıradan bir tanışıklık olmaktan çıktı; söz, hemşehriliğin sıcaklığına, vefanın derinliğine ve bu coğrafyanın insanı birbirine bağlayan görünmez kader çizgisine dönüştü.

Çünkü bazı tanışıklıklar vardır ki sadece iki insanın konuşmasıyla başlamaz; geçmişin hatırası, annelerin duası, memleketin kokusu ve ortak acıların yoğurduğu kadim bir yakınlıkla derinleşir. İşte o anda, telefonun iki ucunda yalnızca iki kişi değil; Diyarbakır’ın, Anadolu’nun vefası, hatırası ve insanı birbirine emanet eden o ince ruhu konuşuyordu.
Rahmetli valideleri; vakarını tevazuyla, asaleti merhametle, anneliği ise dua, sabır, emek ve fedakârlıkla yoğurmuş müstesna bir Anadolu hanımefendisi.

Çünkü öyle anneler vardır ki hayatları büyük cümlelerle değil, sessiz fedakârlıklarıyla, evlatlarının karakterinde bıraktıkları izlerle ve arkalarından edilen hayır dualarıyla anlatılır. Onlar, bir evin yalnızca annesi değil; o evin duası, bereketi, sükûneti ve manevi direğidir. Merhum valideleri de ardında yalnızca güzel hatıralar değil; ahlakıyla, duruşuyla, vatan ve millet sevgisiyle örnek olmuş hayırlı evlatlar bırakan kıymetli bir anne olarak hayırla yâd edilmeyi fazlasıyla hak ediyor.


Diyarbakır’a, oradan da evlatlarının şahsiyetinde bu aziz millete uzanan hatırası, sohbetimize bambaşka bir anlam kattı. Onun yetiştirdiği evlatlarda görülen vefa, nezaket, devlet terbiyesi ve millet sevdası; aslında bir annenin sessiz emeğinin, duasının ve karakter inşasındaki derin payının en güzel şahididir. Bu nedenle merhum validelerinin aziz hatırası, aramızdaki muhabbeti sadece hemşehrilik bağıyla değil; anne duasının, memleket sevgisinin ve vefanın birleştirici gücüyle daha anlamlı, daha içten ve daha köklü bir zemine taşıdı.


Makamı âli olsun; Yüce Rabbim kendisini rahmetiyle kuşatsın, kabri pürnur, mekânı cennet olsun. Ardında bıraktığı güzel isim, hayırlı evlatlar ve dua ile anılan hatırası daim olsun.
Sayın Mustafa Önsel Komutanıma dönecek olursam, yalnız askerî kimliğiyle değil; evlat acısını vakar içinde taşıyan, hatırayı bir ahlak ve duruş meselesine dönüştüren müstesna bir şahsiyettir. İstemihan Manas Önsel’in aziz hatırası da yalnız bir ailenin mahrem acısı değildir; vefa bilen herkesin yüreğinde karşılığı olan temiz, hüzünlü ve onurlu bir emanettir. İnsan bazı isimleri yalnız anmaz; onların ardından susar, düşünür ve içinden daha düzgün bir insan olma borcu geçirir.


İşte sayın Alican Türk Komutanım ile tanışmamız da böyle bir vefa ikliminde gerçekleşti. Bir evlat hatırasının açtığı kapı, beni bu kez başka bir hafıza defterine; devletin, milletin, Güneydoğu’nun, şehitlerin, gazilerin, bölge insanının, yaralı hatıraların ve hakikatin ağır yükünü taşıyan bir kitaba götürdü.


Bu yüzden sayın Alican Türk Komutanımın imzalayarak gönderdiği eserleri yalnızca kitap olarak görmedim. Onları, bir komutanın tanıklığı, bir askerin vicdanı, bir sosyoloğun dikkati ve bu ülkenin kanla, acıyla, sabırla yoğrulmuş hafızasına düşülmüş bir not olarak okudum.


Sayın Emekli Albay Alican TÜRK Komutanıma, birbirinden kıymetli eserlerini imzalayarak tarafıma gönderme nezaketinde bulunduğu için gönülden teşekkür ediyorum. Bu teşekkür, sıradan bir kitap hediyesi karşısında söylenmiş nezaket cümlesi değildir. Çünkü bazı kitaplar kütüphaneye konmaz; insanın hafızasına konur. Bazı kitaplar okunup bitmez; insanın içinde dolaşmaya devam eder. Bazı kitaplar da vardır ki anlattıkları kadar sustuklarıyla, yazdıkları kadar satır aralarına bıraktıklarıyla konuşur.


Sayın Alican Türk Komutanımın kitabı bende böyle bir tesir bıraktı. Bu kitabı okurken yalnız PKK’yı, terörü, faili meçhul tartışmalarını, güvenlik politikalarını, psikolojik harekâtı ya da devletin bölgedeki mücadelesini düşünmedim. Daha derinde başka bir şey gördüm: Bu kitap, aslında komutanımın farkında olarak yazdığı kadar, farkında olmadan ele verdiği bir Türkiye hikâyesidir.


Kitabın kalbine yerleşen cümle şudur:
Gerçek en iyi propagandadır.
Bu cümle ilk bakışta bir psikolojik harekât ilkesi gibi duruyor. Sanki devletin terörle mücadelede kullanması gereken doğru iletişim dilini anlatıyor. Fakat biraz daha derine inince görüyorsunuz ki bu söz yalnızca propaganda teorisine ait değildir. Bu söz, aynı zamanda devlet-millet ilişkisinin, Türk-Kürt kardeşliğinin, bölge sosyolojisinin, yakın tarihimizin ve hafıza savaşımızın en sert ama en gerekli cümlelerinden biridir.


Çünkü bu coğrafyada gerçek, hiçbir zaman sadece gerçek olarak kalmadı. Gerçek kimi zaman susturuldu, kimi zaman çarpıtıldı, kimi zaman geç anlatıldı, kimi zaman da yanlış ağızlardan çıktığı için etkisini kaybetti. Dağda kurşun sıkılırken şehirde kelimeler yaralandı. Şiddet dili, acıları kendi siyasal hesabına katmaya çalıştı. Devlet şehit verdi, fakat şehidinin hikâyesini çoğu zaman dünyaya anlatmakta geç kaldı. Bölge insanı hem şiddetin hem de güvensizliğin ağır havası altında yaşadı. Devletin dili ise zaman zaman onun kalbine ulaşmakta yetersiz kaldı.


İşte bu kitabın değeri burada başlıyor.
Sayın Alican Türk Komutanım, terörü yalnızca silahlı bir tehdit olarak okumuyor. Onu bir anlatı savaşı, bir algı düzeni, bir psikolojik harp ve bir toplumsal çözülme meselesi olarak görüyor. Bu bakımdan kitap, sıradan bir asker hatıratı değildir. Eserde bir asker vardır; fakat yalnız asker yoktur. Bir sosyolog sezgisi vardır. Bir psikolojik harekât uzmanının dikkati vardır.

Bölgeyi sadece harita üzerinde değil; çocukluk hatırasında, karakol bahçesinde, köy düğününde, Türkçe bilmeyen kadınların dünyasında, yol görmemiş mezralarda ve korkuyla susmuş evlerin gölgesinde tanımış bir insanın bakışı vardır.


Bence kitabın en sarsıcı tarafı, büyük güvenlik tespitlerinden önce gelen küçücük bir çocukluk sahnesidir. O sahne, kitabın bütün güvenlik teorilerinden daha derin bir yerde duruyor. Henüz çocuk yaşındaki Alican Türk; Diyarbakır ve Muş çevresinde köy hayatını, düz damlı evleri, Türkçe bilmeyen kadınları, çocukları, köy düğünlerini, yol bilmeyen coğrafyayı, yoksulluğu ve bölgenin mahrem dilini görüyor. Fakat asıl gördüğü şey bunların ötesindedir. Bir karakolda iki jandarma erinin Kürtçe kaset dinleyen bir baba ile oğluna kötü muamele etmesine şahit oluyor.


Kitabın bütün ağırlığı bence bu sahnede saklıdır.
Çünkü o sahnede yalnız bir baba ve oğul yoktur. Orada devletin üniformasıyla vatandaşın mahcubiyeti karşı karşıyadır. Orada bir çocuğun zihnine ilk defa şu soru düşer: Devlet dediğimiz büyük şey, eğer yanlış kişinin elinde vatandaşa incitici bir temas olarak değerse, milletin kalbinde nasıl bir iz bırakır?
Sayın Alican Türk Komutanım bu sahneden kaçmıyor. Onu örtmüyor. Aksine, kendi askerlik ülküsünün ahlaki kaynağına dönüştürüyor. O gün kendi kendine söz veriyor: Ya kaymakam olup halka hizmet edecektir ya da komutan olup askerin vatandaşa yanlış davranmasını engelleyecektir.


İşte burası kitabın bilinçaltıdır.
Sayın komutanım kitabı terörün kanlı yüzünü, propaganda düzenini ve devletin mücadelesini anlatmak için yazmış olabilir. Fakat metnin en derin yerinde başka bir hakikat vardır: Devlet, yalnız düşmana karşı güçlü olmakla yetinemez; kendi vatandaşına karşı adil, dikkatli ve ölçülü olmak zorundadır. Çünkü adaletin zayıfladığı yerde propaganda güçlenir. Devletin dili sertleşip vatandaşın kalbine değmediği yerde, yanlış anlatılar araya girer. Bir yanlış muamele bazen yüzlerce broşürden daha derin iz bırakabilir. Çünkü propaganda, o kırgınlığı alır, büyütür, çarpıtır ve siyasal bir malzemeye dönüştürür.


Bu yüzden “gerçek en iyi propagandadır” sözü, yalnız örgüt propagandasına karşı kullanılacak bir yöntem değildir. Aynı zamanda devlete dönük bir ikazdır: Gerçek yalnız başkasının yalanını bozmak için değil, kendi yanlışımızı görmek için de lazımdır.


Ben kitabın bu tarafını çok kıymetli buluyorum. Çünkü Türk milliyetçiliği, devleti savunmak adına hakikati boğan bir körlük değildir. Türk milliyetçiliği, devleti aziz bilir; fakat devlet adına yapılan haksızlığı azizleştirmez. Devletin vakarını savunur; fakat devletin vatandaşa temasındaki hataları da görmezden gelmez. Devletin bekasını ister; fakat bu bekayı adaletle, hukukla, merhametle ve milletin kalbine dokunan bir kudretle birlikte düşünür.


Sayın Alican Türk Komutanımın kitabı tam burada güçleniyor. Çünkü o, PKK’nın tarihsel ve siyasal pratiğini ele alırken bölge insanını örgütle aynı sepete koymuyor. Tam tersine, şiddetten en büyük zararı yine bölge insanının gördüğünü gösteriyor. Kitabın ithafında şehitlerimize, gazilerimize, Güneydoğu’da yaşadığı köy veya mezra sebebiyle örgütün hedefi olan Kürt kökenli vatandaşlarımıza ve örgüt propagandasına kanıp dağa giden, kısa süre sonra pişman olan ama dönemeyen gençlere yer vermesi, metnin vicdani genişliğini gösteriyor.


Bu çok önemlidir.
Çünkü hiçbir şiddet yapısı, bir halkın tamamı adına konuşma hakkına sahip değildir. Bir halkın acısı, bir örgütün siyasal sermayesi yapılamaz. Bu coğrafyada acı sadece tek taraflı yaşanmadı. Anneler, babalar, öğretmenler, askerler, polisler, korucular, köylüler, çocuklar, gençler, esnaf, memur, imam, çoban, işçi; herkes bu ağır dönemin farklı biçimlerde yükünü taşıdı. Bu yüzden meseleye bakarken dili dikkatli kurmak gerekir. Kardeşliği zedeleyen değil, hakikati büyüten bir dil gerekir.


Sayın Alican Türk Komutanımın kitabı bu ayrımı yaptığı için kıymetlidir.
Fakat kitabı daha derinden okuduğumda şunu da görüyorum: Yazarın en güçlü tarafı, aynı zamanda geliştirilmesi gereken alanı da gösteriyor. Yazar güvenlik, psikolojik harekât, propaganda ve devlet aklı üzerinden çok güçlü bir çerçeve kuruyor. Fakat bu çerçevenin içinde bazen bölgenin gündelik hayatı, mikro kırılmaları, sessiz ekonomik yıkımı ve kültürel hafızası yeterince görünür olmuyor.


Oysa terör yalnız insan öldürmez. Terör yaylayı da susturur. Düğünü de yarım bırakır. Çobanın yolunu da keser. Arıcının kovanını da göç ettirir. Annenin ninnisini korkuya çevirir. Köy kahvesindeki güven duygusunu yok eder. Bir köyün gece lambasını erken söndürür.

Bir babanın oğlunu yalnız başına yola göndermesine engel olur. Bir annenin kapı eşiğindeki bekleyişini kader hâline getirir.
Kitap bu büyük resmi görüyor; fakat yer yer daha çok güvenlik dilinin içinden konuştuğu için bu mikro hayat parçalarını daha fazla merkeze alabilirdi. Oysa bölgenin asıl trajedisi yalnız çatışma bilançosunda değildir. Asıl trajedi, normal hayatın iptal edilmesidir. Çocukluğun, yaylanın, pazarın, düğünün, yolculuğun, türkülerin, akraba ziyaretlerinin ve komşuluk hukukunun korku tarafından rehin alınmasıdır.


Eğer bu kitap üçüncü baskıda daha da büyütülecekse, bence en çok buradan büyütülmelidir. Şiddetin propaganda mekanizması anlatılırken, onun yok ettiği gündelik hayat da anlatılmalıdır. Çünkü bir yapının bir topluma verdiği zararı sadece kaç kişiyi öldürdüğüyle değil, kaç hayat biçimini sakatladığıyla da ölçersiniz.


Kitapta bir başka derin iz daha var: Devlet denilen koca sistemin, kamu görevlilerinin bilgi, duygu ve davranışlarının toplamından oluştuğuna dair yaklaşım. Bu düşünce, kitabı yeniden okumaya yarayan anahtar cümlelerden biridir.


Devlet dediğimiz şey bazen Ankara’daki büyük binalar sanılır. Oysa köyde devlet, karakoldaki erin yüzüdür. İlçede devlet, kaymakamın kapısıdır. Mezrada devlet, öğretmenin sabrıdır. Operasyonda devlet, komutanın disiplinidir. Mahkemede devlet, hâkimin adaletidir. Hastanede devlet, doktorun ilgisidir. Bir vatandaş devleti soyut kavramlarla değil, karşısına çıkan kamu görevlisinin diliyle, yüzüyle, tavrıyla, bilgisiyle ve vicdanıyla tanır.
Bu nedenle terörle mücadelede sadece silahın kalitesi değil, devlet memurunun karakteri de stratejik değerdedir.


Sayın Alican Türk Komutanımın kitabında bu sezgi vardır. Fakat bu sezgi daha da derinleştirilebilirdi. Çünkü Türkiye’nin Güneydoğu tecrübesinde asıl meselelerden biri budur: Devlet bazen bölgede vardı ama kendini doğru anlatamadı. Bazen güçlüydü ama güven veremedi. Bazen haklıydı ama dili yanlıştı. Bazen fedakârdı ama hafızasını kuramadı. Bazen şehit verdi ama şehidinin hikâyesini dünyaya taşıyamadı.


Şiddet dili ise çoğu zaman bunun tersini yaptı. Haklı olmadığı hâlde hikâye kurdu. Temsil etmediği insanlar adına konuştu. Kendi eylemlerini ideolojik cümlelerle örttü. Propaganda gücünü, gerçekliğin önüne geçirmeye çalıştı. İşte sayın Alican Türk Komutanımın psikolojik harekât ve propaganda meselesine yaptığı vurgu bu yüzden çok isabetlidir.


Türkiye yıllarca dağda mücadele etti; fakat dağın hikâyesini kurmakta geç kaldı. Mehmetçik can verdi, ama onun mücadelesi çoğu zaman yalnız tören diliyle anlatıldı. Öğretmenler, güvenlik görevlileri, korucular, kamu çalışanları ve bölge insanı ağır bedeller ödedi; fakat bu hikâyeler evrensel insanlık vicdanına yeterince taşınamadı. Şiddetin mağdur ettiği Kürt köylülerin yaşadıkları, örgütün temsil iddiasını sorgulatacak en güçlü hakikatken, bu hakikat çoğu zaman yerel hafızanın içine gömüldü. Gazilerin yarım kalan ömrü, şehit çocuklarının büyümeyen çocukluğu, annelerin kapı eşiğindeki bekleyişi, devletin büyük anlatısında yeterince görünür olmadı.


Bunun adı sadece iletişim eksikliği değildir. Bunun adı hafıza ihmaldir.
Kitap bu ihmali fark ettiriyor. Fakat yine de daha güçlü bir yapısal mimariye ihtiyaç duyuyor. Sayın Alican Türk Komutanımın elindeki malzeme çok güçlüdür. Kendi hayatı bile başlı başına bir tarihî hat kuruyor: Annesi Diyarbakırlı, babası Bilecikli bir çocuk; Hacettepe Sosyoloji’den askerliğe geçen bir subay; Işıklar Askerî Lisesi’nde öğretmenlik yapan bir eğitimci; Özel Kuvvetler’de görev alan bir asker; psikolojik harekât alanında uzman; Bosna’da Batı’nın insan hakları söylemini çıplak hâliyle gören bir gözlemci; sonra da Türkiye’nin yakın tarihine kendi notunu düşen bir tanık.


Bu biyografi kitabın büyük avantajıdır. Ama aynı zamanda kitabın daha fazla disiplin istemesine de sebep olur. Çünkü böyle bir yazarın metninden beklenti doğal olarak yükselir. Bu kitap, daha keskin bir kronolojiyle, daha açık kavram haritasıyla, daha güçlü kaynak düzeniyle, daha net olay tasnifiyle çok daha kalıcı bir eser hâline gelebilirdi. Propaganda teknikleri ayrı bir bölümde, örgüt içi infazlar ayrı bir başlıkta, faili meçhul tartışmaları ayrı bir sınıflandırmada, dış destek ve diaspora ağları daha belgeli bir hat üzerinde, güvenlik güçleri ile halk arasındaki ilişki ise daha sosyolojik bir çerçevede işlenebilirdi.
Sert söyleyeyim ama saygıyla söyleyeyim: Bu kadar güçlü bir tanıklık, daha güçlü bir editoryal mimariyi hak ediyor.


Kitap kıymetlidir; fakat daha iyi kurulabilirdi. Metin sahicidir; fakat bazı yerlerde haklı öfke, analitik soğukkanlılığın önüne geçiyor. Elbette böyle ağır bir meselede duygusuz kalmak mümkün değildir. Fakat haklı öfke, delilin soğuk gücüyle tahkim edilmezse okuru sarsar ama her zaman ikna etmez. Oysa bu kitabın derdi yalnız sarsmak olmamalı; hüküm de kurmalıdır.
Hakikat bağırdığı için değil, ispatlandığı için güçlüdür.


Bu noktada komutanıma en temel eleştirim şudur: “Gerçek en iyi propagandadır” diyorsanız, gerçeğin mimarisini de en az cümlesi kadar sağlam kurmak zorundasınız. Gerçek dağınık bırakılırsa, yalan düzenli görünebilir. Gerçek belgelenmezse, propaganda onu tartışmalı hâle getirir. Gerçek sınıflandırılmazsa, karşıt anlatılar onu ayrıntıların içinde boğar. Bu nedenle ikinci baskıda kitabın belge düzeni, olay dizini, kavram sözlüğü, kronoloji ve görsel hafıza unsurları güçlendirilmelidir. Böyle yapılırsa eser sadece okunacak bir kitap olmaktan çıkar, başvurulacak bir kaynak olur.


Komutanımın dış destekler ve uluslararası çifte standart meselesindeki dönüşümü de ayrıca önemlidir. Gençliğinde bu tür yaklaşımlara mesafeli durduğunu, fakat Bosna tecrübesi ve yurt dışı gözlemlerinden sonra Batı’nın demokrasi, insan hakları ve hukuk söylemini kendi çıkarları karşısında nasıl askıya aldığını gördüğünü anlatması, kitabın entelektüel dürüstlük noktalarından biridir.


Bu itiraf kıymetlidir. Çünkü Türkiye’de “dış mihraklar” ifadesi ya her şeyi açıklayan tembel bir slogana dönüştürüldü ya da tamamen alaya alınarak saf dışı bırakıldı. İkisi de yanlıştır. Her kötülüğü dışarıya bağlamak akılsızlıktır; fakat dış desteği bütünüyle inkâr etmek de siyasi saflıktır. Şiddet yapıları içeride zemin bulur, dışarıda nefes alır. İçeride korku üretir, dışarıda meşruiyet arar. İçeride silah kullanır, dışarıda insan hakları dili kullanır.


Kitap bunu görüyor. Fakat burada da daha geniş bir karşılaştırma ufku kurulabilirdi. ETA, IRA, FARC gibi yapıların propaganda düzenleriyle PKK’nın yöntemleri kısa ama disiplinli biçimde karşılaştırılsaydı, eser yalnız Türkiye’nin yakın tarihine değil, modern terör teorisine de katkı sunardı. Çünkü PKK’yı sadece Türkiye’nin iç sorunu gibi okumak eksik kalır. Bu yapıyı, Soğuk Savaş sonrası bölgesel mühendisliklerin, vekâlet savaşlarının, kimlik siyasetinin ve uluslararası propaganda ağlarının içinde de değerlendirmek gerekir.
Kitabın bugüne bakan tarafı ise çok daha ağırdır.


Bu eser yalnız geçmişi anlatmıyor. Geleceğe de bir ikaz bırakıyor. Terörün biçimi değişebilir; fakat propaganda ihtiyacı değişmez. Dün dağda kurulan anlatı bugün sosyal medyada dolaşır. Dün kasetlerle taşınan slogan bugün dijital ağlarla yayılır. Dün Avrupa’daki dernek salonlarında kurulan mağduriyet dili bugün akademik rapor, medya dosyası, insan hakları kampanyası veya kültürel etkinlik adı altında karşımıza çıkabilir. Dolayısıyla sayın Alican Türk Komutanımın kitabı, sadece 80’leri, 90’ları veya 2000’leri anlatan bir metin değildir; bugünün ve yarının hafıza savaşına dair erken uyarıdır.


Beni en çok düşündüren nokta da budur: Komutanım belki geçmişi anlatıyor; fakat metnin mantığı geleceği fısıldıyor. Eğer devlet ve toplum hakikati güçlü biçimde anlatmazsa, gelecek kuşaklar terörü başkalarının yazdığı hikâyeden öğrenir. Eğer bölge insanının yaşadığı acılar kayıt altına alınmazsa, temsil iddiası taşıyan siyasal anlatılar boşlukları doldurmaya devam eder. Eğer devlet-vatandaş ilişkisindeki kırılmalar adaletle onarılmazsa, yeni propaganda boşlukları oluşur. Eğer Türk ile Kürt arasındaki tarihî kardeşlik hukukunu diri tutacak bir dil kurulmazsa, eski yaralar yeni ambalajlarla yeniden kaşınır.


O hâlde mesele yalnız bir kitabın kritiği değildir. Mesele, Türkiye’nin kendi hakikatini nasıl kuracağıdır.
Sayın Alican Türk Komutanımın kitabı bana şunu yeniden düşündürdü: Bu ülkede hafıza, güvenlik kadar stratejik bir alandır. Bir millet kendi acısını yazmazsa, başkaları onun adına tarih yazar. Bir devlet kendi şehidinin hikâyesini kurmazsa, başkaları kendi anlatısını kurar. Bir toplum kendi yarasını dürüstçe konuşmazsa, o yara başkalarının elinde siyasal malzemeye dönüşür.


Bu yüzden gerçek en iyi propagandadır.
Ama gerçek yalnız doğru olmakla yetinemez. Gerçek anlatılmalıdır. Arşivlenmelidir. Çocuklara öğretilmelidir. Belgeselleştirilmelidir. Edebiyata, sinemaya, akademiye, basına, köşe yazılarına, ders kitaplarına, hafıza müzelerine taşınmalıdır. Hakikat milletin ortak diline dönüşmediği sürece, yalan kendine boşluk bulur.


Sayın Alican Türk Komutanımın kitabı bu ortak dil için önemli bir adımdır. Eksikleri vardır; fakat omurgası vardır. Daha iyi kurulabilirdi; fakat ana yönü doğrudur. Yer yer daha fazla belge ister; fakat tanıklığı sahicidir. Kitabın en büyük kıymeti de bence budur: komutanım tarafını saklamıyor. Türk devletinin, Türk milletinin, Cumhuriyet’in, şehidin, gazinin, bölge insanının ve hakikatin yanında duruyor.
Ben bu kitabı okurken şunu hissettim: sayın Alican Türk Komutanım aslında yalnız PKK’yı anlatmamış. Devletin kendisini de imtihana çağırmış. Çünkü “gerçek en iyi propagandadır” demek, sadece terör örgütünün yalanını teşhir etmek değildir. Aynı zamanda devlete, “Sen de kendi gerçeğini cesaretle gör, yanlışını düzelt, doğrunu anlat, vatandaşına güven ver, şehidinin hikâyesini unutturma” demektir.
Bu cümle, kitabın üstünde durduğu yerden daha büyüktür.


Belki de sayın Komutanımı şaşırtacak asıl okuma budur: Kitap, PKK’ya karşı yazılmış gibi görünür; ama derininde devlete yazılmış bir ahlak notudur. Devlete, “Güçlü ol ama hoyrat olma” der. “Haklı ol ama susma” der. “Şehit ver ama hafızanı kaybetme” der. “Vatandaşı koru ama onun kalbini de kazan” der. “Teröristi yen ama terörün beslendiği kırıkları da onar” der.
Bence kitabın büyüklüğü burada aranmalıdır.
Bugün bu coğrafyada mesele yalnızca güvenlik meselesi değildir. Mesele aynı zamanda kimlerin hikâyesinin anlatıldığı, kimlerin acısının görünmez kılındığı meselesidir.

Bir şehidin annesi yalnız evladını kaybetmez; eğer o evladın hikâyesi anlatılmazsa, ikinci kez suskunluğa gömülür. Bir köylü şiddetin kurbanı olduğunda sadece bir insan ölmez; temsil iddialarını sorgulatacak bir hakikat de toprağa düşer. Bir genç dağa gittiğinde yalnız bir aile yıkılmaz; devletin, toplumun ve eğitimin ulaşamadığı bir bilinç boşluğu da ortaya çıkar.
İşte kitap bu boşlukları gösteriyor.

Fakat kitabın ikinci ve daha büyük görevi, bu boşlukların nasıl doldurulacağını da tartışmaya açmak olmalıdır. Çünkü terörle mücadele yalnızca “ne oldu?” sorusuna cevap vermek değildir. “Neden oldu?”, “Nasıl anlatıldı?”, “Kim sustu?”, “Kim çarpıttı?”, “Kim kullandı?”, “Bundan sonra ne yapılmalı?” sorularına da cevap vermektir.
Sayın Alican Türk Komutanımın metni, bu soruların kapısını açıyor. Benim eleştirim, o kapıdan daha cesur ve daha sistemli geçilmesi gerektiğidir.


Çünkü gerçek en iyi propagandadır; ama yalnızca söylenirse değil, örgütlenirse.
Gerçek bir hafıza düzenine dönüşmelidir. Gerçek bir eğitim diline dönüşmelidir. Gerçek bir kültür politikasına dönüşmelidir. Gerçek, şehit cenazelerinde birkaç cümlelik tören konuşması olmaktan çıkarılıp milletin ortak idrakine yerleştirilmelidir. Gerçek, terörün mağdur ettiği vatandaşlarımızın hikâyelerini de, devletin yaptığı doğru işleri de, devlet adına yapılan yanlışların açtığı yaraları da aynı cesaretle anlatmalıdır.


Çünkü hakikat seçilerek anlatılırsa zayıflar. Hakikat bütünlüğüyle anlatılırsa yıkıcı olur.
Bu noktada sayın Alican Türk Komutanımın kitabı, cesur bir başlangıçtır. Fakat başlangıç olarak kalmamalıdır. Bu kitap yeni sorular doğurmalı, yeni çalışmaların önünü açmalı, bölge hafızasını kayıt altına alan daha geniş bir külliyatın parçası hâline gelmelidir.

Şehitlerimizin, gazilerimizin, korucularımızın, öğretmenlerimizin, şiddetin mağdur ettiği köylülerimizin, dağa giden gençlerimizin, evlat nöbeti tutan annelerin, susturulmuş köylerin, boşaltılmış yaylaların, kapanmış yolların, yarım kalmış hayatların büyük hafıza defteri yazılmalıdır.


Bu defter yazılmazsa, başkaları bizim yerimize eksik, taraflı ya da maksatlı bir tarih yazmaya devam edecektir.
Sayın Alican Türk Komutanıma bu kıymetli eserleri imzalayarak gönderdiği için bir kez daha teşekkür ediyorum. Kalemine, emeğine, tanıklığına ve millet hafızasına yaptığı katkıya saygı duyuyorum. Eleştiriyorum; çünkü ciddiye alıyorum. Dikkatli söylüyorum; çünkü mesele hassas. Daha fazlasını bekliyorum; çünkü bu kitabın taşıdığı malzeme, daha büyük bir eserin hamurunu içinde barındırıyor.


Bu kitap okunmalı. Fakat yalnız okunup rafa kaldırılmamalı. Tartışılmalı, geliştirilmeli, genişletilmeli, ikinci baskısında daha sağlam bir yapıya kavuşturulmalıdır. Çünkü bu mesele sadece dünün meselesi değildir. Bugünün de, yarının da meselesidir.


Sonunda bize kalan soru şudur:
Bu coğrafyada gerçeği kim anlatacak?
Korkular mı anlatacak? Suskunluklar mı anlatacak? Dışarıdan yazılmış eksik raporlar mı anlatacak? Yoksa bu vatanın acısını, şehidini, gazisini, köylüsünü, gencini, devletin hatasını, milletin sabrını ve hakikatin namusunu bilen insanlar mı anlatacak?


Benim cevabım nettir:
Gerçeği, bu toprağın acısını bilenler anlatacak.
Çünkü gerçek en iyi propagandadır.
Yeter ki gerçek korkmasın.
Yeter ki gerçek susmasın.
Yeter ki gerçek, kardeşliği incitmeden, hakikati eksiltmeden, büyük Türk milletinin vakarıyla, devlet aklının ciddiyetiyle ve kalem namusuyla yazılsın.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan SARAYIN GÖLGESİNDE UNUTULAN TÜRK: YEMEN’DEN FİLİSTİN’E, HİLAFETTEN CUMHURİYET’E KANLA YAZILAN HAKİKAT
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan TÜRKÇÜLÜK: HAFIZASINI KAYBETMEK İSTEMEYEN BİR MİLLETİN SON SÖZÜ
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan BİR GECEDE CAHİL KALMADIK; ASIRLARCA OKUTULMADIK
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan TÜRK ADI: BİR MİLLETİN HAFIZASI, BİR DEVLETİN OMURGASI
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan BOZKIRIN HAFIZASI: TÜRK’ÜN SÜRGÜNÜ, UNUTULUŞU VE YENİDEN UYANIŞI
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Zor Zamanda Kurulan Bir Sendika, Güven Tazeleyen Bir Lider: Sayın Levent Kuruoğlu
Yazarlarımız
Ajans News