“İkra’ bi-ismi rabbike’llezî halak.”
“Yaratan Rabbinin adıyla oku.”
Alak Suresi, 1. Ayet
Bu memlekette bazı yalanlar vardır; önce fısıltı olarak çıkar, sonra slogan olur, en sonunda da tarih diye pazarlanır. “Harf İnkılabı ile bir gecede cahil kaldık” sözü de bu memleketin en tembel, en ezberci, en kolaycı cümlelerinden biridir. Bu cümleyi kuranların çoğu ne Osmanlı Türkçesi bilir ne arşiv görmüştür ne de eski yazıyla iki satır metnin karşısında ciddi bir imtihan vermiştir. Ama ne hikmetse hepsi aynı ağıdı yakar: “Dedemizin mezar taşını bile okuyamıyoruz.” İyi de kardeşim, önce şu soruya cevap ver: Deden yaşarken okuyabiliyor muydu?
Bütün mesele bu soruda düğümleniyor. Çünkü mezar taşı üzerinden Cumhuriyet’e saldırmak kolaydır; fakat o mezarda yatan insanın yaşadığı devirde okuma yazma imkânına sahip olup olmadığını sormak cesaret ister. Deden tapusunu okuyabiliyor muydu? Mahkeme kaydını anlayabiliyor muydu? Devlet dairesinde önüne konulan evrakı çözebiliyor muydu? Gazetesini, kitabını, dilekçesini, kanununu kendi başına okuyabiliyor muydu? Eğer cevap hayır ise, ortada Harf İnkılabı’nın değil, asırlık bir eğitim düzeninin hesabı vardır.
Asıl mesele harf meselesi değildir; asıl mesele bilginin kimin elinde tutulduğu meselesidir. Eski yazıyı bilen dar bir zümre vardı. Kâtipler, medrese çevreleri, bürokrasi mensupları, şehirli aydınlar ve yazı işlerinden geçinen bir kesim bu dünyaya hâkimdi. Halk ise çoğu zaman kendi devletinin yazısına yabancıydı. İşte Cumhuriyet’in kırdığı şey yalnızca harflerin biçimi değil, bilginin etrafına örülmüş bu duvardı. Harf İnkılabı, bir milletin hafızasını yakmadı; hafızanın kapısındaki kilidi kırdı.
Bugün “bir gecede cahil kaldık” diyenler, 3 Kasım 1928’e gelene kadar Osmanlı’da alfabe meselesinin uzun yıllar tartışıldığını ya bilmezler ya da bilmek istemezler. Çünkü bu bilgi, kurdukları bütün masalı bozar. Alfabe tartışmaları Atatürk’ün bir sabah kalkıp aklına getirdiği bir mesele değildir. Tanzimat’tan itibaren Osmanlı aydınları yazının zorluğunu, Türkçeye uygunluğunu, halkın okuma yazma öğrenmesindeki güçlükleri tartışmıştır. Devlet çökerken yalnızca toprak kaybedilmiyordu; aynı zamanda bilgiye erişemeyen bir toplumun yorgunluğu da bütün ağırlığıyla hissediliyordu.
Osmanlı aydını bu yarayı görmüştü. Çünkü mesele açıktı: Halk Türkçe konuşuyor, devlet başka bir yazı diliyle hüküm kuruyordu. Anadolu insanı çarşıda, pazarda, evinde, tarlasında Türkçe yaşıyor; fakat devlet kapısına geldiğinde ağır Arapça-Farsça tamlamalarla örülmüş bir yazı düzeninin karşısında susuyordu. Bu suskunluğun adına “medeniyet” denemez. Kendi derdini yazmak için arzuhalciye muhtaç kalan insana “senin büyük bir yazı mirasın vardı” demek, biraz da o insanın çaresizliğiyle alay etmektir.
Namık Kemal’in “Celal Mukaddimesi”nde Osmanlı yazı dilinin ağırlığına dair yaptığı şikâyet boşuna değildir. Osmanlı aydını bile metinleri sözlüğe bakmadan anlamakta zorlanıyorsa, iki sayfalık yazı için defalarca Kamus’a, Burhan’a başvuruluyorsa, artık orada halkın rahatça kullanabildiği bir yazı düzeninden söz edilemez. Aydın bile zorlanıyorsa, köylü ne yapacaktı? Esnaf ne yapacaktı? Asker ne yapacaktı? Yetim çocuk ne yapacaktı? Devletin kapısına gelen sıradan vatandaş ne yapacaktı?
Şinasi’nin “Bizim dilimiz Türkçedir; Arapça kurallara uymak zorunda değiliz” çıkışı da bu yüzden yalnızca dil meselesi değildir, bir zihniyet meselesidir. Çünkü bir millet kendi dilini başka dillerin kalıbına mahkûm ettiğinde yalnızca kelimelerini değil, düşünme kolaylığını da kaybeder. Türkçe konuşan bir millete, Türkçenin ses tabiatına tam oturmayan bir yazı düzenini kutsal miras diye dayatmak, dil sevgisi değil, alışkanlık esaretidir.
Münif Paşa’nın yazıda reform meselesini gündeme getirmesi de aynı arayışın parçasıdır. Kendisi Arap harflerinden yana olmasına rağmen okuma yazmanın zorluğunu, basım işlerinin güçlüğünü, yazı düzenindeki problemlerin eğitim üzerinde doğurduğu yükü dile getirmiştir. Bu neyi gösterir? Şunu gösterir: Cumhuriyet’in yaptığı iş, köksüz bir kopuş değil; Osmanlı’nın kendi içinden yükselen ama cesaretle çözemediği bir problemin kökten çözülmesidir.
II. Abdülhamid’in yazının kolay öğrenilmediğine ve Latin harflerinin kabulünün düşünülebileceğine dair sözleri de bu bakımdan dikkat çekicidir. Abdülhamid gibi bir padişah bile mevcut yazının halk için zorluk doğurduğunu görüyorsa, bugün hâlâ bu meseleyi “Atatürk milleti cahil bıraktı” cümlesine sıkıştıranların önce kendi tarihleriyle yüzleşmeleri gerekir. Demek ki mesele Cumhuriyet icadı değildir. Demek ki problem daha Osmanlı’nın içinde fark edilmiştir. Demek ki Harf İnkılabı, bir gecenin kaprisi değil, geç kalmış bir devlet aklıdır.
Prof. Dr. Erhan Afyoncu’nun da belirttiği gibi Alfabe Devrimi, Atatürk ile birdenbire ortaya çıkan bir hadise değildir. Tanzimat aydınları çöküşe çare ararken eğitim meselesini de yazı meselesini de gündemlerine almışlardır. Çünkü okuma yazmanın dar çevrelerde kalması, yalnızca kültürel bir eksiklik değildir; iktisadî, idarî ve siyasî sonuçları olan ağır bir meseledir. Okuyan kayıt tutar, hesap bilir, ticareti yönetir, mesleği geliştirir, şehir hayatında söz sahibi olur. Okuyamayan ise çoğu zaman başkasının kalemine, başkasının hesabına, başkasının tarifine muhtaç kalır.
İşte burada acı gerçek karşımıza çıkar. Osmanlı’nın son dönemlerinde ekonomi, ticaret, bankacılık, zanaat, tıp ve eczacılık gibi alanlarda okuyan, yazan, hesap tutan kesimler öne çıkarken, Türk halkının geniş kesimleri çoğu zaman cephede, taşrada, yoksullukta ve askerlik yükünün altında kalmıştır. Bu gerçeği dile getirmek kimseye düşmanlık değildir; tarihî tablonun soğuk yüzüdür. Okuyan ilerlemiş, okuyamayan geride kalmıştır. Yazıyı bilen kayda hükmetmiş, yazıyı bilmeyen kendi hakkını bile başkasının elinden öğrenmiştir.
1924 yılında tapu dairesi, belediye ve nüfus idaresi gibi kurumlara memur alımı gündeme geldiğinde aranan temel şartlardan biri okuma yazma bilmekti. Yani devlet, Osmanlı Türkçesini okuyup yazabilen insan arıyordu. Fakat istenen ölçekte insan bulunamaması bile Cumhuriyet’in devraldığı tabloyu açıkça gösterir. Sorun Harf İnkılabı’ndan sonra doğmamıştır. Sorun zaten memleketin ortasında durmaktadır. Cumhuriyet, cahil bir milleti cahil bırakmadı; zaten okutulmamış bir milleti okur hâle getirmeye çalıştı.
Bu noktada “bir gecede cahil kaldık” diyenlerin cevaplaması gereken soru şudur: O geceden önce ne kadar okuryazardınız? Eğer eski yazı bu kadar kolaydıysa, neden halkın büyük çoğunluğu okuyup yazamıyordu? Eğer o alfabe bu kadar işlevselse, neden eğitim halka yayılamadı? Eğer o yazı milletin ortak hafızasıysa, neden o hafızaya ulaşmak için milletin büyük kısmı kâtibe, hocaya, arzuhalciye, tercümana, aracıya muhtaçtı? Bu sorulara cevap vermeden Harf İnkılabı’na saldırmak, tarihçilik değil, slogan ticaretidir.
Arnavutların II. Abdülhamid döneminde Osmanlı alfabesi dışındaki arayışları, Balkan coğrafyasındaki yazı tartışmaları, Elbasan kongreleri de aynı tarihî zeminin parçalarıdır. Farklı topluluklar kendi dillerine uygun yazı sistemleri ararken bu doğal görülüyor da Türklerin kendi diline daha uygun bir alfabe araması niçin felaket sayılıyor? Arnavut kendi dilini kolay yazmak isteyince millî bilinç oluyor; Türk kendi dilini kolay okutmak isteyince hafıza kaybı mı oluyor? Buradaki çifte standardın adı tarih sevgisi değil, Cumhuriyet karşıtlığıdır.
Eski yazıyı gerçekten seven insan onu öğrenir. Osmanlı Türkçesi çalışır, arşive girer, metin okur, belge çözer, emek verir. Fakat eski yazıyı bilmeden onun üzerinden Cumhuriyet’e saldıranların derdi ilim değildir. Onlar mezar taşı okuyamaz ama mezar taşı üzerinden hüküm verir. Osmanlıca bilmez ama Osmanlıca üzerinden Atatürk’e parmak sallar. Arşiv görmez ama arşiv hassasiyeti satar. İşte bu samimiyetsizliktir. Tarihçilik, bilmediğin harfi kutsayıp bildiğin Cumhuriyet’e sövmek değildir.
Elbette eski yazı kıymetlidir. Elbette Osmanlı Türkçesi bizim arşivimiz, edebiyatımız, tarihî birikimimiz açısından önemlidir. Elbette mezar taşları okunmalıdır, belgeler çevrilmelidir, eski metinler genç kuşaklara aktarılmalıdır. Fakat bunun yolu bütün milleti öğrenmesi zor bir yazı düzenine mahkûm etmek değildir. Tarihçi öğrenir, araştırmacı öğrenir, meraklısı öğrenir. Devletin görevi ise milyonlarca çocuğa en kolay, en hızlı, en işlevli okuma yazma imkânını vermektir.
Türk milleti tarih boyunca farklı alfabeler kullanmıştır. Göktürk harfleriyle yazmıştır, Uygur yazısını kullanmıştır, Arap harfleriyle metinler üretmiştir, Latin harfleriyle çağdaş eğitim sistemini kurmuştur. Türk’ün tarihi tek bir harfin içine hapsedilemez. Harfi dinleştiren, yazıyı putlaştıran, alfabe değişimini iman meselesi gibi sunan anlayış Türk tarihinin genişliğini kavrayamaz. Çünkü Türk’ün hafızası yalnızca harfin şeklinde değil; dilinde, devletinde, töresinde, şiirinde, türküsünde, mücadelesinde ve iradesindedir.
Bu noktada çok sevdiğim Prof. Dr. Ahmet Buran hocanın işaret ettiği hakikat de ezberleri yerle bir edecek kadar açıktır: “Tarih boyunca Türkçe’nin kaydedildiği alfabe sayısı 16 tanedir. O halde Arap harflerine bu kadar bağlılık neden?” Prof. Dr. Ahmet Buran arşivinden aktarılan bu tespit, alfabe meselesini bir anda bütün çıplaklığıyla önümüze koyar. Madem Türkçe tarih boyunca farklı alfabelerle kaydedilmiştir, madem Türk milleti tarih boyunca yalnızca tek bir yazı biçimine bağlı kalmamıştır, o hâlde Arap harflerini Türk milletinin değişmez kaderi gibi sunmak hangi tarih bilgisine sığar? Türkçe 16 farklı alfabe tecrübesiyle yaşayabiliyorsa, mesele harfin şekli değil, dilin yaşama kudretidir. Arap harflerine bu kadar bağlılık, çoğu zaman tarihî bir zorunluluktan değil, Cumhuriyet’e yöneltilmiş ideolojik bir öfkeden beslenmektedir.
Alfabe kutsal değildir. Alfabe, milletin hizmetinde olan bir araçtır. Harf millete hizmet ediyorsa değerlidir; millet harfin kölesi hâline getiriliyorsa orada problem vardır. Türkçenin seslerini daha açık, daha kolay, daha düzenli karşılayan bir yazı sistemine geçmek, hafızayı yok etmek değil, okuma yolunu genişletmektir. Bir çocuk yıllarca harf çözmekle boğuşmak yerine kısa sürede okuyup yazabiliyorsa, burada kaybedilen değil, kazanılan bir gelecek vardır.
Cumhuriyet’in yaptığı iş tam olarak budur. Yazıyı dar bir zümrenin imtiyazı olmaktan çıkarıp milletin ortak aracı hâline getirmiştir. Eski düzende yazı çoğu insan için devlet kapısındaki yabancı bir duvardı. Cumhuriyet o duvara kapı açtı. Eski düzende vatandaş çoğu zaman dilekçesini yazdırmak, evrakını okutmak, hakkını anlatmak için başkasına muhtaçtı. Cumhuriyet, vatandaşın kendi adını yazmasını, kendi hakkını okumasını, kendi devletine doğrudan muhatap olmasını istedi.
Bu yüzden Harf İnkılabı yalnızca teknik bir alfabe değişikliği değildir; yurttaşlık hamlesidir. Okuyamayan insan devlet karşısında eksik kalır. Kanunu okuyamazsa hakkını bilemez. Gazete okuyamazsa dünyayı takip edemez. Kitap okuyamazsa zihnini genişletemez. Evrak okuyamazsa başkasının insafına kalır. Okuryazarlık, yalnızca kültür meselesi değil, haysiyet meselesidir. Cumhuriyet, bu haysiyeti yaygınlaştırmak istemiştir.
Atatürk’e yöneltilen “milletin alfabesini değiştirdi” suçlaması da baştan sakattır. Çünkü ortada milletin tamamının kullandığı, kolayca öğrendiği, yaygın biçimde okuyup yazdığı bir alfabe düzeni yoktu. Ortada çoğunluğun dışında kaldığı, azınlıkta kalan okuryazar çevrelerin hâkim olduğu bir yazı dünyası vardı. Atatürk, milletin elinden kalemi almadı; kalemi milletin eline verdi. Bir avuç insanın okuyabildiği yazı düzenini, milyonların öğrenebileceği bir sisteme dönüştürdü.
“Dedemin mezar taşını okuyamıyorum” diyenlere verilecek cevap nettir: Dedenin mezar taşını okumak istiyorsan öğrenirsin. Bugün Osmanlı Türkçesi öğrenmenin önünde engel yok. Kurs var, kitap var, üniversite var, arşiv var, hoca var. Fakat sen dedenin mezar taşını bahane edip dedenin yaşarken okuyamadığı dünyayı görmezden geliyorsan, burada samimi bir tarih hassasiyeti yoktur. Burada Cumhuriyet’e yöneltilmiş eski bir öfkenin yeni ambalajı vardır.
Cumhuriyet düşmanlığıyla tarihçilik yapılmaz. Atatürk’e öfke duyarak eğitim tarihi okunmaz. Harf İnkılabı’na saldıranların çoğu; eski yazının zorluğunu, Osmanlı aydınlarının şikâyetlerini, Tanzimat’tan itibaren süren tartışmaları, halkın okuryazarlık tablosunu, devletin memur bulmakta çektiği sıkıntıları görmezden gelir. Çünkü bütün bunlar bir araya geldiğinde “bir gecede cahil kaldık” cümlesi çöker. Geriye şu gerçek kalır: Bir millet zaten okutulmamıştı; Cumhuriyet onu okutmak için radikal bir hamle yaptı.
Harf İnkılabı’nın sancıları olmamış mıdır? Elbette olmuştur. Geçiş döneminin zorlukları yaşanmamış mıdır? Elbette yaşanmıştır. Eski yazıyla kurulmuş büyük bir arşiv ve edebiyat birikimi yok mudur? Elbette vardır. Fakat bir tarihî hamleyi değerlendirirken sadece geçiş sancısına bakılmaz; o hamlenin millete açtığı yola bakılır. Eğer bir değişiklik, milyonların okuma yazma öğrenmesini kolaylaştırmışsa, devletle vatandaş arasındaki mesafeyi azaltmışsa, eğitimi yaygınlaştırmışsa, o değişiklik tarihî bakımdan hafife alınamaz.
Burada asıl korkulan şey harflerin değişmesi değildir; milletin okumasıdır. Çünkü okuyan insan soru sorar. Okuyan insan kendisine anlatılan masala hemen inanmaz. Okuyan insan şeyhin, ağanın, kâtibin, aracının, sözde bilgenin önünde susmak zorunda kalmaz. Okuyan insan hakkını arar, hesabını sorar, devletin metnini anlar, dünyanın nereye gittiğini görür. Harf İnkılabı bu yüzden sadece eğitim düzenini değil, eski itaat düzenini de sarsmıştır.
Bazı çevrelerin Atatürk’e bitmeyen öfkesinin altında da bu vardır. Çünkü Atatürk, bu millete yalnızca yeni harfler vermedi; yeni bir özgüven verdi. “Sen de okuyabilirsin, sen de yazabilirsin, sen de anlayabilirsin, sen de devletin karşısında başın dik durabilirsin” dedi. Bu cümle, eski düzenin bütün ayrıcalıklı odalarında yankılandı. Rahatsızlık da tam buradan doğdu.
Bir milletin hafızası sadece eski yazıyla korunmaz. Hafıza, ciddi tarihçilikle korunur. Arşiv çalışmasıyla korunur. Metin neşriyle korunur. Üniversiteyle, kütüphaneyle, müzeyle, eğitimle, kurumla korunur. Kapalı sandıkta duran ve milletin çoğunluğunun okuyamadığı belge, hafıza değil, kilitli mirastır. Cumhuriyet’in yaptığı şey o mirası inkâr etmek değil; milletin geleceğini o kilidin esaretinden kurtarmaktır.
Bu nedenle Harf İnkılabı’nı “hafıza kaybı” diye anlatanlar ya meseleyi bilmiyor ya da bilerek çarpıtıyor. Çünkü hafıza, yalnızca geçmişe bakma meselesi değildir; geçmişle gelecek arasında bağ kurma meselesidir. Okuyamayan toplum geçmişini de başkasından dinler, geleceğini de başkasına yazdırır. Cumhuriyet, bu bağı milletin kendi eliyle kurmasını istemiştir.
Dün gazetede okuduğum bir haber, bu meselenin bugün de nasıl tersinden kurulduğunu göstermesi bakımından ayrıca ibret vericidir. Habere göre biri çıkıp “Ben bu işe yıllarımı verdim, alanın uzmanıyım” dese; ayrıca Türkiye’de 130 civarında tarih bölümü, 4 bin civarında tarih akademisyeni, binlerce tarih öğretmeni, Osmanlı Türkçesi bilen araştırmacı, arşivci ve uzman varken İçişleri Bakanlığı’nın Osmanlı Türkçesi eğitimi için bir vakıftan destek alması başlı başına tartışılması gereken bir tercihtir, dese haksız mı olur? Osmanlıca öğretilecekse bu memleketin üniversiteleri ne güne duruyor? Tarih bölümleri niçin var?
Arşiv uzmanları, akademisyenler, Osmanlı Türkçesi çalışan hocalar niçin yetiştirildi? Devletin kendi ilmî kurumları, kendi akademik birikimi, kendi üniversiteleri ortadayken böyle bir eğitimin vakıf üzerinden yürütülmesi yalnız pedagojik değil, zihniyet bakımından da sorgulanmalıdır diye de eklese;
Üstelik soru bununla da bitmiyor. Polislere, mülki idare personeline veya devlet görevlilerine Osmanlı Türkçesi eğitimi hangi zaruri ihtiyacın sonucudur? Elbette Osmanlı Türkçesi öğrenilsin; tarihçi öğrensin, arşivci öğrensin, araştırmacı öğrensin, meraklısı öğrensin. Fakat devletin güvenlik ve idare personeline böyle bir eğitim verilecekse bunun adresi vakıf değil, üniversite olmalıdır. Çünkü Osmanlı Türkçesi bir cemaat, vakıf veya ideolojik çevre meselesi değil; dil, tarih, arşiv ve uzmanlık meselesidir.
Bu ülkede binlerce tarihçi ve akademisyen varken işin ehli bilim insanları yerine vakıf tercih ediliyorsa, burada asıl niyet eğitim mi, yoksa Osmanlıca üzerinden sembolik bir siyaset üretmek mi, bunu sormak her vatandaşın hakkıdır. Böyle söylense ne cevap vereceğiz?
İşte Harf İnkılabı tartışmasının bugünkü devamı da burada saklıdır. Osmanlı Türkçesini gerçekten bilimsel bir disiplin olarak görmek isteyen kişi üniversiteye, arşive, tarihçiye, filoloğa, akademisyene gider. Ama Osmanlı Türkçesini Cumhuriyet’e karşı bir sembol, Atatürk’e karşı bir rövanş, modernleşmeye karşı bir gösteri alanı hâline getirmek isteyenler meseleyi ilmin zemininden çıkarıp ideolojik vitrine taşır. Sorulması gereken soru nettir: Bu ülkede Osmanlıca bilen binlerce uzman varken, vakıf nereden çıktı? Eğer mesele gerçekten eğitimse adres bilimdir. Eğer adres bilim değilse, mesele eğitim değildir.
Bugün bize düşen eski yazıya düşmanlık etmek değildir. Eski yazıyı bilene, öğretene, arşivde çalışan tarihçiye, mezar taşlarını okuyan araştırmacıya saygı duymak gerekir. Fakat eski yazı üzerinden Cumhuriyet’e kin kusan, Atatürk’ün eğitim hamlesini “cahilleştirme” diye pazarlayan, halkın okuryazarlık mücadelesini küçümseyen zihniyetin de karşısına dikilmek gerekir. Çünkü bu mesele artık sadece tarih tartışması değil, hakikat ile ezber arasındaki mücadeledir.
Bir de şu “dedemin mezar taşını okuyamıyorum” türküsünü dillerinden düşürmeyenlere küçük bir parantez açalım. Madem mesele mezar taşı okuyamamaksa, ben de Orhun Vadisi’ne gittiğimde dedemin taşını okuyamıyorum. Hadi buyurun bakalım: Göktürkçeyi kim kaldırdı? Orhun Yazıtları’nı bugün kaç kişi okuyabiliyor? Bilge Kağan’ın, Kül Tigin’in, Tonyukuk’un taşını okuyamayan Türkler de “bir gecede cahil kaldık” diye ağıt mı yakacak? Yoksa o taşlar Türk tarihinin en eski ve en şerefli hafıza sütunları değil mi?
Eğer harf değişince milletin hafızası kopuyorsa, Göktürk harflerinden Uygur yazısına geçince ne oldu? Uygur yazısından Arap harflerine geçince kim bu milleti “cahil bıraktı”? Arap harflerini kutsal emanet gibi baş üstünde tutup Göktürk harflerini müzelerde seyirlik hatıra hâline getirenler, şimdi kalkıp Cumhuriyet’e hafıza dersi veriyor. Vallahi insan sormadan edemiyor: Sizin hafıza dediğiniz şey Türk’ün binlerce yıllık yazı serüveni mi, yoksa sadece Cumhuriyet’e vurmak için seçtiğiniz kullanışlı bir alfabe mi?
“Dedemin mezar taşını okuyamıyorum” diyene cevap basittir: Ben de Orhun’daki atamın taşını okuyamıyorum. Ne yapalım şimdi? Göktürk alfabesini kaldıranlara da mı meydan okuyalım? Uygur yazısına geçenlere de mi kızalım? Arap harflerine geçildi diye “eyvah, Türk’ün hafızası bitti” diye mi ağıt yakalım? Madem bu mantığı kurdunuz, tutarlı olun da bütün alfabe değişikliklerine aynı öfkeyle bakın. Ama bakamazsınız. Çünkü derdiniz alfabe değil; derdiniz Cumhuriyet.
Asıl komedi burada başlıyor. Göktürk harflerini bilmezsin, Uygur yazısını bilmezsin, Osmanlı Türkçesini çoğu zaman bilmezsin, Latin harfleriyle yazılmış tarih kitaplarını da okumazsın; sonra çıkıp “hafızamız yok edildi” diye nutuk atarsın. Hafıza dediğin şey, öğrenmeden, okumadan, emek vermeden elde edilecek bir süs değildir. Hafıza sloganla değil, ilimle korunur. Harf kutsayarak değil, metin okuyarak korunur. Mezar taşına ağlayarak değil, yaşayan milleti okutarak korunur.
Bu yüzden “dedemin mezar taşını okuyamıyorum” cümlesi tek başına tarihî bir itiraz değil, çoğu zaman hazır paket bir sızlanmadır. Çünkü aynı kişi Orhun Yazıtları’nı okuyamadığı için üzülmez, Uygur metinlerini okuyamadığı için dertlenmez, eski arşiv belgelerini öğrenmek için emek vermez. Ama konu Atatürk’e gelince birdenbire taş, kitabe, hafıza, medeniyet diye sahne açılır. Kusura bakmasınlar; bu tarih hassasiyeti değil, seçilmiş öfkedir.
Türk’ün tarihi Arap harfleriyle başlamadı, Latin harfleriyle de bitmedi. Türk, Orhun’da da Türk’tü, Uygur yazısında da Türk’tü, Selçuklu’da da Türk’tü, Osmanlı’da da Türk’tü, Cumhuriyet’te de Türk’tür. Harfi değişti diye millet değişmez. Yazısı değişti diye ruhu ölmez. Hafıza, harfin şeklinde değil; dilin devamında, milletin iradesinde, devlet aklında ve tarih şuurundadır. Bunu anlamayanlar, taş okuyamadıkları için değil, tarihi okuyamadıkları için cahil kalırlar.
Son söz şudur: Harf İnkılabı bir milletin hafızasını yok etmedi; hafızayı dar bir zümrenin tekelinden çıkarıp milletin evladına doğru yürüttü. Atatürk bu milleti cahil bırakmadı; cahil bırakılmış bir millete kalem verdi. Eski yazıyı bilmek isteyen bugün de öğrenir. Arşive girmek isteyen bugün de çalışır. Mezar taşını okumak isteyen bugün de emek verir. Ama bütün bir milleti, zor ve ağır bir yazı düzenine mahkûm etmeye kimsenin hakkı yoktur.
Bir gecede cahil kalmadık. Asırlarca okutulmadık. Cumhuriyet, o asırlık ihmale okul ile, kalem ile, alfabe ile ve millet iradesiyle cevap verdi. Harf İnkılabı bir kopuş değil; büyük Türk milletinin eline verilmiş büyük bir aydınlanma anahtarıdır.
Bu arada küçük bir not düşeyim: Enaniyet olmasın ben hem Farsça hemde Osmanlıca biliyorum. Yani “Önce Osmanlıca öğren de konuş” diyen varsa, kusura bakmasın; o kapıdan ben geçtim, ayakkabımı da kapının önünde unuttum. Şimdi sıra sizde. Haydi bakalım, Göktürkçeyi öğrenin de görelim. Orhun Yazıtları’nın karşısına geçince “Dedemin mezar taşını okuyamıyorum” ağıdını bu defa hangi makamdan yakacaksınız, şu sıra hazır açılım ile revaçta olan Kürdili Hicazkâr galiba, merak ediyorum. Bilge Kağan size uzaktan bakıp “Evladım, sen daha beni okuyamıyorsun; Cumhuriyet’e niye kızıyorsun?” derse hiç şaşırmayın. 🙂
Yorum Yap