Son Dakika !
--:--:--
Muhittin Çaçan

SARAYIN GÖLGESİNDE UNUTULAN TÜRK: YEMEN’DEN FİLİSTİN’E, HİLAFETTEN CUMHURİYET’E KANLA YAZILAN HAKİKAT

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!


Bazı sorular vardır, yalnızca cevap istemez; insanın zihnini, vicdanını ve bütün tarih anlayışını yerinden oynatır. Bazı sorular vardır, kitapların kenarına değil, milletlerin hafızasına kazınır. Biz yıllarca tarihi sarayların gölgesinden, saltanat sofralarının kenarından, fermanların süslü diliyle ve padişahların ihtişamlı anlatılarıyla dinledik.

Oysa tarihin bir de saray kapısından içeri hiç girememişlerin, yalı yüzü görmemişlerin, devletin nimetine değil külfetine ortak edilmişlerin dili vardır. İşte asıl tarih, çoğu zaman orada başlar. Çünkü imparatorluk dediğimiz büyük yapının yükünü çoğu zaman saray değil, Anadolu taşıdı. Bedeli hanedan değil, Türk milleti ödedi. Tahta oturanların adı tarih kitaplarına yazıldı; ama Yemen yolunda kaybolan Mehmet’in, asker yolu beklerken saçı ağaran Ayşe’nin, tarlasını süremeyen Hasan’ın, cepheden dönmeyen evlatların ve ağıt yakan anaların adı çoğu zaman türkülerde kaldı.


Neden diye hiç düşündük mü? Neden Osmanlı’da Müslüman Türkler çoğu zaman fakir, yoksul, asker, rençber ve vergi mükellefi olarak kalırken; ticaretin, bankerliğin, zanaatın, şehir ekonomisinin, ithalatın, ihracatın ve büyük sermayenin önemli kısmı gayrimüslim unsurların elindeydi? Neden Anadolu’daki Türk köylüsü Yemen’den Fizan’a, Trablusgarp’tan Balkanlar’a, Kafkasya’dan Hicaz’a kadar cepheden cepheye sürülürken, imparatorluğun büyük şehirlerinde servet başka ellerde birikiyordu? Neden devletin asıl yükünü taşıyan Türk, devletin nimetlerinden en az pay alan unsur hâline getirildi? Neden Osmanlı’nın en büyük bedel defterinde Türk’ün adı kalın harflerle yazılıyken, servet defterinde, ticaret defterinde, imtiyaz defterinde aynı Türk’ün adı silik kaldı?


Yunan tarihçi Dimitri Kitsikis’in “Batılılar bizi kışkırtana kadar Osmanlı’yı Ermeniler, biz Yunanlılar ve diğer devşirmeler yönetiyordu” anlamına gelen sözü, tek başına mutlak bir hüküm gibi alınmasa bile üzerinde düşünülmesi gereken ağır bir kapı aralar. Çünkü mesele şudur: Osmanlı’nın son döneminde devlete kim can verdi, kim vergi verdi, kim cepheye gitti, kim öldü; buna karşılık servet, ticaret, bürokrasi, saray çevresi, diplomasi ve imtiyaz kimlerin elinde toplandı? Tarihçilik, işte bu soruları eğip bükmeden sorabilme cesaretidir.

Tarihçilik, yalnızca padişahların kaç cami yaptırdığını saymak değil; o camilerin gölgesinde hangi millet evladının aç kaldığını, hangi köylünün askere alındığını, hangi ananın evladını bir daha göremediğini de sormaktır.
Neden Anadolu’daki Türkler İstanbul’a, yani o zamanki adıyla Konstantinopolis’e gitmek için bulunduğu şehrin eşrafından, ağasından, beyinden borcu olmadığına ve geri döneceğine dair kefil göstermek zorunda kalırken; aynı uygulama Yunan, Ermeni, Yahudi ve diğer gayrimüslim unsurlar için aynı sertlikte işletilmedi? Neden Anadolu Türkünün şehirler arasında hareketi bile kontrol altında tutulurken, ticaret ağları başka ellerde serbestçe genişledi?

Neden Türk köylüsüne “sen tarlana dön, köyünde kal, askere git, vergi ver” denirken, imparatorluğun liman şehirlerinde zenginlik başka çevrelerin hanesine yazıldı?
Neden Boğaz’ın iki yakasındaki yalılarda, köşklerde, Marmara Denizi çevresindeki ihtişamlı yapılarda Müslüman Türk varlığı yok denecek kadar azdı? Neden Anadolu’nun Türk evladı cephede çürürken, İstanbul’un ve liman şehirlerinin iktisadi hayatında başka çevreler belirleyici hâle gelmişti? Neden imparatorluğun yükünü taşıyan unsur, imparatorluğun refah manzarasında görünmezdi? Bu sorular rahatsız edicidir; çünkü tarihî romantizmin cilasını kazır. Fakat hakikatin görevi de budur: Parlatılmış yalanların üstündeki cilayı kaldırmak.


Neden Osmanlı Bankası dâhil birçok finans kuruluşunda sermaye ve yönetim gayrimüslim çevrelerin elindeyken, Türkler bu yapılarda çoğu zaman işçi olarak bile yer bulamıyordu? Bu tablo tesadüf müydü, yoksa imparatorluğun ekonomik düzeninin acı bir sonucu muydu? Osmanlı maliyesi dış borçların, imtiyazların, kapitülasyonların, yabancı sermayenin ve banker ağlarının elinde daralırken, Anadolu Türkünün payına yine vergi, askerlik, kıtlık ve yoksulluk düşmedi mi? Devlet borçlandıkça saray kendi ihtişamından ne kadar vazgeçti, Anadolu köylüsünün sırtına ne kadar yük bindi?


Mithat Paşa’nın Memleket Sandıkları ile başlattığı, daha sonra Ziraat Bankası’na dönüşen teşebbüs neydi? Türk köylüsünü tefecinin, banker düzeninin, borç batağının ve çaresizliğin elinden kurtarma çabası değil miydi? Eğer Anadolu köylüsü güçlü olsaydı, eğer Türk köylüsünün üretimi, emeği ve sermayesi korunmuş olsaydı, böyle bir teşebbüse neden ihtiyaç duyulsundu? Peki bu iradeyi ortaya koyan Mithat Paşa’nın Taif’e sürülüp zindanda boğdurulması bize ne anlatır?

Devletin içinde Türk köylüsünü düşünen bir akıl belirdiğinde, o aklın nasıl tasfiye edildiğini görmemiz gerekmez mi?
Neden Anadolu’da doktor, eczacı, tüccar, zanaatkâr, sarraf, banker, hatta birçok yerde köy bakkalı bile Yunan veya Ermeni iken; Müslüman Türk çoğunlukla asker, rençber ve vergi mükellefi olarak kaldı? Burada mesele herhangi bir topluluğa düşmanlık etmek değildir. Mesele, tarihî yapının Türk milletini nasıl geri bıraktığını görmektir. Kim zenginleşti, nasıl zenginleşti, hangi sistem bunu mümkün kıldı, hangi imtiyazlar kime verildi, hangi yükler kimin sırtına bindirildi? Bu sorular sorulmadan Osmanlı’nın son yüzyılı anlaşılamaz.


Neden Türkler on yıl, kimi zaman on beş yıl askerlik yaparken, Osmanlı vatandaşı gayrimüslim unsurlar uzun süre askerlikten muaf tutuldu? Bu muafiyetin Türkleri ticaretten, sanattan, üretimden, şehir hayatından ve sermaye birikiminden uzaklaştırdığı görülmedi mi? Görüldüyse neden sürdürüldü? Bir genç on yıl askerlik yaparsa, o genç ne zaman dükkân açacak, ne zaman meslek öğrenecek, ne zaman tarlasını büyütecek, ne zaman sermaye biriktirecek, ne zaman çocuğunu okutacak? Türk evladı cephede yaşlanırken, askerlikten muaf olanlar ticarette, zanaatta, bankacılıkta, şehir ekonomisinde yer tutmadı mı? Sonra da “Türk niçin fakirdi?” diye sorulduğunda cevap başka yerde aranıyor. Cevap ortadadır: Türk’ün hayatı cepheye, vergisi devlete, emeği toprağa, gençliği imparatorluğun bitmeyen savaşlarına verilmiştir.


Bütün bu soruların merkezinde tek bir büyük gerçek vardır: Anadolu’daki Türk, imparatorluğun sırtındaki yükü taşıdı; fakat çoğu zaman imparatorluğun sahibi gibi değil, yük taşıyan sessiz kalabalığı gibi görüldü. Cepheye o gitti. Vergiyi o verdi. Tarlada o çalıştı. Yemen’de o öldü. Hicaz’da o yandı.

Trablusgarp’ta o direndi. Filistin’de o kan verdi. Balkanlar’da o göçtü. Kafkasya’da o kırıldı. Fakat sarayların, bankerlerin, limanların, ticaret yollarının, köşklerin ve yalıların nimetlerinden en az o faydalandı. İşte bizim itirazımız buradadır. Biz tarih diye yalnızca saray methiyesi dinlemek zorunda değiliz. Biz tarih diye yalnızca “ulu hakanlar”, “kutlu tahtlar”, “şanlı saltanatlar” anlatısına mahkûm değiliz. Biz bu milletin evladının ne yaşadığını, ne çektiğini, ne ödediğini sormak zorundayız.


Harf meselesi de bu çarpık tarih anlatısının başka bir yüzüdür. Bugün hâlâ “Cumhuriyet bir gecede milleti cahil bıraktı” diyenler, Osmanlı’nın son döneminde alfabe tartışmalarının zaten yapıldığını neden söylemezler? Tanzimat aydınlarının “Bu alfabe bizi cahil bıraktı, Latin alfabesine geçelim” fikri etrafında tartışmalar yürüttüğünü neden gizlerler? Arnavut aydınlarının İlbasan Kongresi gibi toplantılarla Latin harflerini tartıştığını neden anlatmazlar? Osmanlı’da tapu dairelerinde, telgraf yazışmalarında, sarayın bazı özel mektuplarında, diplomatik temaslarda ve çeşitli bürokratik işlemlerde Latin harflerinin kullanıldığı örnekler varken, neden bu mesele sanki Cumhuriyet sabahı ansızın ortaya çıkmış gibi anlatılır?


Madem mesele alfabe idi, neden Anadolu’daki Türkmen-Oğuz evladına, Müslüman Türk’e, halkın konuştuğu dile uygun, sade, anlaşılır ve öğretilebilir bir yazı dili kazandırılmadı? Neden Arap ve Fars etkisiyle ağırlaşmış Osmanlıca, halk ile devlet arasında aşılmaz bir duvar hâline getirildi? Neden yazı, milletin önünü açacak bir vasıta değil de, zümrelerin elinde bir imtiyaz aracı oldu? Halkın konuştuğu Türkçe ile devletin yazdığı Osmanlıca arasındaki uçurum büyüdükçe büyümedi mi?

Anadolu köylüsü mahkemede, tapuda, vergi kaydında, ferman dilinde kendi devletinin yazısını anlamakta zorlanmadı mı? Eğer bir millet kendi devletinin yazısını anlayamıyorsa, orada mesele yalnız alfabe meselesi değil; devlet ile millet arasındaki mesafe meselesidir.
Osmanlı’nın son doksan yılında dil ve alfabe meselesi tartışılmışken, neden hâlâ “alfabe bir gecede değişti” yalanı tekrar edilir? Doğrusu şudur: Bu süreç bir gecelik değildir. Bu süreç, en az doksan yıllık bir tartışmanın Cumhuriyet iradesiyle karara bağlanmasıdır. Cumhuriyet, dar bir zümrenin bildiği yazıdan, milletin öğrenebileceği yazıya geçmiştir.

Atatürk’ün yaptığı şey, halkın okuryazarlığını artıracak, diliyle yazısı arasındaki mesafeyi azaltacak ve milleti bilgiyle buluşturacak bir adım atmaktır. Bunun eleştirilecek tarafları elbette tarihçilerce tartışılabilir; fakat meseleyi “millet bir gecede cahil bırakıldı” basitliğine indirgemek, tarihçilik değil, ideolojik kurnazlıktır.


Bir Amerikalı gazetecinin Atatürk’e “Neden milletin alfabesini değiştirip cahil bıraktınız?” diye sorduğu rivayet edilir. Atatürk’ün cevabı meseleyi bütün çıplaklığıyla özetler: “Ben 10 bin kişinin alfabesini değiştirdim ama uygun alfabe ile halkıma okuma yazma öğrettim.” Bu sözün tarihî bağlamı ayrıca tartışılabilir; fakat fikrî özü açıktır: Cumhuriyet, yazıyı bir zümrenin imtiyazı olmaktan çıkarıp milletin ortak imkânı hâline getirmeye çalışmıştır. Çünkü milletin anlamadığı yazı, milletin sırtına vurulan görünmez bir zincirdir.


Arşiv meselesinde de aynı seçici öfkeyi görüyoruz. Cumhuriyet idaresinin Osmanlı arşivlerini Bulgaristan’a sattığı meselesi yıllarca tek taraflı biçimde anlatılır. Bu olay elbette tartışılmalıdır, hatta sert biçimde eleştirilmelidir. Tarihî belgelerin hurda kâğıt muamelesi görmesi affedilecek bir iş değildir. Fakat aynı çevreler, yakın dönemde Milli Kütüphane’den çok kıymetli el yazması eserlerin de bulunduğu tonlarca tarihî malzemenin hurdaya verilmesi iddiaları karşısında neden aynı öfkeyi göstermez? Eğer mesele tarihî mirası korumaksa, hassasiyet dönem seçmez.

Cumhuriyet döneminde olunca suç, kendi dönemlerinde olunca suskunluk olmaz. Tarihî eser hangi iktidar döneminde zayi edilmişse, o dönemin sorumluları da tarih önünde hesap vermelidir.


Camiler meselesi de böyledir. “Cumhuriyet camileri yıktı, Kur’an’ı yasakladı” diye yıllardır yürütülen propaganda, eksik ve tek taraflıdır. Peki Sultan Vahdettin döneminde Beyoğlu’ndaki Ağa Camii’nin satıldığı iddiası neden konuşulmaz? Harbiye’deki St. Esprit Kilisesi bahçesine 1921’de Papa 15. Benoit’in heykelinin dikildiği, bu heykel için dönemin padişahının da maddi destek verdiği iddiaları neden gündeme getirilmez? Yine Atatürk’ün, satıldığı söylenen bazı camileri yeniden satın aldırıp tamir ettirdiği, savaşta zarar gören camilerin onarıldığı, kimi yerlerde kiliselerin camiye çevrildiği neden anlatılmaz? Çünkü amaç çoğu zaman tarih anlatmak değildir.

Amaç, Cumhuriyet’i mahkûm etmek; sarayı, saltanatı ve hilafet düzenini temize çekmektir.
Oysa biz ne kör bir Osmanlı düşmanlığı ne de sorgusuz bir Cumhuriyet övgüsü istiyoruz. Biz hakikat istiyoruz. Kim yaptıysa ortaya çıksın. Kim sattıysa bilinsin. Kim yıktıysa yazılsın. Kim koruduysa hakkı teslim edilsin. Tarih namus ister. Tarih dürüstlük ister.

Tarih seçici hafızayla değil, bütün belgelerle konuşur. Cumhuriyet’in hatası varsa yazılır. Osmanlı’nın hatası varsa o da yazılır. Padişahın yanlışı varsa saklanmaz. Atatürk’ün icraatı varsa ideolojik öfkeyle karartılmaz. Tarihçilik, sevdiğini aklama, sevmediğini karalama sanatı değildir. Tarihçilik, milletin hakikat karşısında olgunlaşma cesaretidir.


Gelelim asıl yaraya: Yemen’e. Yemen ağıtlarını hiç gerçekten dinledik mi? O ağıtlar yalnızca türkü değildir. O ağıtlar Anadolu Türkünün imparatorluğa yazdığı kanlı dilekçedir. O ağıtlar, saray tarihinin arkasında ezilen milletin feryadıdır. “Merhametsiz padişahlar askeri, on sene bekletiyorlar Hicaz’da; genç iken kocadım, yitirdim yâri, Soyka Yemen yiğit koymadı bizde” diyen o yanık ses, bir tarih kitabının soğuk satırlarından daha ağırdır. Çünkü orada bir kadının bekleyişi vardır. Bir ananın feryadı vardır. Bir gelinin kararan ömrü vardır. Bir Türk köylüsünün cephede eriyen gençliği vardır. Bir köyün eksilen erkekleri vardır. Bir evin kapanan kapısı vardır. Bir ocağın sönmüş ateşi vardır.


Ağıt devam eder: “Padişaha söyleyin yâri göndersin, bu kanunu, bu zagonu döndersin, on seneyi bir seneye indirsin, hiç mi merhamet yok Sultan Aziz’de?” İşte sorulması gereken soru budur: Hiç mi merhamet yoktu? Yemen’e giden Türk evladı kimin umurundaydı? Hicaz’da, Fizan’da, Trablusgarp’ta, Balkanlar’da ömrü tüketilen Anadolu çocuğunu kim düşündü? On yıl asker yolu bekleyen kadınların, gözü yollarda kalan anaların, yetim büyüyen çocukların hesabını kim verdi? Sarayda bir ferman yazıldığında Anadolu’da kaç ocak söndü? Bir cephe açıldığında kaç köy erkeksiz kaldı? Bir “sefer” kararı alındığında kaç ana mezar taşı bile göremedi?


Sultan Aziz devri 1861-1876 arasıdır. Ağıtlarda geçen bu isyan, yalnızca bir padişaha değil, bütün bir düzene yönelmiş feryattır. Çünkü Türk askeri yıllarca dönmemiştir. Giden gelmemiş, gelen de eski hâliyle dönememiştir. Anadolu’nun gençleri çöllerde kalmış, köylerde ocaklar sönmüştür. Bir milletin gençliği savaşlarda öğütülürse, o milletin ticareti de geriler, eğitimi de aksar, aile yapısı da sarsılır, üretimi de çöker. Osmanlı’nın son yüzyılındaki Türk yoksulluğunun ardında yalnızca ekonomik sebepler değil, işte bu bitmeyen askerlik düzeni de vardır.


Ama mesele yalnızca Yemen değildir. Yemen, bu büyük kırılmanın en yakıcı sembolüdür. Aynı acı Trablusgarp’ta vardır. Filistin’de vardır. Hicaz’da vardır. Suriye’de vardır. Şam’da vardır. Kudüs’te vardır. Anadolu’nun Türk çocuğu yalnızca Yemen çöllerinde değil; imparatorluğun son nefesini verdiği bütün cephelerde can vermiştir. O çocuk, çoğu zaman ne için savaştığını bile tam bilmeden gitmiştir. Ona “din” denmiştir, “hilafet” denmiştir, “padişah” denmiştir, “ümmet” denmiştir. O da inanmıştır. Çünkü Türk askeri sadıktır. Çünkü Mehmetçik kendisine verilen emaneti kutsal bilir. Çünkü o, cephede yalnızca toprağı değil; namusu, inancı ve şerefi savunduğunu düşünür.


Fakat tarih bize acı bir hakikat daha gösteriyor: Türk askeri cephede kan dökerken, kimi çevreler masada hesap yapıyordu. Türk evladı Filistin’de, Trablusgarp’ta, Yemen’de, Hicaz’da kan verirken; bazı yerel unsurlar, aşiret reisleri, hanedanlar ve siyasal aktörler İngiliz’le, Fransız’la, emperyalist güçlerle pazarlık ediyordu. Bu ihaneti bütün bir halka yüklemek tarihî olarak doğru değildir; fakat İngiliz emperyalizmiyle iş tutanların Türk askerinin kanında payı olduğu da inkâr edilemez. Bu gerçeği söylemek kavim düşmanlığı değildir. Bu, Türk askerinin nasıl yalnız bırakıldığını anlatmaktır.


Kudüs İngilizlerin eline geçerken, Şam düşerken, Hicaz isyanlarla sarsılırken, Selahattin Eyyubi’nin türbesi önünde imparatorluğun son izleri silinirken; Türk askerinin yüreğinde yalnızca mağlubiyet değil, aynı zamanda aldatılmışlık hissi de vardı. Çünkü ona “ümmet” denmişti; ama en zor zamanda ümmetin bir kısmı emperyalist güçlerin yanında saf tutmuştu. Ona “din kardeşliği” denmişti; ama bazı siyasal aktörler İngiliz altınına, İngiliz vaadine, İngiliz himayesine meyletmişti. Bu milletin yüreğinde asıl yarayı açan da budur. Cephede yenilmek başka şeydir, sırtından vurulduğunu hissetmek başka şeydir.


Bizim meselemiz herhangi bir halkla, herhangi bir kavimle, sıradan insanlarla değildir. Bizim meselemiz, Türk milletinin kanı üzerinden sahte ümmet siyaseti yapanlarladır. Bizim meselemiz, dün emperyalizmin yanında saf tutup bugün bize kardeşlik dersi veren ikiyüzlü siyasetlerledir. Bizim meselemiz, Türk askeri çöllerde kırılırken susanların, bugün Türk milletine yeniden hilafet ve ümmet masalı anlatmasıyladır. Biz mazluma düşman değiliz; fakat Türk’ün tarihî hafızasını hiçe sayarak mazlumiyet ticareti yapanlara da teslim olmayız.


İşte bu yüzden Filistinlerde savaşan Mehmet Hüseyin Çavuş’un kaleminden aktarılan şu sözler, yalnızca bir şiir değil; bir milletin tarihî hayal kırıklığıdır: “Gazze’nin kumundan çok imiş meğer kalleşi, nasıl sırtından vurur insanı din kardeşi! Filistin, Trablusgarp, Yemen illeri, hangisini kanım ile sulamadım, gezdim cephe cephe bütün çölleri, Türk’e, Türk’ten başka dost bulamadım!” Bu dizeler kuru bir öfke cümlesi gibi okunmamalıdır.

Bu, cephede yalnız bırakılmış bir askerin sitemidir. Bu, sırtına “ümmet” denilerek yük bindirilen ama en zor anda yalnız kalan Türk evladının feryadıdır. Bu, bütün bir halkı suçlamak için değil; ihanet edenleri, işbirlikçileri, emperyalizmin yanında saf tutanları ve Türk askerinin kanı üzerinden siyaset yapanları teşhir etmek için okunmalıdır.
Çünkü Filistin’de Türk kanı vardır.

Trablusgarp’ta Türk kanı vardır. Yemen’de Türk kanı vardır. Hicaz’da Türk kanı vardır. Şam yollarında Türk’ün alın teri, gözyaşı ve mezarı vardır. Kudüs müdafaasında Türk askerinin son nefesi vardır. Fakat bütün bunlar anlatılırken hep Türk’ten fedakârlık istenir; Türk’ün ödediği bedel ise çoğu zaman görmezden gelinir. Türk’ün şehidi unutulur, Türk’ün ağıdı unutulur, Türk’ün yoksulluğu unutulur, Türk’ün cepheden cepheye sürülüşü unutulur; sonra da Türk milletine dönüp yeniden “ümmet için fedakârlık” dersi verilir. İşte buna itiraz etmek, tarihî bir haktır.


Bugün birileri yine çıkıp “Hilafet gelirse Müslümanlar birleşir, Filistin kurtulur” diyor. O hâlde sormak gerekir: Hilafet varken Filistin neden kaybedildi? Hilafet varken Kudüs neden düştü? Hilafet varken Yemen neden ağıt oldu? Hilafet varken Hicaz neden elimizden çıktı? Hilafet varken Şam neden gitti? Hilafet varken Türk askeri neden cephelerde yalnız bırakıldı? Demek ki mesele hilafet unvanı değilmiş. Demek ki mesele sarık, cübbe, sancak ve slogan değilmiş. Mesele güçmüş. Mesele akılmış. Mesele millî devletmiş. Mesele üretimmiş.

Mesele eğitimmiş. Mesele orduymuş. Mesele milletin kendi kaderine sahip çıkmasıymış.
Arap Birliği onlarca yıldır var. İslam İşbirliği Teşkilatı onlarca yıldır var. Peki Filistin için ne yaptılar? İsrail’in işgalini durdurabildiler mi? Gazze’nin acısını bitirebildiler mi? Kudüs’ü koruyabildiler mi? Toplantılar yapıldı, bildiriler yayımlandı, kürsülerden nutuklar atıldı. Fakat Filistin’in yarası kanamaya devam etti. Şimdi siyasal İslamcıların yeni argümanı şu: “Türkiye’ye hilafet gelirse Filistin kurtulur.” Bu, tarih bilmeyenlere satılan eski bir masaldır. Çünkü mesele unvan meselesi değildir.

Mesele güç meselesidir. Güçlü değilseniz, unvanınız sizi kurtarmaz. Zayıfsanız, hilafet de taşısanız size kimse itibar etmez. Dünya siyasetinde duygular değil güç konuşur; sloganlar değil kurumlar, üretim, teknoloji, diplomasi, savunma sanayii, eğitim ve millî irade belirleyici olur.


Osmanlı’nın son döneminde hilafet vardı. Peki imparatorluk parçalanmadı mı? Müslüman coğrafyalar işgal edilmedi mi? Hicaz elden çıkmadı mı? Kudüs düşmedi mi? Şam kaybedilmedi mi? Yemen ağıtları yakılmadı mı? Demek ki mesele hilafet değilmiş. Mesele devlet aklıymış. Mesele millî egemenlikmiş. Mesele bağımsızlıkmış. Mesele milletin kendi kaderini kendi eline almasıymış. Eğer hilafet tek başına kurtuluş olsaydı, Osmanlı’nın son asrı felaketler tarihi olmazdı. Eğer yalnız dinî unvanlar milletleri kurtarsaydı, Trablusgarp kaybedilmez, Balkanlar elden çıkmaz, Yemen ağıt olmaz, Kudüs düşmezdi.


Bugün bize düşen görev, Türk milletini yeniden başkalarının davasına yakıt yapmak değildir. Türk milleti tarih boyunca yeterince kan vermiştir. Trablusgarp’ta vermiştir. Yemen’de vermiştir. Filistin’de vermiştir. Balkanlar’da vermiştir. Kafkasya’da vermiştir. Çanakkale’de vermiştir. Sakarya’da vermiştir. Dumlupınar’da vermiştir. Artık bu milletin evlatlarına hamaset değil, hakikat lazımdır. Saray romantizmi değil, millet şuuru lazımdır. Ümmet masalı değil, millî devlet aklı lazımdır. Mazluma merhamet elbette gerekir; fakat önce kendi milletinin tarihî acısını bilmek gerekir. Çünkü kendi şehidinin mezarını unutan, başkalarının sloganına kolayca asker yazılır.


Cumhuriyet işte bu yüzden önemlidir. Cumhuriyet, Anadolu Türkünün “Ben artık yalnızca cepheye sürülen asker değilim; bu devletin sahibiyim” demesidir. Cumhuriyet, kuldan yurttaşa geçiştir. Cumhuriyet, sarayın tebaasından milletin egemenliğine yürüyüştür. Cumhuriyet, Anadolu çocuğunun kendi kaderini kendi eline almasıdır. Cumhuriyet, padişahın merhametine bırakılmış bir milletin, artık kendi iradesiyle ayağa kalkmasıdır. Cumhuriyet, hanedan mülkü sayılan devletin milletin ortak vatanı hâline gelişidir. Cumhuriyet, Türk milletinin tarih sahnesine kendi adıyla, kendi iradesiyle, kendi aklıyla çıkmasıdır.


Bu yüzden Cumhuriyet’e düşmanlığın arkasında çoğu zaman yalnızca rejim tartışması yoktur; milletin egemenliğine duyulan rahatsızlık vardır. Çünkü Cumhuriyet, “devlet benim” diyen saray anlayışına karşı “devlet milletindir” demiştir. Cumhuriyet, Türk köylüsünü yalnız cepheye çağrılan bir insan olmaktan çıkarıp okulun, sandığın, hukukun, devletin ve millet iradesinin öznesi yapmaya çalışmıştır. Elbette eksikleri, yanlışları, sertlikleri, tartışmalı uygulamaları vardır. Fakat bütün bunlara rağmen Cumhuriyet, Anadolu Türkünün tarihî makûs talihini kırma iradesidir.


Bu yüzden dürüst tarihçilerden cevap bekliyoruz. Eğmeden, bükmeden, saklamadan cevap versinler. Osmanlı’da Türk neden yoksuldu? Neden cepheye en çok Türk gitti? Neden gayrimüslimler uzun süre askerlikten muaf tutuldu? Neden ticaret ve sermaye Türk’ün elinde değildi? Neden Anadolu çocuğu on yıl, on beş yıl asker yolu bekledi? Neden alfabe meselesi yıllarca tartışıldığı hâlde “bir gecede değişti” yalanı üretildi? Neden Cumhuriyet’e atılan her suç büyütülürken, sarayın ve sonraki iktidarların hataları gizlendi? Neden Yemen ağıtlarını dinleyenler hâlâ hilafet masalı anlatıyor? Neden Türk’ün kanıyla sulanan topraklarda başkalarının siyaseti büyüdü? Neden Türk’ün fedakârlığı unutuldu da başkalarının mağduriyeti sürekli önümüze konuldu? Neden hilafet varken kaybedilen topraklar için bugün yeniden hilafet reçetesi yazılıyor?


Bu sorulara dürüstçe cevap verilmeden tarih yazılamaz. Çünkü tarih, yalnızca iktidarların sevdiği cümlelerden ibaret değildir. Tarih biraz da rahatsız eden soruları sorma cesaretidir. Ve biz artık bu soruları sormak zorundayız. Çünkü Anadolu’nun Türk çocuğu Yemen çöllerinde ölürken kendisine masal anlatılmadı. Ona vatan dediler, din dediler, padişah dediler, hilafet dediler. O ise geride bir ana, bir yar, bir yetim ve bir ağıt bıraktı. O ağıt, bugün hâlâ Anadolu’nun içinde yanmaktadır.


Bugün bize düşen, o ağıtı duymaktır. Tarihe saray penceresinden değil, Anadolu’nun yanık bağrından bakmaktır. Kendi milletinin acısını unutanlar, başkalarının davasında kolayca piyon olur. Kendi şehidinin mezarını unutanlar, başkalarının sloganına kolayca asker yazılır. Kendi ağıdını duymayanlar, başkalarının nutkuna kolayca inanır. Bu yüzden önce kendi tarihimizle yüzleşmeliyiz. Ne sarayı masallaştırmalıyız ne Cumhuriyet’i kör öfkeyle karalamalıyız. Hakikat neyse onu söylemeliyiz. Çünkü milletler ancak hakikatle olgunlaşır.
Türk milleti artık tarihten kin değil, şuur çıkarmalıdır. Fakat bu şuurun ilk şartı da hakikati saklamamaktır. Kim ihanet ettiyse adıyla yazılmalıdır. Kim işbirliği yaptıysa belgeleriyle ortaya konulmalıdır.

Kim Türk askerinin kanı üzerinden pazarlık ettiyse tarih önünde mahkûm edilmelidir. Kim Türk milletini yoksulluğa, cehalete, bitmeyen askerlik düzenine mahkûm ettiyse onun da hesabı sorulmalıdır. Ve kim bugün aynı masalı yeniden satıyorsa, ona da açıkça söylenmelidir: Bu millet artık Yemen’e giden o sessiz millet değildir. Bu millet artık başkalarının tahtı, tacı, hilafeti, hanedanı ve mezhep siyaseti için cepheye sürülecek millet değildir. Bu millet Cumhuriyet’le birlikte kendi kaderinin sahibi olmuştur. Bu milletin adı Türk milletidir. Bu milletin devleti Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu milletin dersi de kanla, ağıtla, ihanetle ve istiklal mücadelesiyle yazılmıştır.


Onun için bir daha soralım: Neden diye hiç düşündük mü? Düşündüysek, cevabı da artık cesaretle söyleyelim. Türk milletinin kaderi bir daha hiçbir hanedanın, hiçbir sahte ümmet siyasetinin, hiçbir dış aklın, hiçbir işbirlikçi düzenin ve hiçbir ideolojik masalın insafına bırakılamaz. Çünkü bu millet, tarih boyunca en ağır bedeli ödeyen millettir. Ve Mehmet Hüseyin Çavuş’un o yakıcı sözü, hâlâ tarihin içinden bugüne seslenmektedir: “Gazze’nin kumundan çok imiş meğer kalleşi, nasıl sırtından vurur insanı din kardeşi! Filistin, Trablusgarp, Yemen illeri, hangisini kanım ile sulamadım, gezdim cephe cephe bütün çölleri, Türk’e, Türk’ten başka dost bulamadım!”
İşte bu söz, yalnızca bir askerin serzenişi değildir; bu söz, koca bir milletin tarihî muhasebesidir. Bu söz, Türk milletinin çöllerde bıraktığı evlatlarının mezarsız kitabesidir.

Bu söz, Yemen’den Filistin’e, Trablusgarp’tan Şam’a kadar uzanan büyük bir acının özetidir. Bu söz, bize şunu hatırlatır: Türk milleti başkalarının tarihî hesaplarında figüran olacak bir millet değildir. Türk milleti, kendi devletinin, kendi vatanının, kendi istiklalinin asli sahibidir.


Ve artık tarih bize aynı dersi tekrar tekrar vermektedir: Merhametli olacağız, ama hafızasız olmayacağız. Mazlumun yanında duracağız, ama kendi milletimizin acısını unutturmayacağız. Adaleti savunacağız, ama Türk’ün kanını ucuz gören hiçbir siyasetin arkasına dizilmeyeceğiz. Çünkü Türk milleti, tarih boyunca en çok da unutturulmuş fedakârlıklarının bedelini ödedi. Artık unutmayacağız. Artık unutturmayacağız. Artık sormaktan çekinmeyeceğiz: Bu imparatorlukta kim yaşadı, kim yönetti, kim zenginleşti, kim öldü, kim ağıt yaktı?


Cevap bellidir. Sarayların ışığı altında görünmeyen, ama cephelerin karanlığında can veren Türk’tü. Vergiyi veren Türk’tü. Askere giden Türk’tü. Yemen’de kalan Türk’tü. Filistin’de kan veren Türk’tü. Trablusgarp’ta çölü vatan bilen Türk’tü. Balkanlardan göçen Türk’tü. Kafkaslarda kırılan Türk’tü. Ve nihayet Sakarya’da, Dumlupınar’da ayağa kalkıp “artık yeter” diyen de Türk’tü.


Bu yüzden Cumhuriyet, yalnızca bir siyasi rejim değil; Türk milletinin tarihî cevabıdır. Bu cevap, sarayın sessiz kulu olmaktan çıkan milletin cevabıdır. Bu cevap, “ben artık kendi kaderimi kendim tayin edeceğim” diyen Anadolu’nun cevabıdır.

Bu cevap, Yemen ağıtlarına, Filistin sitemlerine, Trablusgarp çöllerine, Balkan bozgunlarına verilmiş millî cevaptır. Bu cevap, Türk milletinin en uzun geceden sonra kendi sabahını kurma iradesidir.
Ve o sabahın adı Cumhuriyet’tir.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan TÜRKÇÜLÜK: HAFIZASINI KAYBETMEK İSTEMEYEN BİR MİLLETİN SON SÖZÜ
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan BİR GECEDE CAHİL KALMADIK; ASIRLARCA OKUTULMADIK
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan TÜRK ADI: BİR MİLLETİN HAFIZASI, BİR DEVLETİN OMURGASI
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan BOZKIRIN HAFIZASI: TÜRK’ÜN SÜRGÜNÜ, UNUTULUŞU VE YENİDEN UYANIŞI
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Zor Zamanda Kurulan Bir Sendika, Güven Tazeleyen Bir Lider: Sayın Levent Kuruoğlu
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Tarihi Fuzuli Bilgi Olmaktan Çıkaran Komutan: E. Kurmay Albay Mustafa Önsel
Yazarlarımız
Ajans News