Son Dakika !
--:--:--
Muhittin Çaçan

BOZKIRIN HAFIZASI: TÜRK’ÜN SÜRGÜNÜ, UNUTULUŞU VE YENİDEN UYANIŞI

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Bir millet düşünün…

Atının nal sesi Çin saraylarında korku olsun… Kılıcının gölgesi Bizans surlarına düşsün… Sancağı Balkan dağlarında dalgalansın… Adı Kahire’de, Buhara’da, Semerkant’ta, Şam’da aynı heybetle söylensin…

​Ve sonra aynı millet, öz yurdunda kendi tarihini başkasından öğrenmek zorunda bırakılsın.

​İşte Türk dünyasının son iki yüz yılı tam olarak budur. Bu yalnızca siyasi çöküş değildir. Bu; bir medeniyetin parçalanması, bir hafızanın susturulması, bir milletin birbirine yabancılaştırılmasıdır. Bugün Semerkant’ta, Astana’da, Şuşa’da verilen fotoğraflara yalnızca protokol diye bakanlar aslında tarihin derinliğini hiç anlamıyor.

​Çünkü o karelerde yalnızca devlet başkanları yoktur. Orada; Kırım sürgününde donarak ölen çocuklar vardır… Türkistan çöllerinde kurşuna dizilen Cedidçiler vardır… Kazan medreselerinde yasaklanan Türkçe vardır… Doğu Türkistan’da susturulan ezan vardır… Stalin trenlerinde yok olan aileler vardır…

​Ve hepsinin üzerinde, Türk’ün unutulmayan hafızası vardır. Çünkü Türk milleti tarihte yalnızca savaşmadı. Aynı zamanda unutulmamak için direndi.

​Bir Milletin Hafıza Mücadelesi

​Bakın… Bir millet düşünün ki, yüzyıllarca dünyaya düzen versin… Ama sonra kendi çocukları ona sırt çevirsin. Bugün Türk dünyasının en büyük trajedisi yalnızca dış baskılar değildir. Asıl trajedi, Türk’ün bazen kendi hafızasına yabancılaşmasıdır. Kırım’daki sürgünü bilmeyen Türkler var. İdil-Ural’ın ne olduğunu duymamış gençler var. Türkistan’ın nasıl parçalandığını bilmeyen nesiller var. Doğu Türkistan’daki acıyı “uzak mesele” sananlar var.

​Ve belki de en acısı şu: Türk dünyası bazen kendi kahramanlarını bile unutur.

​İşte bu yüzden Ebunnasr Kursavi çok önemlidir. Çünkü Kursavi yalnızca din âlimi değildi. O, donmuş zihni kırmaya çalışan ilk büyük çığlıklardan biriydi. Şunu görmüştü: Düşünmeyi bırakan toplum çürür. O yüzden sorguladı. O yüzden cesur davrandı. O yüzden gelenek adına uyuşmayı reddetti.

​Ve ardından Şihabüddin Mercani geldi. Mercani yalnızca tarihçi ya da medrese hocası değildi. O, Türk-İslam dünyasının zihinsel silkinişidir. Kazan’da oturup yalnızca geçmiş anlatmadı. Bir milletin neden çöktüğünü anlamaya çalıştı. Şunu görüyordu: Rus ilerliyordu… Türkistan parçalanıyordu… Ama Müslüman toplumlar hâlâ eski tartışmaların içinde oyalanıyordu. İşte bu yüzden Mercani için ilim yalnızca ezber değildi. Hayatı yeniden kurma meselesiydi.

​Ve ardından… Zeynullah Resuli geldi. Resuli’nin derdi yalnızca medrese değildi. Bir milletin yeniden ayağa kalkmasıydı. Çünkü o dönemde Türk dünyasının en büyük sorunu cehaletti. Rus okulları büyüyor… Bilim ilerliyor… Dünya değişiyor… Ama Türk yurtlarının büyük kısmı hâlâ çağın dışında kalıyordu. İşte Resuli bu yüzden reform istedi.

​Eğitim, Ahlak ve Stratejik Akıl

​Ve ardından Âlimcan Barudi çıktı. Barudi yalnızca din adamı değildi. Bir eğitim devrimcisiydi. Yeni usul okullar açtı. Modern eğitimi savundu. Kız çocuklarının eğitimini destekledi. Çünkü Cedidçiler şunu anlamıştı: Kadını geri bırakılan toplum, geleceğini geri bırakır. Bugün bile birçok insan bunu bilmez. Ama Türk dünyasının modernleşme hareketlerinde kadın meselesi merkezi yerdeydi. Ufa Kurultayı’nda kadın haklarının tartışılması tesadüf değildir.

​1., 2. ve 3. Müslüman Kongreleri yalnızca siyasal toplantılar değildi. Oralarda; kadın eğitimi konuşuldu… temsil konuşuldu… modern okul sistemi konuşuldu… ortak alfabe konuşuldu… millet fikri konuşuldu… Ve bütün bunlar, Rus baskısının altında yaşayan Türk halklarının yeniden ayağa kalkma çabasıydı.

​Ve işte tam burada Rızaeddin bin Fahreddin çıktı. Fahreddin yalnızca din adamı değildi. Bir ahlak filozofuydu. Milletin yalnızca teknolojiyle değil, ahlakla da ayakta kalacağını düşünüyordu. Çünkü çürüyen yalnızca devlet değildi. Karakterdi. Şuurdu. Medeniyet refleksiydi.

​Ve aynı dönemde… Musa Carullah başka cephede savaşıyordu. O, Türk ve İslam dünyasının zihinsel çöküşüyle mücadele ediyordu. Şunu görmüştü: Düşünmeyen toplum çöker. Bu yüzden korkusuzdu. Kadın eğitimini savundu. Modern eğitimi savundu. Bilimi savundu. Bugün bile bazı toplumların tartışamadığı meseleleri o, bundan yüz yıl önce konuşuyordu.

​İdealistlerin İzinde

​Ve ardından… İsmail Gaspıralı çıktı. Belki de modern Türk dünyasının en büyük mimarıydı. Bahçesaray’daki küçük matbaasında yalnızca gazete basmıyordu. Aslında parçalanmış bir milletin sinir sistemini yeniden kuruyordu. “Dilde, fikirde, işte birlik” dediğinde yalnızca slogan atmıyordu. Kırım’dan Taşkent’e, Kazan’dan İstanbul’a kadar uzanan büyük bir zihinsel köprü kuruyordu. Ve bugün Türk dünyasında hâlâ ortak alfabe tartışılıyorsa, ortak kültür konuşuluyorsa, o yolun taşlarını ilk döşeyenlerden biri Gaspıralı’dır.

​Ve ardından… Yusuf Akçura çıktı. Akçura yalnızca fikir adamı değildi. Dağılan bir milletin stratejik aklıydı. Harbiye öğrencisi… Takip altında… Sürgünde… Paris yollarında… Ama vazgeçmedi. Çünkü onun zihninde yalnızca Osmanlı yoktu. Bütün Türk dünyası vardı. “Üç Tarz-ı Siyaset” yalnızca makale değildir. Türk milletinin modern çağdaki yol haritasıdır.

​Ve ardından… Ayaz İshaki çıktı. İshaki’nin hayatı başlı başına sürgün destanıdır. Tutuklandı. Takip edildi. Avrupa’da yaşamak zorunda bırakıldı. Ama vazgeçmedi. Çünkü milletler bazen yenilir… Ama hafızaları ölmezse yeniden ayağa kalkarlar.

​Ve sonra… Fatih Kerimi çıktı. Kerimi yalnızca gazeteci değildi. O, Türk dünyasının modernleşme sancısını yazan adamlardandı. Matbaanın ne kadar önemli olduğunu biliyordu. Çünkü bazen bir gazete, bir ordudan daha güçlü olabilir.

​“Ey Türk milleti… Ne zaman gerçekten uyanacaksın?”

​Bozkırın Vicdanı ve Direnişi

​Ve Türkistan bozkırında başka büyük isimler yükseldi. Çokan Velihanov… Velihanov yalnızca seyyah değildi. Kazak bozkırının hafızasını bilimle buluşturan adamdı. Ve ardından… İbray Altınsarin çıktı. Altınsarin şunu görmüştü: Eğitim olmadan millet ayakta kalamaz. Bu yüzden okul açtı. Çocuk yetiştirdi. Yeni nesil kurmaya çalıştı. Ve sonra… Abay Kunanbayev… Abay yalnızca şair değildir. Bozkırın vicdanıdır. Onun şiirlerinde yalnızca edebiyat yoktur. Bir milletin kendine bakışı vardır.

​Ve ardından… Abdürreşit İbrahim çıktı. Belki de Türk dünyasının en dramatik yolcusuydu. Sibirya’dan Japonya’ya kadar dolaştı. Ve Japonya’yı görünce sarsıldı. Çünkü Japonlar modernleşmişti… Ama ruhlarını kaybetmemişti. Biz ise bazen modernleşmeye çalışırken hafızamızı kaybettik. Bazen hafızayı korurken çağın gerisinde kaldık.

​Ve sonra… Türkistan’ın silahlı çığlığı yükseldi. Enver Paşa çıktı. Enver Paşa yalnızca asker değildi. Kaybedilmiş bir imparatorluğun ardından Türkistan’a gidip yeniden büyük bir direniş hayal eden trajik figürdü. Türkistan çöllerinde öldü. Ama ölümü bile semboldü. Çünkü bazı adamlar yaşadıkları yerle değil, öldükleri yerle tarihe geçer.

​Ve ardından… Osman Batur çıktı. Osman Batur yalnızca savaşçı değildi. O, Doğu Türkistan’ın teslim olmayan ruhuydu. Dağlarda savaştı. Yalnız bırakıldı. Ama teslim olmadı.

​Ve sonra… 20. yüzyılın sert sesi yükseldi: Nihal Atsız. Atsız’ın satırlarında yalnızca öfke yoktur. Türkistan vardır. Kaşgar vardır. Kırım vardır. Sessizlik vardır. Unutuluş vardır. Ve Atsız aslında Türk milletine şunu soruyordu: “Ey Türk milleti… Ne zaman gerçekten uyanacaksın?”

​Yeni Bir Başlangıç

​Bugün aynı soru hâlâ geçerlidir. Türk dünyası gerçekten birbirini tanıyor mu? Yoksa sadece folklor gösterilerinde mi buluşuyor? Anadolu’daki genç, Yakut Türkü’nün yalnızlığını biliyor mu? Türkmenistan’daki bir çocuk, Ayaz İshaki’yi tanıyor mu? Kazak gençliği, Musa Carullah’ı okuyor mu? İşte asıl mesele budur. Çünkü parçalanma önce haritalarda başlamaz. Zihinlerde başlar.

​Ve bugün… Ebulfez Elçibey gibi isimleri anlamadan, Türk dünyasının yeniden ayağa kalkışını da anlayamazsınız. Elçibey yalnızca siyasetçi değildi. O, Bakü’de Türkistan’ın ruhunu taşıyan adamlardan biriydi.

​Ve şimdi… Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile Türk liderlerinin aynı karede durması işte bu yüzden önemlidir. O fotoğraf yalnızca diplomasi değildir. O kare; Kursavi’nin sorgulayan aklıdır. Mercani’nin ilim mücadelesidir. Resuli’nin eğitim kavgasıdır. Barudi’nin okul hayalidir. Fahreddin’in ahlak arayışıdır. Musa Carullah’ın zihinsel direnişidir. Gaspıralı’nın duasıdır. Akçura’nın stratejisidir. İshaki’nin sürgünüdür. Togan’ın bozkır yalnızlığıdır. Fatih Kerimi’nin kalemidir. Abdürreşit İbrahim’in yollarıdır. Enver Paşa’nın Türkistan hayalidir. Osman Batur’un teslim olmayan ruhudur. Atsız’ın bozkırdan yükselen sert sorusudur:

“Ey Türk milleti… Gerçekten ne zaman uyanacaksın?”

​Çünkü tarih bize şunu öğretmiştir: Türk bazen yenilir… Bazen parçalanır… Bazen sürgün edilir… Bazen susturulur… Ama hafızasını yeniden topladığı gün, yalnızca kendi kaderini değil, çağın yönünü de değiştirir.

​Çünkü bozkır uzun süre sessiz kalabilir… Ama unutmaz.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Zor Zamanda Kurulan Bir Sendika, Güven Tazeleyen Bir Lider: Sayın Levent Kuruoğlu
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Tarihi Fuzuli Bilgi Olmaktan Çıkaran Komutan: E. Kurmay Albay Mustafa Önsel
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan 3 Mayıs’a Giderken Bir Türkçü İtiraz: İçimizdeki Şeytan mı, Türkçülüğe Kurulmuş Edebî Bir Mahkeme mi?
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Adaletin Maşerî Vicdanı ve Kerpiçten Sarayların Mukadder Zevali
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan KÖY ENSTİTÜLERİNDEN TEKİNSİZ OKULLARA: DEVRİN KİNYAS KARTALLARI KİMLERDİR?
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Memleketin Kalbinden Ufka Bakış: Devletin Vakarı ve Hakikat Terazisi
Yazarlarımız
Ajans News