Son Dakika !
--:--:--
Muhittin Çaçan

TÜRK ADI: BİR MİLLETİN HAFIZASI, BİR DEVLETİN OMURGASI

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Bazı hakikatler vardır, fısıltıyla söylenirse eksik kalır. Çünkü bazı meselelerde susmak nezaket değil, gaflettir; bazı zamanlarda yumuşak konuşmak olgunluk değil, teslimiyettir. Hele mesele Türk milletinin adı, tarihi, devleti, vatanı ve haysiyeti ise söz eğilip bükülmez. Açık söylenir, tok söylenir, tarihin yüzüne bakarak söylenir. Biz Türk milletinin çocuklarıyız. Bu cümleyi kimseden izin alarak kurmayız. Birilerinin onayına, alkışına, rızasına veya lütfuna muhtaç değiliz. Çünkü Türk adı masa başında icat edilmiş yapay bir kimlik değildir. Bu adın arkasında Malazgirt vardır, İstanbul vardır, Çanakkale vardır, Sakarya vardır, Dumlupınar vardır, Millî Mücadele vardır, Cumhuriyet vardır. Bu adın arkasında devlet vardır, sancak vardır, ocak vardır, mezar vardır, dua vardır, kanla yoğrulmuş vatan vardır.

Türk adı, yalnızca bir soyun adı değildir; fakat soyu inkâr edilmiş, tarihi unutturulmuş, kültürü değersizleştirilmiş bir kalabalığın adı hiç değildir. Türk adı, bir milletin tarih sahnesindeki yürüyüşünün adıdır. Bu ad, yalnızca nüfus kâğıdına yazılmış bir kelime değildir; bu ad, asırlar boyunca devlet kurma iradesi göstermiş, yıkılmış fakat yeniden ayağa kalkmış, çekilmiş fakat geri dönmüş, kuşatılmış fakat teslim olmamış bir milletin hafızasıdır. Türk demek, yalnızca geçmişe ait bir övünç değil; bugüne karşı bir sorumluluk, geleceğe karşı bir yemindir. Bu yüzden Türk’ün kendi adını söylemesinden rahatsız olanlar, aslında bir kelimeden değil; o kelimenin arkasındaki tarihî iradeden rahatsızdır.

Bugün karşımızda tuhaf ve kasıtlı bir çifte standart duruyor. Arap kendi kendine “kavm-i necîb-i Arab” diyerek “asil Arap milleti” ifadesini kullanınca bunu medeniyet dili sayanlar, Türk kendi milletinin adını söylediğinde niçin rahatsız oluyor? Arap’ın kavim şuuru meşru, Fars’ın tarih şuuru makbul, Kürt’ün kimlik vurgusu anlaşılır, Rum’un hafızası tarihî hak; fakat Türk’ün “Ben Türk milletinin bir ferdiyim” demesi mi problem? Hayır. Problem Türk’ün kendi adını söylemesi değil; Türk’ün kendi adını unutmasını isteyenlerin tarihî kompleksidir. Problem Türk milliyetçiliği değil; herkese kimlik siyaseti alanı açıp Türk’e susmayı öğütleyenlerin iki yüzlü ahlakıdır. Problem Türk’ün tarihine sahip çıkması değil; Türk milletini kendi devletinde mahcup, çekingen, özür dileyen bir kalabalık hâline getirmek isteyen zihniyettir.

Bu ikiyüzlülük yeni değildir. Dün de vardı, bugün de vardır. Dün farklı isimlerle karşımıza çıktı, bugün başka kavramların arkasına saklanıyor. Dün Osmanlılık adına Türk’ten fedakârlık istendi, bugün çoğulculuk adına Türk’ten suskunluk bekleniyor. Dün “devlet dağılmasın” diye Türk kendi adını geri çekti, bugün “kimse rahatsız olmasın” diye Türk’ün kendi millet adını mahcup söylemesi isteniyor. Dün herkes kendi kavminin, kendi kilisesinin, kendi cemaatinin, kendi etnik hesabının peşinde koşarken Türk’e “üst kimlik” tavsiye edildi. Bugün de herkes kendi kimliğini en yüksek sesle savunurken Türk’e “aman dikkat et, incitme, söyleme, sus, geri dur” deniliyor. Hayır. Bu millet artık kendi devletinde mahcup yaşamayacaktır.

Tanzimat’tan sonra Osmanlı aydınları imparatorluk dağılmasın diye ortak bir üst kimlik aradılar. “Ermeni, Rum, Arnavut, Kürt, Türk demeyelim; Osmanlıyız diyelim” denildi. Devletin çatısı ayakta kalsın, farklı unsurlar ortak bir siyasal aidiyet içinde tutulsun istendi. Fakat tarih, iyi niyetli çağrıların her zaman aynı samimiyetle karşılanmadığını gösterdi. Prof. Dr. Halil İnalcık’a atfedilen o sert tespit tam da burada anlam kazanır: Türk aydınları azınlık liderlerine “Gelin Osmanlıyız diyelim” diye âdeta yalvarırken, Türk hariç pek çok unsur kendi etnik ve siyasî istikametinin peşine düştü. Ne zaman ki Atatürk “Büyük Türk milleti” diyerek tarih sahnesine çıktı, o güne kadar kendi milliyetçiliklerini büyüten çevreler birden Osmanlıcı kesildi. İşte asıl mesele budur. Türk susunca birlik isteyenler, Türk kendi adını söyleyince rahatsız oldular. Türk fedakârlık yapınca kardeşlik diyenler, Türk tarih sahnesine kurucu millet adıyla çıkınca evrenselci, Osmanlıcı, çoğulcu ve kimlikler üstü bir dile sığındılar.

Bu tabloyu doğru okumayan, bugünün kavgasını da anlayamaz. Çünkü bugünkü tartışma yalnızca bugünün meselesi değildir. Bugünkü tartışmanın kökü Tanzimat’a, Meşrutiyet’e, imparatorluğun çözülme yıllarına, Balkan bozgununa, mütareke günlerine, Millî Mücadele’ye kadar uzanır. Türk milletine sürekli şu rol biçildi: Sen taşı, sen sus, sen fedakârlık yap, sen geri çekil, sen devlet için kendi adını bile ikinci plana at. Fakat aynı fedakârlık başkalarından istenince herkes kendi kimliğine, kendi hakkına, kendi tarihine, kendi iddiasına sarıldı. Türk’e ise hep daha fazla sabır, daha fazla feragat, daha fazla suskunluk düştü. İşte biz buna itiraz ediyoruz. Çünkü bu milletin sabrı, kendi adından vazgeçmesi anlamına gelmez. Bu milletin devlet terbiyesi, kendi varlığını inkâr etmesi anlamına gelmez. Bu milletin vakar sahibi olması, haysiyetinden feragat etmesi demek değildir.

Tam burada “etnik patronaj” meselesini de açıkça konuşmak gerekir. Etnik patronaj, devleti belli bir soyun, belli bir zümrenin, belli bir kapalı kimlik grubunun özel mülkü gibi görme hastalığıdır. Böyle bir anlayışta devlet ortak emanet olmaktan çıkar, bir grubun imtiyaz alanına dönüşür. Böyle bir anlayışta millet fikri büyümez; daralır. Böyle bir anlayışta vatan ortak kader olmaktan çıkar, kimlik pazarlığının malzemesi hâline gelir. Bizim savunduğumuz Türklük böyle bir şey değildir. Bizim savunduğumuz Türklük, devleti bir etnik zümrenin tapulu malı gören anlayışın adı değildir. Bizim savunduğumuz Türklük, bu vatana sadakat duyan, bu devletin kuruluş iradesini benimseyen, bu kültür ikliminde ortak gelecek iradesi gösteren herkesin üzerinde birleştiği tarihî ve kültürel omurgadır.

Doğduğum toprakların bağrından çıkan Halâskâr Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü, Ziya Gökalp’in fikir dünyamızdaki yerini en berrak biçimde ortaya koyar:

“Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir.” der. İşte Gökalp’in sosyolojik ve kültürel Türklük anlayışı tam da bu noktada yol göstericidir. Gökalp, milleti kaba bir kan bağına, biyolojik bir soy toplamına, dar bir ırk nazariyesine hapsetmez. Onun millet anlayışında esas olan kültürdür, terbiyedir, dil ortaklığıdır, ülküdür, ortak hatıradır, ortak gelecek iradesidir. Gökalp’in Türklüğü; kafatasçı, dışlayıcı, dar bir soyculuk değil; hars dediği kültür etrafında oluşmuş sosyolojik bir millet fikridir. Bu bakımdan Türk olmak, yalnızca bir biyolojik kökene işaret etmez; tarihî bir kültür dairesine aidiyet, ortak vatana sadakat, ortak devlet fikrine bağlılık ve ortak kaderi sahiplenme iradesi anlamına gelir.

Bu yüzden kültürel Türklük ile etnik patronaj birbirine karıştırılamaz. Etnik patronaj “devlet benim zümremin malıdır” der. Kültürel Türklük ise “devlet bu vatanın ortak kaderine sadakat duyan milletin emanetidir” der. Etnik patronaj daraltır, kültürel Türklük birleştirir. Etnik patronaj imtiyaz üretir, kültürel Türklük sorumluluk yükler. Etnik patronaj milleti parçalar, kültürel Türklük ortak tarih ve ortak gelecek fikrini diri tutar. Bu yüzden bizim Türklük anlayışımız ne başkasını dışlama hevesidir ne de kendi adımızı saklama korkaklığıdır. Bizim Türklük anlayışımız, Gökalp’in sosyolojik zeminde tarif ettiği gibi kültür, mefkûre, dil, tarih ve kader ortaklığıdır.

Bu millet artık kendisine biçilen suskunluk rolünü kabul etmeyecektir. Türk milleti bu vatanın misafiri değildir. Türk milleti bu devletin kurucu iradesidir. Türk milleti bu coğrafyanın tarihî omurgasıdır. Türk milleti bu bayrağın bedelini ödeyen millettir. Bu millet, başkalarının hatırı için kendi adını geri çekecek, kendi tarihinden utanacak, kendi varlığını tartışmaya açacak bir kalabalık değildir. Türklük soy kibri değildir; fakat soysuzlaştırılmaya da razı değildir. Türklük başkasına düşmanlık değildir; fakat kendi milletine yabancılaşmaya da teslim değildir. Türklük kaba bir bağırış değildir; fakat Türk’ün adını boğmaya çalışanlara karşı suskunluk hiç değildir. Türklük kan üstünlüğü iddiası değildir; tarihî haysiyetin, devlet şuurunun ve vatan ahlakının adıdır.

Kimseye “kendi kimliğini unut” demiyoruz. Arap kendi tarihini sevebilir, Fars kendi kültürünü anlatabilir, Kürt kendi dilinden söz edebilir, Rum kendi hafızasını konuşabilir, Ermeni kendi tarihini yazabilir. Buna itirazımız yok. Fakat aynı hakkı Türk kullandığında ahlak zabıtalığına soyunanların maskesini indiririz. Herkes kendi milletinden söz ederken mesele olmuyorsa, Türk’ün Türk milletinden söz etmesi de mesele değildir. Mesele yapan varsa, onun derdi eşitlik değil Türk’ün susmasıdır. Biz bu suskunluğa razı değiliz. Çünkü bu millet susarak var olmadı, bu devlet susarak kurulmadı, bu vatan susarak savunulmadı. Çanakkale’de susulmadı, Sakarya’da susulmadı, Dumlupınar’da susulmadı, İstiklal Harbi’nde susulmadı. Bu milletin tarihi “aman kimse rahatsız olmasın” diyerek yazılmadı.

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözü, dar bir soyculuğun değil, kurucu iradenin tarifidir. Bu cümlede kan sayımı yoktur, kafatası ölçümü yoktur, etnik kibir yoktur. Bu cümlede devlet vardır, vatan vardır, ortak kader vardır, Cumhuriyet vardır. Türk milleti bu devletin kurucu adıdır. Bu adı silmeye çalışanlar yalnızca bir kelimeyle uğraşmıyor; Türkiye’nin tarihî omurgasıyla uğraşıyor. Onun için “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü de bir üstünlük cümlesi değildir. Bu söz, bu milletin tarihî varlığına sadakat beyanıdır. Bu söz, “Ben bu vatanın kaderinden kaçmıyorum” demektir. Bu söz, “Ben bu devletin kuruluş iradesini sahipleniyorum” demektir. Bu söz, “Ben Türk milletinin tarihinden utanmıyorum” demektir. Bundan rahatsız olan rahatsız olsun.

Cumhuriyet’in kuruluşu, yalnızca bir rejim değişikliği değildir. Cumhuriyet, Türk milletinin tarih sahnesine yeniden kendi adıyla çıkmasıdır. Yıkılmış, parçalanmış, işgal edilmiş, kendi başkentinde bile iradesi kuşatılmış bir imparatorluk bakiyesinden bağımsız bir devlet çıkaran iradenin adıdır Cumhuriyet. Atatürk’ün “Büyük Türk milleti” hitabı, bir ırkçılık cümlesi değil, tarihin enkazı altında bırakılmak istenen bir millete yeniden ayağa kalkma çağrısıdır. Bu çağrıyı anlamayan, Cumhuriyet’i de anlayamaz. Çünkü Cumhuriyet, Türk milletinin kendi kaderini kendi eliyle tayin etmesidir. Başkasının mandasına, himayesine, merhametine, planına ve lütfuna razı olmama iradesidir. Bu yüzden Türk milleti adı, Cumhuriyet’in kalbinde durur. O adı çıkardığınızda geriye yalnızca kuru bir idari yapı kalır; ruh gider, hafıza gider, kurucu irade gider.

Bugün en büyük tehlike, Türk milletinin kendi adından soğutulmasıdır. Çocuklarımızın tarihinden utanır hâle getirilmesidir. Bayrağın sıradanlaştırılmasıdır. Devlet fikrinin hafife alınmasıdır. Vatanın yalnızca coğrafya sanılmasıdır. Milletin yalnızca nüfus istatistiğine indirgenmesidir. Oysa vatan haritada çizilmiş bir yer değildir; vatan mezardır, hatıradır, alın teridir, şehit kanıdır, ana duasıdır, ezan sesidir, çocukların yarınıdır. Bir memleketin kaç ettiğini tapu kayıtları değil, vatanını kaybedenlerin gözleri anlatır. Bunu sınır kapılarında bekleyenlere, yıkılmış şehirlerden çıkanlara, bayrağı olmayanlara, devleti çökenlere, toprağı başkasının merhametine kalanlara sormak gerekir. O zaman anlaşılır ki memleket yalnızca toprak değildir; insanın haysiyetidir. Devlet yalnızca kurum değildir; milletin namusudur. Bayrak yalnızca sembol değildir; tarih boyunca ödenen bedelin göğe çekilmiş hâlidir.

Bugün dert yine aynı derttir. Bazı ideolojik yapıların yıllardır tekrar ettiği “eziliyoruz” mugalatasına verilecek en sert tarihî cevap, Osmanlı’daki Türklerin durumudur. Çünkü bu milletin evladı, kendi kurduğu devletin yükünü sırtında taşırken çoğu zaman kendi adını geri çekmeye zorlanmış; imparatorluk dağılmasın diye fedakârlık Türk’ten beklenmiş, suskunluk Türk’e öğütlenmiş, geri durmak Türk’e vazife gibi sunulmuştur. Osmanlı’da payitaht İstanbul’a Anadolu’dan geliş ve yerleşme keyfî bir serbestlik alanı değildi; men-i mürûr uygulamalarıyla, mürûr tezkereleriyle, hane göçü yasaklarıyla ve geri gönderme tedbirleriyle sıkı biçimde denetlenmişti. Daha açık söyleyelim: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyet’i kurup “Büyük Türk milleti” diyerek tarih sahnesine çıkana kadar, Anadolu Türkünün İstanbul’a gelişi ve yerleşmesi dahi devlet aklı adına sınırlandırılmış, payitahtın kapısı Türk’e bile kolayca açılmamıştır. Buna rağmen bugün kalkıp Türk’e “sen ezen taraftın” diye tarih dersi vermeye çalışanların önce bu hakikatin karşısında durup düşünmesi gerekir. O hırboların ağzına fırın küreğini vururuz hemde hiç acımadan.

Osmanlı’daki Türk’ün durumu, bugünün ideolojik mugalatalarına karşı en çarpıcı aynadır. Çünkü Türk, çoğu zaman devletin yükünü taşıyan fakat devletin imkânlarından en son faydalanan unsur olmuştur. Cepheye o gitmiş, vergi yükünü o taşımış, köyünde yoksulluğu o yaşamış, evladını Yemen’de, Galiçya’da, Kafkasya’da, Balkanlarda o bırakmış; fakat sıra kimlik konuşmaya gelince “aman Türk demeyelim, Osmanlı diyelim” denilmiştir. İşte bizim itirazımız buradadır. Türk, devlet için kendi adını geri çektiğinde alkışlanan; kendi adını yeniden söylediğinde suçlanan millet olamaz. Bu tarihî haksızlık artık açıkça yazılmalı, açıkça konuşulmalı, açıkça yüzlere vurulmalıdır.

Bugün “eziliyoruz” diye siyasal mağduriyet dili üretenlerin büyük kısmı, tarihî gerçeği seçerek okuyor. Kendi hafızasını büyütüyor, Türk’ün hafızasını küçültüyor. Kendi acısını merkeze alıyor, Türk’ün çektiği bedeli görünmez kılıyor. Kendi kimliğine hak istiyor, Türk’ün kimliğini problem gibi gösteriyor. Böyle bir ahlak olmaz. Böyle bir tarih okuması olmaz. Böyle bir siyaset dili olmaz. Eğer herkes kendi tarihî acısını, kendi hafızasını, kendi kimliğini konuşacaksa Türk de konuşacaktır. Eğer herkes kendi millet adını söyleyecekse Türk de söyleyecektir. Eğer herkes kendi geçmişini sahipleniyorsa Türk de sahiplenmektedir. Buna kimsenin itiraz hakkı yoktur.

Dün Türk’e kendi adını geri çektirenler, bugün de başka kavramlarla aynı hesabı sürdürmektedir. Dün “Osmanlılık” adına Türk’ten fedakârlık isteyenler, bugün “çoğulculuk” adına Türk’ten suskunluk beklemektedir. Dün herkes kendi etnik ve siyasî istikametinin peşinden giderken Türk’e birlik vaaz edenler, bugün de Türk kendi millet adını söylediğinde rahatsız olmaktadır. Hayır, bu defter kapanmıştır. Türk milleti kendi vatanında mahcup yaşamayacak, kendi devletinde misafir gibi durmayacak, kendi adını başkalarının keyfine göre saklamayacaktır. Biz Türk’üz; büyük Türk milletinin evlatlarıyız. Bu adı kibirle değil vakarla, düşmanlıkla değil şuurla, öfkeyle değil tarihî hakikatle söylüyoruz. Kim hangi mugalataya sığınırsa sığınsın, hakikat değişmez: Bu vatanın kurucu iradesi Türk milletidir.

Bu yüzden “Sahi, tehlikenin farkında mısınız?” sorusu boşuna sorulmuş bir soru değildir. Tehlike yalnızca dışarıdan gelen düşman değildir. Tehlike içeride hafızanın çürümesidir. Tehlike Türk çocuğunun kendi millet adından utanır hâle getirilmesidir. Tehlike merhamet adı altında devlet aklının felç edilmesidir. Tehlike çoğulculuk adı altında kurucu millet fikrinin silinmesidir. Tehlike insanlık nutuklarıyla millî iradenin uyuşturulmasıdır. Biz ecnebinin maşası olmayacağız. Biz kendi vatanımızda mahcup yaşamayacağız. Biz kendi milletimizin adını saklamayacağız. Biz büyük Türk milletinin bir parçasıyız. Bu cümleyi kibirle değil vakarla söylüyoruz; fakat vakarı zayıflık sananlara da sert söylüyoruz. Türk milleti bu coğrafyada tesadüfen yoktur. Türk devleti tesadüfen kurulmamıştır. Türk bayrağı tesadüfen dalgalanmamaktadır. Bu milletin varlığı, tarihî bir iradenin, büyük bir bedelin ve sarsılmaz bir vatan tutma kudretinin sonucudur.

Bugün memleketin karşı karşıya olduğu meseleler de bu tarihî hafızadan bağımsız değildir. Sınır meselesi, göç meselesi, demografik denge meselesi, kültürel çözülme meselesi, eğitim meselesi, devlet ciddiyeti meselesi ve millî kimlik meselesi birbirinden ayrı değildir. Bir millet kendi adını zayıflatırsa, devlet aklı da zayıflar. Bir millet kendi tarihinden utanırsa, geleceği başkalarının merhametine kalır. Bir millet kendi bayrağını yalnızca törensel bir sembol sanırsa, o bayrağın altında yaşamanın bedelini anlayamaz. Bir millet kendi vatanını yalnızca üzerinde yaşanan arazi gibi görürse, bir gün o arazinin ne kadar pahalıya kaybedildiğini başkalarının hikâyelerinden öğrenmek zorunda kalır.

“Maşa olma ecnebiye” sözü bu yüzden yalnızca bir şiir dizesi gibi okunamaz. Ecnebinin maşası olmak, yalnızca yabancı bir devletin emrine girmek değildir. Bazen kendi milletinin kavramlarından utanıp başkalarının kavramlarıyla düşünmek de ecnebiye maşa olmaktır. Bazen kendi tarihini onların mahkemesinde yargılamak da ecnebiye maşa olmaktır. Bazen kendi millet adını saklayıp başkalarının ideolojik konforuna göre konuşmak da ecnebiye maşa olmaktır. Bazen bu vatanın gerçek sorunlarını konuşmak yerine ithal kavramlarla milletin zihnini bulandırmak da aynı kapıya çıkar. Biz bu oyunu görüyoruz. Türk’ün kendi adından uzaklaştırılması, yalnızca kültürel bir mesele değildir; siyasal bir meseledir, stratejik bir meseledir, varlık meselesidir.

Türk milliyetçiliği düşmanlık ideolojisi değildir. Türk milliyetçiliği, bu milletin tarihî varlığını savunma iradesidir. Türk milliyetçiliği, kendi devletini ciddiye alma ahlakıdır. Türk milliyetçiliği, vatanı emanet bilme şuurudur. Türk milliyetçiliği, milletin hafızasını diri tutma vazifesidir. Fakat kimse yanılmasın; bu şuur yumuşak bir süs cümlesi değildir. Bu şuur gerektiğinde serttir. Çünkü tarih serttir, coğrafya serttir, devlet kurmak serttir, vatan savunmak serttir, millet olmak serttir. Eğer siz kendi millet adınızı savunmazsanız, başkaları size hangi adla yaşayacağınızı öğretmeye kalkar. Eğer siz kendi tarihinize sahip çıkmazsanız, başkaları size suçluluk tarihçesi yazar. Eğer siz kendi devletinizi ciddiye almazsanız, başkaları sizi kendi hesaplarının nesnesi yapar.

Burada sertlikten korkanlara da birkaç söz söylemek gerekir. Bizim sertliğimiz kin sertliği değildir; haysiyet sertliğidir. Bizim sertliğimiz düşmanlık sertliği değildir; uyanış sertliğidir. Bizim sertliğimiz başkasını yok sayma sertliği değildir; kendi varlığımızı yok saydırmama sertliğidir. Çünkü yumuşak kelimelerle uyuşturulmuş milletler, bir süre sonra kendi zincirlerini süs eşyası sanmaya başlar. Türk milleti böyle bir gaflete düşemez. Bu milletin çocuklarına yalnızca hoşgörü öğretmek yetmez; haysiyet de öğretilmelidir. Yalnızca barış dili öğretmek yetmez; vatan bilinci de öğretilmelidir. Yalnızca insanlık nutukları vermek yetmez; devletin ne demek olduğu, bayrağın neyi temsil ettiği, millet adının nasıl bir emanet olduğu da öğretilmelidir.

Türk çocuğu kendi tarihini bilmelidir. Malazgirt’i yalnızca bir savaş olarak değil, Anadolu’nun vatanlaşma eşiği olarak öğrenmelidir. İstanbul’un fethini yalnızca askerî zafer olarak değil, bir çağın kapanıp yeni bir çağın açılması olarak kavramalıdır. Çanakkale’yi yalnızca kahramanlık destanı olarak değil, bir milletin varlık yokluk eşiği olarak anlamalıdır. Sakarya’yı, Dumlupınar’ı, Millî Mücadele’yi yalnızca ders kitabı satırları olarak değil, bugün nefes aldığı devletin kuruluş sancısı olarak görmelidir. Cumhuriyet’i yalnızca yönetim biçimi olarak değil, Türk milletinin yeniden ayağa kalkış iradesi olarak okumalıdır. İşte o zaman “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü bir slogan olmaktan çıkar, tarihî bir sadakat yemini hâline gelir.

Biz nesne olmayacağız. Biz figüran olmayacağız. Biz kendi vatanımızda misafir olmayacağız. Bu millet, başkalarının yazdığı senaryoda sessiz rol kabul etmeyecek kadar büyük bir millettir. Türk milleti tarihin kenarında bekleyen bir kalabalık değil; tarih yapan bir millettir. Devlet kurmuş, ordu kurmuş, şehir kurmuş, hukuk üretmiş, medeniyet taşımış, yıkılmış ama yeniden ayağa kalkmış bir millettir. O yüzden Türk’ün adından rahatsız olanlar kendi rahatsızlıklarıyla baş başa kalsın. Biz Türk’üz. Biz büyük Türk milletinin evlatlarıyız. Bu vatanı emanet biliyoruz, bu devleti ciddiye alıyoruz, bu bayrağı haysiyetimiz sayıyoruz, bu tarihi utanılacak bir yük değil taşınacak bir şeref kabul ediyoruz. Kim ne derse desin, bu hakikati eğmeden, bükmeden, saklamadan söylemeye devam edeceğiz: Ne mutlu Türk’üm diyene.

Son sözümüz şudur: Türk milleti kendi adını kimsenin izniyle almadı ki kimsenin baskısıyla bıraksın. Bu millet tarihe başkalarının lütfuyla çıkmadı ki başkalarının rahatsızlığıyla sahneden insin. Türk adı, birilerine ağır geliyorsa bu Türk’ün suçu değildir. Türk tarihi birilerinin ezberini bozuyorsa bu tarihin kabahati değildir. Türk milleti kendi vatanında kurucu irade olarak anılınca rahatsız olanlar varsa, onların rahatsızlığı bizim susma gerekçemiz olamaz. Biz bu toprağın hafızasıyız, bu devletin omurgasıyız, bu bayrağın emanetçileriyiz. Bizden istenen suskunluksa cevabımız nettir: Susmayacağız. Bizden istenen mahcubiyetse cevabımız nettir: Mahcup olmayacağız. Bizden istenen kendi adımızı geri çekmekse cevabımız nettir: Türk adını eğmeden, bükmeden, saklamadan söyleyeceğiz.

Çünkü bu milletin hikâyesi hâlâ bitmedi. Bu milletin söyleyecek sözü, kuracak geleceği, taşıyacak emaneti vardır. Ve o emanetin adı Türk milletidir.

Ne mutlu Türk’üm diyene.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan BOZKIRIN HAFIZASI: TÜRK’ÜN SÜRGÜNÜ, UNUTULUŞU VE YENİDEN UYANIŞI
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Zor Zamanda Kurulan Bir Sendika, Güven Tazeleyen Bir Lider: Sayın Levent Kuruoğlu
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Tarihi Fuzuli Bilgi Olmaktan Çıkaran Komutan: E. Kurmay Albay Mustafa Önsel
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan 3 Mayıs’a Giderken Bir Türkçü İtiraz: İçimizdeki Şeytan mı, Türkçülüğe Kurulmuş Edebî Bir Mahkeme mi?
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Adaletin Maşerî Vicdanı ve Kerpiçten Sarayların Mukadder Zevali
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan KÖY ENSTİTÜLERİNDEN TEKİNSİZ OKULLARA: DEVRİN KİNYAS KARTALLARI KİMLERDİR?
Yazarlarımız
Ajans News