Bugün dünyanın bütün büyük sözleri, biraz kazıyınca aynı kapıya çıkıyor: Sistem devam etsin, çark dönsün, masa sarsılmasın, kurulmuş düzenin hesabı sorulmasın. Sağcısı başka yerden konuşuyor, solcusu başka yerden; liberali başka kavram takıyor, muhafazakârı başka kılıf buluyor. Fakat işin sonuna geldiğinizde hepsinin korumaya çalıştığı şey aynı: insanı köksüzleştiren, milleti hafızasızlaştıran, devleti etkisizleştiren, coğrafyayı proje dosyasına çeviren o büyük düzen.
Bu düzenin en sevmediği şey, kendini bilen millettir. Çünkü kendini bilen millet, başkasının haritasında figüran olmaz. Başkasının projesinde taşeron olmaz. Başkasının sofrasında kırıntıya razı olmaz. Kendi tarihini yük, kendi devletini ayak bağı, kendi milletini geri kalmışlık sebebi saymaz. İşte Türk bu yüzden onların defterine sığmaz.
Türk’ü anlamayanların hatası da burada başlıyor. Türk’ü sadece etnik bir isim, sadece tarih kitaplarında kalmış bir kavim, sadece Osmanlı’dan arta kalan bir hatıra, sadece Cumhuriyet’in vatandaşlık satırlarında duran bir kelime sanıyorlar. Hayır. Türk, yenilse de teslimiyeti karakter hâline getirmeyen milletin adıdır. Türk, devleti yıkılsa bile devlet fikrinden vazgeçmeyen iradenin adıdır. Türk, kuşatılsa da kaderini başkasının kalemine bırakmayan tarihî bir duruşun adıdır.
Roma yıkıldı, taş kaldı. Bizans tükendi, sur kaldı. Moğollar dünyayı titretti, ama kalıcı bir nizam bırakamadı. İspanya ve Portekiz okyanuslara hükmetti, sömürge imparatorlukları çöktü. İngiliz İmparatorluğu için “üzerinde güneş batmaz” dediler, bugün o iddia eski atlaslarda kaldı. Sovyetler insanlığa yeni bir gelecek vaat etti, bir sabah kendi ağırlığı altında dağıldı. Nice millet yenilince sömürge oldu, nice toplum yenilince efendi değiştirdi, nice halk yenilince dilini, hafızasını, devlet aklını kaybetti. Türk ise yıkıldığı yerde kaybolmadı; toprağa düşse bile çürümedi, kök saldı.
1918’de bunu yine gördüler. Osmanlı yenilmişti. İstanbul işgal altındaydı. Ordu dağıtılmış, silahlar toplanmış, millet yorgun ve memleket yoksuldu. Batı’nın masa başı aklı Türk’ün defterini kapattığını sandı. “Bitti” dediler. “Anadolu paylaşılır” dediler. “Bu millet artık başını kaldıramaz” dediler. Fakat Türk’ün defteri düşmanın kalemiyle kapanmaz. Türk’e kefen biçenler, o kefenin sancak olduğunu Sakarya’da, Dumlupınar’da, İzmir’de ve Ankara’nın bozkırında yeni bir devlet doğarken öğrendi.
Fakat biz yalnızca övünerek yaşayanlardan değiliz. “17 devlet kurduk” diye kuru bir gururun minderine yaslanıp uyumayız. Evet, devlet kurduk; ama asıl mesele burada başlar. Biz 17 devlet kuruldu diye sadece kabaranlardan değil, “16’sı niye yıkıldı?” diye uykusu kaçanlardanız. Çünkü devlet kurmak büyük iştir; devleti yaşatmak daha büyük iştir. Bir tahtı kurmak zordur; ama o tahtı adaletle, liyakatle, ahlakla, akılla ve millet iradesiyle ayakta tutmak çok daha ağır bir imtihandır.
Her yıkılışın altında biraz gaflet, biraz kibir, biraz iç kavga, biraz ehliyetsizlik, biraz adaletsizlik, biraz da düşmanın oyununu zamanında okuyamama vardır. Devlet sadece dışarıdaki düşmanla yıkılmaz. Bazen içerideki çürüme, dışarıdaki saldırıdan daha tehlikelidir. Düşman kapıya dayanır; ama kapının kilidini çoğu zaman gaflet açar. Bu yüzden tarih bize sadece gurur vermez, hesap da sorar.
16 devletin niçin yıkıldığını anlamayan, 17’ncisinin kıymetini hakkıyla bilemez.
Bugün aynı oyun yeni kelimelerle sürüyor. Dün işgal diyorlardı, bugün küresel düzen diyorlar. Dün manda diyorlardı, bugün uluslararası normlar diyorlar. Dün harita çiziyorlardı, bugün kimlik siyasetiyle toplum mühendisliği yapıyorlar. Dün donanmayla geliyorlardı, bugün raporla, fonla, medya diliyle, diplomatik baskıyla geliyorlar.
BOP diyorlar, Avrasya diyorlar, Avrupa Birliği diyorlar, Atlantik diyorlar, küresel entegrasyon diyorlar, bölgesel vizyon diyorlar. Kelime çok, niyet aynı: Türk kendi aklıyla yürümesin. Türk kendi devlet fikriyle, kendi tarih şuuru ile, kendi coğrafya idrakiyle karar vermesin. Çünkü Türk kendi kararını verdiği anda onların koridorları bozulur, enerji hesapları aksar, vekâlet örgütleri işlevsiz kalır, masa başında biçtikleri elbise bu millete dar gelir.
Burada mesele Batı veya Doğu meselesi değildir. Mesele haysiyet meselesidir. Mesele Washington, Brüksel, Moskova ya da Pekin meselesi değildir. Mesele Ankara’nın kendi aklıyla ayakta durup duramayacağı meselesidir. Bu milletin kaderi ne Atlantik masalarında ne Avrasya salonlarında ne de Brüksel koridorlarında yazılır. Türk milletinin kaderi, Türk milletinin iradesiyle yazılır.
BOP’a kurtuluş reçetesi diye bakan akıl da, Avrasya’yı yeni bir efendi kapısı sanan akıl da, Avrupa Birliği kapısında kimliğini törpüleyerek adam olacağını düşünen akıl da aynı zayıf yerden konuşur: kendi milletine güvensizlikten. Bu, 1918’de “Bizi muteber gavurlar yönetsin” diyen mandacı mantığın bugüne uyarlanmış hâlidir. O gün teslimiyetin adı mandaydı; bugün proje, uyum, entegrasyon, normalleşme, stratejik ortaklık oldu. Ambalaj değişti, ruh aynı kaldı.
Elbette devletler konuşur. Elbette diplomasi yapılır. Elbette ittifak kurulur, pazarlık edilir, denge gözetilir, masaya oturulur. Devlet aklı bunu gerektirir. Fakat masaya oturmak başka şeydir, masada menü olmak başka şeydir. İlişki kurmak başka şeydir, istikametini başkasına çizdirmek başka şeydir. Türk devleti herkesle konuşur; ama hiç kimsenin aparatı olmaz. Türk milleti herkesle ticaret yapar; ama kimseye ruhunu satmaz. Türk aklı dünyayı okur; ama dünyaya diz çökmez.
Bugünün mandacıları daha kurnazdır. Eskiler ne istediklerini açık söylerdi. Bugünküler proje dosyasıyla, fon raporuyla, akademik cümleyle, medya diliyle, sözde evrensel kavramlarla gelir. “Bölgeye düzen gelecek” derler; Irak’ın, Suriye’nin, Libya’nın hâlini görmezden gelirler. “Medenileşeceğiz” derler; kendi milletini medeniyet dışı görmenin nasıl bir aşağılık kompleksi olduğunu fark etmezler. “Büyük güçlerden birine yaslanalım” derler; bir gölgeden çıkıp başka bir gölgeye girince bağımsız olduklarını sanırlar.
Hayır. Türk’e kurtuluş reçetesi dışarıdan gelmez. Türk’ün reçetesi kendi tarihindedir, kendi devlet aklındadır, kendi millet iradesindedir, kendi adalet duygusundadır. Bu ülkenin asıl meselesi hangi kampa yanaşacağı değil, kendi kampını kuracak iradeye sahip olup olmadığıdır. Çünkü Türk’ün tarihî rolü figüranlık değildir. Türk, başkasının senaryosunda rol kapmak için var olmuş bir millet değildir.
Bir de içeride bu aklın yerli tercümanları var. Türk adını duyunca yüzü ekşiyenler, bayrak görünce içi daralanlar, şehit haberine soğuk durup teröristin ölümüne romantik cümle kuranlar, devlete düşmanlığı özgürlük, millete hakareti entelektüellik, yabancıya eğilmeyi çağdaşlık sananlar… Bunların derdi adalet değildir, hukuk değildir, insanlık hiç değildir. Bunların derdi Türk’ün kendine gelmesidir. Çünkü Türk kendine gelirse, bunların bütün ezberleri çöker.
Artık bazı şeyleri açık söylemek gerekir. Türk düşmanlığı fikir değildir. Devlete düşmanlığı özgürlük diye pazarlamak namuslu bir siyaset değildir. Teröre cümle arasında mazeret aramak insan hakları değildir. Şehidin hatırasını incitmek cesaret değildir. Kendi milletini aşağılayıp yabancı akla alkış tutmak aydınlık değildir. Bunun adı köksüzlüktür, omurgasızlıktır, tarih bilmezliktir.
Türk için devlet sadece resmi daire değildir; varoluş meselesidir. Türk için vatan sadece arazi değildir; namustur. Türk için bayrak sadece sembol değildir; bedeldir. Türk için şehit sadece kayıp değildir; milletin diri kalan tarafıdır. Türk için tarih sadece geçmiş değildir; bugünün omurgasıdır. Bu yüzden bu milleti yorabilirsiniz, yıpratabilirsiniz, kandırabilirsiniz; ama kökünü kesemezsiniz. Çünkü Türk’ün kökü toprağın altında değil, tarihin derinindedir.
Bir milleti yenmek için ordusunu dağıtmak yetmez; hafızasını silmeniz gerekir. Türk’ün hafızasını silemediler. Bir milleti teslim almak için şehirlerini almak yetmez; ruhunu almanız gerekir. Türk’ün ruhunu alamadılar. Bir milleti bitirmek için devletini yıkmak yetmez; devlet fikrini öldürmeniz gerekir. Türk’ün devlet fikrini öldüremediler.
Bugün bize “dünyaya uyun” diyenlere soralım: Hangi dünyaya? Mazlumu ezip güçlüye alkış tutan dünyaya mı? Sömürge geçmişini parfümleyip insanlık dersi veren dünyaya mı? Terörü kendi çıkarına göre iyi ve kötü diye ayıran dünyaya mı? Çocuklar ölürken susup menfaat tehlikeye girince insan haklarını hatırlayan dünyaya mı? Hayır. Türk dünyaya benzeyecekse, önce dünya adam olsun.
Bu toprakta zayıf olursan seni bölerler.
Hafızasız olursan seni yutarlar. Devletsiz kalırsan seni dağıtırlar. Millet olma şuurunu kaybedersen seni kalabalık yaparlar. Onun için Türk uyanık olmak zorundadır. Merhametli ama saf olmamak zorundadır. Adil ama gevşek olmamak zorundadır. Dünyayı bilmek ama dünyaya teslim olmamak zorundadır.
Türk; BOP’un taşeronu, Avrasya’nın eklentisi, AB’nin bekleme odasında kimliksizleştirilmiş bir toplum, Atlantik’in ileri karakolu, herhangi bir küresel gücün kullanışlı aparatı olamaz. Türk, ancak kendi olursa Türk’tür.
Kendi olmazsa hiçbir masada saygın olmaz.
Son söz şudur: Dün Roma vardı, bugün yok. Dün Bizans vardı, bugün yok. Dün sömürge imparatorlukları vardı, bugün yok. Dün Sovyetler vardı, bugün yok. Dün Türk’ün bittiğini söyleyen nice masa, nice plan, nice harita, nice kibirli ağız vardı; bugün çoğu tarihin dipnotu oldu. Ama Türk hâlâ burada. Bayrağıyla burada, devletiyle burada, milletiyle burada, ezanıyla burada, şehidinin hatırasıyla burada, Anadolu’nun taşına, suyuna, dağına, ovasına sinmiş bin yıllık varlığıyla burada.
Bu toprakta son sözü küresel sistem söylemez. Fonlu akıl söylemez. Mandacı ruh söylemez.
BOP haritası söylemez. Avrasya masası söylemez. AB kapısı söylemez. Son sözü Türk milleti söyler. Ve Türk milleti bir kez gerçekten konuştu mu, yalnız bugünün dengeleri değil, yarının haritaları da titrer.
Yorum Yap