Bir milletin çöküşü çoğu zaman düşman süvarilerinin sınırı geçmesiyle başlamaz. Çöküş; daha sessiz, daha sinsi, daha içeriden başlar. Önce kelimeler çürür. Sonra kurumlar. Sonra liyakat. Sonra adalet. Sonra hafıza. En sonunda da millet, kendi devletinin içinde yabancılaşmış kadroların elinde neye uğradığını anlamaya çalışır.
Devlet dediğimiz şey yalnızca bina, mühür, makam, üniforma, cübbe, kürsü ve protokol değildir. Devlet; bir milletin tarih boyunca biriktirdiği aklın, haysiyetin, hukukun, törenin ve istiklâl iradesinin kurumsallaşmış hâlidir. Bu yüzden devlete sızmak, yalnızca bir kuruma sızmak değildir; milletin hafızasına, güvenliğine, geleceğine ve varlık iddiasına sızmaktır.
Devlet hayatında kadrolaşma meselesi de sıradan bir personel politikası değildir. Kadrolaşma, bir milletin kaderine kimlerin el süreceği meselesidir. Bir makama getirilen her insan, aslında devletin damarlarına verilen bir karardır. O karar liyakatle verilirse devlet güçlenir; cemaat, tarikat, mezhep, meşrep, akrabalık, klik, parti sadakati yahut dalkavukluk üzerinden verilirse devletin damarlarına zehir karışır.
Bu zehir önce fark edilmez. Çünkü zehir kendini çoğu zaman bal diye sunar. Bazen hizmet der. Bazen sadakat der. Bazen dava der. Bazen millîlik der. Bazen din der. Bazen güvenlik der. Bazen beka der. Fakat hakikatte devleti millete ait bir emanet olmaktan çıkarıp bir zümrenin ganimet alanına çevirir.
Tarih bize defalarca göstermiştir: Devletler dışarıdan yıkılmadan önce içeriden boşaltılır. Kalenin kapısını her zaman düşman kırmaz; bazen içerideki nöbetçi açar. Daha acısı, o nöbetçi çoğu zaman kendini hain değil, vazifeli sanır.
Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel’in 1 Köy 4 Adam 6,5 Darbe adlı kitabında karşıma çıkan şu cümle, yalnızca bir tarihçinin değil, devlet meselesini dert edinmiş herkesin zihnine kazınmalıdır:
“Tarih, ibret almayanlar için fuzuli bir bilimdir.”
Bu cümle, basit bir aforizma değildir. Bir milletin tarih karşısındaki imtihanını özetleyen keskin bir hükümdür. Çünkü tarih yalnızca geçmişte olup bitenlerin kayıt defteri değildir. Tarih, gelecekte tekrar etmesi muhtemel felaketlerin erken uyarı sistemidir. Tarihi sadece övünmek için okuyanlar ondan ibret alamaz. Tarihi yalnızca zafer günlerinde hatırlayanlar, bozgunların sebeplerini anlayamaz.
Bu yüzden tarihi fuzuli bilgi olmaktan çıkaran bu kıymetli komutanın sözü, benim için kitabın içinde duran bir cümle olmaktan çıktı; bugünkü devlet, millet, liyakat, hafıza ve istiklâl meselemize tutulmuş sert bir ışığa dönüştü.
Eğer ibret almayacaksak arşiv niçin var? Hatırat niçin var? Mahkeme dosyaları, sürgünler, darbeler, kumpaslar, tasfiyeler, ihanetler ve bedeller niçin var? Eğer ibret almayacaksak her nesil aynı çukura başka bir sloganla düşmeye mahkûm değil midir?
Komutanım Mustafa Önsel’in farkı, tarihi bir merak nesnesi olarak değil, devlet hayatının canlı sinir sistemi olarak kavramasında yatıyor. O, geçmişi anlatırken yalnızca geçmişi anlatmıyor; bugünün damarlarındaki hastalığı da gösteriyor. Devletin hangi zaaflarından girilerek teslim alınmak istendiğini işaret ediyor. Liyakat yerine sadakatin, hukuk yerine talimatın, devlet terbiyesi yerine gizli hiyerarşinin geçtiği yerde hangi felaketlerin doğacağını hatırlatıyor.
Bedel ödemiş asker-yazar Mustafa Önsel’i kıymetli kılan şey yalnızca asker olması değildir. Kurmay subay kimliği, sahada yoğrulmuş olması, devletin işleyişini içeriden görmesi elbette önemlidir. Fakat onu asıl kıymetli kılan, yaşadığı ve gördüğü hakikatleri şahsi bir mağduriyet alanına hapsetmemesidir. O, yaşanmışlıkları milletin hafızasına dönüştürmeyi seçmiş isimlerden biridir.
Bu kolay değildir. Çünkü haksızlığa uğrayan insan ya içine kapanır ya da öfkesini şahsi bir hesaplaşmaya çevirir. Fakat devlet hafızasının bu onurlu tanığı, daha zor olanı yapıyor; yaşadıklarını devlet aklı, millî güvenlik, tarih bilinci, hukuk, ordu, liyakat ve millet meselesi içinde anlamlandırıyor. Bu yüzden onun söyledikleri, yalnızca bir kişinin hatırası değil; yakın tarihimizin üzerine örtülmek istenen perdeleri yırtan bir hafıza çağrısıdır.
Bugün Türkiye’de en çok eksikliğini hissettiğimiz şey de budur: Hafıza.
Hafıza olmayınca millet aldatılır. Cemaatler devlet zannedilir. Tarikat sadakati dava diye sunulur. Hukuk kılıklı operasyonlar adalet sanılır. Alkışçılar aydın, suskunlar bilge, korkaklar devlet adamı, dalkavuklar stratejist, liyakatsizler de sadık kadro diye pazarlanır. Hafıza olmayınca bir gün sizi ezen yapıya, ertesi gün başka bir isim altında yeniden kapı açarsınız.
Yakın tarihin susmayan hafızası Mustafa Önsel’in şahsında benim gördüğüm temel damar, bu hafızayı diri tutma çabasıdır. Onun duruşu, geçmişi unutturmaya çalışanlara karşı kurulmuş bir nöbet yeridir. Tespitleri serttir; çünkü yaşananlar yumuşak değildir. Cümleleri rahatsız eder; çünkü hakikat çoğu zaman konfor bozucudur.
Bugün bazıları devlet sevgisini iktidar sevgisiyle karıştırıyor. Devlete sadakati makama sadakat sanıyor. Millîliği kendi zümresinin ikbaline indiriyor. “Beka” kelimesini liyakatsizliği, hukuksuzluğu, kayırmacılığı ve suskunluğu meşrulaştıran bir örtü gibi kullanıyor.
Hayır. Devlet bu değildir.
Devlet, bir kişinin gölgesi değildir. Bir partinin tapulu malı değildir. Bir cemaatin nüfuz alanı değildir. Bir tarikatın kadrolaşma sahası değildir. Bir ailenin mirası değildir. Dalkavukların geçim kapısı hiç değildir.
Devlet, milletin tarihsel namusudur.
Bu namusa ihanet her zaman açık düşmanlıkla yapılmaz. Bazen en ağır ihanet, en süslü sadakat cümleleriyle yapılır. Bazen devlete en büyük zararı, devlet adına konuştuğunu iddia edenler verir. Bazen en tehlikeli tip, başkasına ait sadakat ağını devletin içine taşırken yüzünde vatanperverlik maskesi taşıyandır.
İşte hakikatin nöbetindeki bu vakur komutanın duruşu, bu maskeleri düşürme cesareti taşıyor.
Onun şahsiyetinde beni etkileyen şeylerden biri de şu: Devleti savunurken devletin içine çöreklenen yanlışları kutsamıyor. Bu ayrımı herkes yapamaz. Çoğu insan ya devleti eleştireceğim derken devlet fikrini örseliyor ya da devleti seveceğim derken devletin içindeki çürümeyi görmezden geliyor.
Kurmay aklın ve millî duruşun temsilcisi Önsel’in çizgisi burada berrak duruyor: Devlet değerlidir; fakat devletin adını kullanarak yapılan her iş değerli değildir. Makam kutsaldır; fakat o makamı işgal eden herkes kutsal değildir. Hukuk gereklidir; fakat hukuk kisvesine bürünmüş operasyonlar millet hayatı için zehirdir. Üniforma şereflidir; fakat üniformanın temsil ettiği millî haysiyeti hedef alan her girişim, doğrudan milletin güvenliğine yönelmiş bir saldırıdır.
Ben Komutanım Mustafa Önsel’i; tanışmamıza vesile olan kıymetli bir dostumun, bir kardaşımın geçen hafta kaleme aldığım bir yazıyı okuyup bu yazıdan hareketle bizi buluşturması neticesinde tanıma imkânı buldum. Bazen bir yazı yalnızca kâğıtta kalmaz; bir kapı aralar, bir gönül bağı kurar, insanı kıymetli bir şahsiyetle aynı fikir ikliminde buluşturur. İşte o yazı da benim için böyle bir vesile oldu.
Ardından kendisiyle kısa da olsa bir telefon görüşmem gerçekleşti. Şunu bütün samimiyetimle ifade etmeliyim: Bazı görüşmeler uzun sürmez ama insanda uzun iz bırakır. Bazı sesler yalnızca kulağa değil, zihne ve vicdana da temas eder. Sayın Önsel’le yaptığım telefon görüşmesi benim için tam da böyle bir temas oldu.
O kısa telefon konuşmasında yalnızca nezaket, tanışma veya birkaç cümlelik karşılıklı selamlaşma yoktu. Cümlelerin arkasında bir devlet tecrübesi, askerî disiplin, tarih bilinci, millet hassasiyeti ve kolay kolay sarsılmayacak bir haysiyet duruyordu. Bazı insanların konuşmasında kelimelerden önce karakter hissedilir. Bu müstesna asker-yazarın sesinde ben bunu hissettim: Sükûnetle birleşmiş bir sertlik, nezaketle birleşmiş bir vakar, yaşanmışlıkla derinleşmiş bir hafıza ve memleket meselesini şahsi meselesinin üzerinde tutan bir duruş.
Bu tür insanlar sık konuşmaz; fakat konuştuklarında cümlelerinin ağırlığı olur.
Çünkü o cümleler masa başında üretilmiş fikir kırıntıları değildir. O cümlelerin arkasında görev vardır, bedel vardır, mahkeme salonlarının soğukluğu vardır, cezaevi duvarlarının sessizliği vardır, devletin içine çöreklenmiş yapıların nasıl çalıştığını görmüş bir göz vardır, memleketin başına gelebilecek felaketleri erkenden sezmiş bir tecrübe vardır.
Telefon görüşmemiz kısa sürdü belki; fakat bende bıraktığı tesir büyüktü. Çünkü insan bazen uzun kitaplarda aradığı sahiciliği, kısa bir konuşmanın tonunda bulur. Sesin vurgusunda, cümlenin kurulma biçiminde, kelimeler arasındaki duruşta bir ömür birikimi kendini belli eder.
Komutanım Mustafa Önsel’le konuşurken hissettiğim şey tam olarak buydu: Karşımda yalnızca yazan, konuşan, yorum yapan biri değil; yaşadığı dönemi hafızasında taşıyan, gördüklerini unutmayan, unutulmasına da razı olmayan bir devlet insanı vardı.
Bu görüşme, benim için sıradan bir tanışma olmadı. Bir insanın hayatında bazı temaslar vardır; sizi daha çok okumaya, daha derin düşünmeye, bazı kavramları yeniden tartmaya sevk eder. Sözüne bedel sinmiş bu kıymetli komutanla yaptığım telefon görüşmesi de bende böyle bir kapı araladı. Devlet nedir, sadakat nedir, liyakat nedir, tarih ne işe yarar, hafıza neden korunmalıdır, bir millet hangi zaaflarından vurulur, bir devlet hangi kapılardan sızılarak zayıflatılır? Bu sorular o kısa görüşmeden sonra zihnimde daha da keskinleşti.
İnşallah tez zamanda kendisiyle yüz yüze görüşmek nasip olur. Çünkü Komutanım Mustafa Önsel gibi insanlarla yüz yüze gelmek, yalnızca sohbet etmek değildir. Bu, yakın Türkiye tarihinin canlı hafızasıyla karşılaşmaktır. Bu, kitaplarda bazen soğuk duran hadiselerin bir insanın sesinde, bakışında ve susuşunda nasıl ete kemiğe büründüğünü görmektir. Bu, devletin kırılma anlarını yaşamış bir insanın tanıklığına doğrudan temas etmektir.
Bugün fikir hayatımızda en büyük sıkıntılardan biri, bedel ödememiş insanların çok gürültülü konuşmasıdır. Hiç risk almamış olanlar en keskin cümleleri kuruyor. Hiç yalnız kalmamış olanlar kahramanlık dersi veriyor. Hiç hedef olmamış olanlar cesaret pazarlıyor. Hiç bedel ödememiş olanlar, bedel ödeyenlerin ne yaşadığını anlamadan hüküm dağıtıyor.
Mustafa Önsel’i bu gürültüden ayıran şey, sözünün arkasında yaşanmışlık olmasıdır.
Bir insanın cümlesi, ödediği bedelle ağırlaşır. Bedelsiz cümle hafiftir. Bedelsiz öfke gösteridir. Bedelsiz hamaset kolaydır. Bedelsiz devletçilik çoğu zaman çıkarcılığın cilalanmış hâlidir. Ama bedel ödemiş insanın cümlesi farklıdır. O cümle, süs olsun diye kurulmaz; millet unutmasın diye kurulur.
Millî hafızanın bu sert ve sahici temsilcisinin sözlerinde ve duruşunda bu ağırlığı hissediyorsunuz. Onun sertliği bir gösteri sertliği değildir. Hakikatin etrafında fazla dolaşmadan doğrudan konuşabilen bir insanın sertliğidir. Onun vakarında bağırmaya ihtiyaç duymayan bir özgüven vardır. Zaten gerçek devlet terbiyesi de budur: Hakikati gürültüye boğmadan ama eğip bükmeden söyleyebilmek.
Burada İsmet Özel’in sert fikrî damarını hatırlamamak mümkün değildir. İsmet Özel’in itirazı, yalnızca bir siyasî düzene değil; insanın kendini alçaltmasına, hakikatin yerine rahatını koymasına, istiklâlin yerine konforu seçmesine yöneliktir. Onun “bir akşam gezintisi değil, bir istiklâl yürüyüşü” olarak tarif ettiği ruh, bugün de bizi ilgilendiren derin bir uyarıdır.
Çünkü istiklâl, sadece düşman işgalinden kurtulmak değildir. İstiklâl; zihnin esir olmaması, devletin cemaatlere teslim olmaması, milletin hafızasının çalınmaması, hukukun operasyon sopasına dönüşmemesi, makam karşısında hakikatin susmaması ve tevazunun kibri yenmesidir.
Bugün bizim en büyük meselelerimizden biri budur: Makamı emanet değil saltanat zannedenlerin çoğalması.
Bir imza yetkisi alan kendini devlet sanıyor. Bir koltuğa oturan kendini milletin üstünde görüyor. Bir unvan edinen kendini dokunulmaz kabul ediyor. Bir çevre edinen kendini vazgeçilmez zannediyor. Oysa tarih mezarlığı, kendini vazgeçilmez sananlarla doludur.
Koçi Bey’in asırlar önce işaret ettiği dert de buydu. Azil korkusuyla hakikati söylemeyen devlet adamı, makamını koruyabilir ama devleti koruyamaz. Dalkavuklukla yükselen bürokrat, bir süre ikbal sürer ama kurumları çürütür. Hak sözü söylemeyen âlim, cübbesini taşır ama ilmin haysiyetini taşıyamaz. Devlet büyüğünün hoşuna gitsin diye hakikati eğip büken aydın, kalem sahibi olabilir ama fikir sahibi olamaz.
Bugün de değişen fazla bir şey yok. Kıyafetler değişti. Kavramlar değişti. Sahne değişti. Ama dalkavukluk aynı dalkavukluk. Korkaklık aynı korkaklık. Makamperestlik aynı makamperestlik. Liyakatsizlik aynı liyakatsizlik. Devleti ganimet sayan zihniyet aynı zihniyet.
Tarihi yalnızca geçmişin defteri değil, bugünün muhasebesi olarak okuyan Komutanım Mustafa Önsel’in duruşunu değerli kılan şey, bu sürekliliği görmesidir. O, meseleyi sadece bugünün tartışmasına hapsetmiyor. Tarihle bugün arasında bir damar kuruyor. Çünkü tarih, olayların kronolojik dizilişi değil; zihniyetlerin sürekliliğini kavrama sanatıdır.
Tarihçi sadece “ne oldu?” diye sormaz. “Niçin oldu?” diye sorar. “Kim sustu?” diye sorar. “Kim kazandı?” diye sorar. “Kim bedel ödedi?” diye sorar. “Kim unutturmak istedi?” diye sorar. “Bu olay hangi yapısal zaafı ortaya çıkardı?” diye sorar.
Saygıdeğer komutanım gibi isimler, bu soruları sordurduğu için önemlidir. Onun duruşu, insanı yalnızca bir döneme değil, kendi zamanına karşı da sorumlu kılar.
Bugün bize en çok lazım olan şeylerden biri sorumluluk duygusudur. Herkes devletten bahsediyor ama çok az kişi devlet ahlakını taşıyor. Herkes milletten bahsediyor ama çok az kişi milletin menfaatini kendi menfaatinin önüne koyuyor. Herkes liyakat diyor ama kendi yakını söz konusu olunca susuyor. Herkes geçmişten ders aldığını söylüyor ama geçmişi mümkün kılan zihniyetle hesaplaşmaya cesaret edemiyor.
O zihniyet nedir?
Gizli sadakati meşru görmek. Sınav ahlakını bozmak. Kadroya ehil olanı değil bağlı olanı almak. Hukuku araç hâline getirmek. Medyayı operasyon aparatı yapmak. Aydınları susturmak. Bürokrasiyi hizaya sokmak. Devletın içinde paralel bir hiyerarşi kurmak. Makamları millete hizmet yeri değil, örgütlü sadakat ağlarının mevzii saymak.
Eğer bu zihniyetle hesaplaşmazsanız, yalnızca yapıların adını değiştirirsiniz. Yöntem kalır. Hastalık kalır. Çürüme kalır.
Bu sebeple Komutanım Mustafa Önsel’i övmek, şahsi bir iltifat değildir. Onu övmek, hafızayı övmektir. Bedel ödemiş tanıklığı övmektir. Devletin içine sızan yapılara karşı uyarıyı övmektir. Liyakatin, hukukun, millî devlet fikrinin ve haysiyetli duruşun yanında durmaktır.
Bu ülkede övgü çoğu zaman yanlış adreslere gider. Makam sahibine övgü kolaydır. Güç sahibine övgü güvenlidir. Kalabalıkların sevdiğini övmek risksizdir. Ama yalnız bırakılmış, bedel ödemiş, karanlık dönemlerde susmamış, yaşadığını milletin hafızasına emanet etmiş insanları övmek, başka bir ahlaki tercihtir.
Hakikatin yükünü taşımaktan çekinmeyen Mustafa Önsel’i bu yüzden önemsiyorum.
O, bugünün parıltılı kalabalıkları içinde değil, yakın tarihin karanlık dehlizlerinde sınanmış bir isimdir. Onun cümlelerinin arkasında reklam yok; bedel var. Onun sertliğinin arkasında gösteri yok; hafıza var. Onun devlet vurgusunun arkasında koltuk arzusu yok; millet kaygısı var.
Bugün Türkiye’nin entelektüel hayatında büyük bir problem var: Çok fazla pozisyon var ama az duruş var. İnsanlar fikir sahibi olmadan taraf sahibi oluyor. Okumadan hüküm veriyor. Bedel ödemeden kahramanlık taslıyor. Arşiv bilmeden tarih konuşuyor. Devlet bilmeden devletçilik yapıyor. Milliyetçilik bilmeden millet adına bağırıyor.
Oysa hakikat daha ağır bir şeydir.
Hakikat, insanın kendi mahallesinin yanlışına da yanlış diyebilmesidir. Güçlü olanın karşısında eğilmemektir. Milletin menfaatini şahsi konforun üstüne koymaktır. Devletin adını kullanarak devlete zarar verenlerle arasına mesafe koymaktır. Tarihten ibret almaktır.
Komutanım Mustafa Önsel’in zihnime kazınan o cümlesi bu yüzden yalnızca tarihçilere değil; siyasetçilere, bürokratlara, akademisyenlere, askerlere, hukukçulara, gazetecilere ve kendisini bu ülkenin kaderinden sorumlu hisseden herkese yönelmiş bir ikazdır:
“Tarih, ibret almayanlar için fuzuli bir bilimdir.”
Bu cümle bir tokattır.
Tarihi süs gibi kullananlara tokat. Geçmişi nutuk malzemesi yapanlara tokat. Kumpasları unutturmaya çalışanlara tokat. Liyakatsizliği kader gibi sunanlara tokat. Devletin içine sızan yapıları dün destekleyip bugün hafıza kaybı yaşayanlara tokat. Ve en çok da “bu defa olmaz” diyerek aynı yanlışların başka biçimlerine göz yumanlara tokat.
Bugün bir millet olarak kendimize sormamız gereken soru şudur:
Biz tarihten ibret mi alıyoruz, yoksa tarihi yalnızca törenlerde mi hatırlıyoruz?
Yakın geçmişte yaşanan hukuk kırılmalarından, bürokratik tasfiyelerden, devlet içine sızma stratejilerinden, medya linçlerinden, sahte kahramanlardan, sahte mağdurlardan, sahte devletçilerden gerçekten ders aldık mı? Yoksa sadece aktörleri değiştirip aynı sahneyi yeniden mi kuruyoruz?
Eğer bugün de hak sözü söyleyenler yalnızlaşıyor, dalkavuklar yükseliyor, liyakat geri çekiliyor, sadakat ağları güç kazanıyor, hukuk kişiye göre işliyor, akademi susuyor, medya yanaşıyor, bürokrasi eğiliyor, aydınlar konforunu koruyorsa; o zaman tarih okuyoruz ama ibret almıyoruz demektir.
Bu da tarihi fuzuli hâle getirmekten başka bir şey değildir.
Tarihi fuzuli bilgi olmaktan çıkaran komutan Mustafa Önsel böyle bir yerde duruyor.
Onu överken abartıya ihtiyaç yok aslında. Çünkü yaşadığı süreç, taşıdığı hafıza, ortaya koyduğu duruş ve kelimelerine sinmiş devlet hassasiyeti zaten yeterince ağırdır. Fakat yine de altını çizmek gerekir: Mustafa Önsel, yakın Türkiye tarihinin görmezden gelinemeyecek isimlerinden biridir. O, sadece emekli bir kurmay albay değil; devletin içine sızan karanlık yapıların, hukuk eliyle kurulan tuzakların, liyakatin ayaklar altına alınmasının, hafızasızlığın ve millî devlet fikrinin zaafa uğratılmasının karşısında duran sert bir tanıktır.
Ve bazen bir millet için en kıymetli şey, zafer nutku atanlar değil; felaketin gelişini zamanında haber verenlerdir.
Tarih, yalnızca kahramanları değil, uyarıcıları da yazar.
Komutanım Mustafa Önsel’i ben bu uyarıcılar arasında görüyorum.
Çünkü o bize şunu hatırlatıyor: Devletinizi korumak istiyorsanız, önce hafızanızı koruyun. Hafızanızı korumak istiyorsanız, tarihten ibret alın. Tarihten ibret almak istiyorsanız, yaşananları unutturmak isteyenlere teslim olmayın.
Liyakatin yerine sadakati koyarsanız, bir gün devletin anahtarını kime verdiğinizi çok geç anlarsınız. Hukuku eğerseniz, bir gün eğdiğiniz hukuk sizi de ezer. Hakikati susturursanız, yalanın iktidarına mahkûm olursunuz. Dalkavukları yükseltirseniz, devlet adamlarını kaybedersiniz.
Ve devlet adamlarını kaybederseniz, geriye sadece makam sahipleri kalır.
Makam sahipleriyle devlet olunmaz.
Devlet adamlarıyla devlet olunur.
İşte bütün mesele budur.
Bugün Komutanım Mustafa Önsel’i düşünmek, bir kişiyi övmek değildir. Bir uyarıyı duymaktır. Bir dönemi anlamaktır. Devletin hangi zaaflarından vurulduğunu görmektir. Kendi zamanımıza daha sorumlu bakmaktır. Tarihi fuzuli bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp millet hayatının rehberi hâline getirmektir.
Çünkü mesele bir akşam gezintisi değildir.
Mesele, hâlâ devam eden bir istiklâl yürüyüşüdür.
Bu yürüyüşte herkesin nerede durduğu önemlidir. Kimi alkışçıların yanında durur. Kimi makam sahiplerinin sofrasında yer arar. Kimi suskunluğu bilgelik diye pazarlar. Kimi de bedel ödemiş hafızaların yanında durup hakikatin yükünü taşımaya razı olur.
Ben Komutanım Mustafa Önsel’i, hakikatin yükünü taşımaya razı olmuş insanlardan biri olarak görüyorum.
Ve bu yüzden ona duyduğum saygı; kişisel bir nezaketin değil; tarih, devlet, millet ve hafıza karşısındaki ortak sorumluluğun ifadesidir.
Tarih, ibret almayanlar için fuzuli bir bilimdir.
Ama ibret alanlar için tarih, bir milletin yeniden ayağa kalkma imkânıdır.
Tarihi fuzuli bilgi olmaktan çıkaran Komutanım Mustafa Önsel’in duruşu, işte bu imkânı hatırlatıyor.
Yazıdaki tespitler ve görüşler çok güzel, alıntı yapabileceğim değerli bilgiler edindim kutluyorum
9 Mayıs 2026Bu yazı aslında Kur. Alb. Mustafa ÖNSEL i anlatmıyor.Adeta bir şamar gibi son yakın tarihimizde meydana gelen ve şimdi de aynı hızla süregelen proje ve senaryolara dikkat çekiyor. İbret alınmayan Tarih in tekerrür ettiğini ve yüzyıllık genç ve dinamik Devletimizin ışık hızıyla yaşlandırılıp bir kara deliğe doğru sürüklendirildiğini anlatıyor.Mustafa ÖNSEL in fetret döneminde ortaya çıkan uyarıcı ve yol gösterici Önder rolünü üstlendiğini anlatıyor.Kendisini saygıyla selamlıyorum.
9 Mayıs 2026Harika bir yazı. Devletle hükümet ayrımı yapamayan bir güruhun içinde yaşarken aydinlanma adina umut verici. Hele hele Mustafa Önsel komutanı sırtlanlar göz altina alırlarken Sakarya savaşı hakkinda ki beyaninı hissedercesine bu yaziyi okudum. Saygilarimla..
9 Mayıs 2026M. Önsel'i ve kişiliğini gayet doğru tahlil etmiş ve kaleme almışsınız. Yazdıklarınızı hiç bir cümlesinde abartı yok. Önselin kitaplarında anlattığı konular tarihe şerh düşerken, biyografiside tarihi bir olacaktır. Onu da kaleme almak size nasip olsun. Selamlar
9 Mayıs 2026Çarpıcı bir yazı. Dolaylı olarak tanıdığım bir şahsiyet üzerinden. Onun duruşunu perçinlemiş bir yazı. Allah hafızamızı korusun.
10 Mayıs 2026Değerli Dostlar ve Kıymetli Okurlar, Yazıma vakit ayırıp yaptığınız değerli yorumlar ve sunduğunuz farklı perspektifler için her birinize ayrı ayrı teşekkür ederim. Özellikle Mustafa Önsel gibi kıymetli isimler ve ülkemizin yakın tarihine dair paylaştığınız derinlikli analizler, bu tür paylaşımların amacına ulaştığını görmek adına benim için çok kıymetli. Tarihe not düşme ve meseleleri doğru tahlil etme yolundaki bu yol arkadaşlığınız bana güç veriyor. İlginiz ve nezaketiniz için şükranlarımla. Selamlar ve saygılar.
10 Mayıs 2026
Yorum Yap