Ankara’nın o ağır devlet havasından Anadolu’nun dört bir yanına uzanan bu yolculuk, sadece bir yer değiştirme değil; memleketin nabzını tutmak, hafızayı tazelemek ve hakikatin peşinde koşmak için atılmış sarsılmaz adımlardır. Başkentin merkezi ağırlığı, ülkenin en ücra köşelerine kadar uzanan dev bir sorumluluk ağının kalbidir. Bu hafta, o kalpten taşan enerjiyle Sivas, Tokat, Çorum, Sungurlu’daki dava erleri ile buluştuk; davanın çilesini, neşesini ve istikbal kaygılarını masaya yatırdık. Günler boyu süren istişareler, gece yarılarına dek uzayan sohbetler, bu dava erlerinin tozlu yollarından esen rüzgârlarla harmanlandı. Her kelime, her bakış Türk milletinin kadim direncini yansıtıyordu. Ama ayrılırken içimizi kemiren bir yara var: Can abeyim, Özel Kuvvetler Komutanı emekli Albay Orkun Özeller’in ismini ben bizzat verdiğim “Sur’a Kim Üfledi” kitabının olduğu Nergiz Yayınları standına yapılan o saldırı.

Bu köşe yazısında, o menfur olayın derinliklerine inelim; devletin vakarını, milletin ferasetini ve bu utanç sürüsünün hesabını uzun uzun tartalım. Zira bu saldırı, sadece bir yiğide değil, milletin şerefine indirilmiş bir hançerdir.
Ankara’da geçirdiğimiz günler, sıradan ziyaretlerden öteydi. Her adım, Türk milletinin iradesinin toplandığı o kadim otağın kapısını araladı. Devlet aklının ve millet ferasetinin harmanlandığı başkentte, Sivas, Tokat, Çorum, Sungurlu’daki dava erleri ile bir araya geldik. Bu dava erleri, memleketin en yiğit evlatları; dağlarda, bozkırlarda, kışlalarda vatan için nöbet tutanlar, çürüme karşısında dimdik duranlar.
Buluşmalarımız, memleket meselelerini cerrah titizliğiyle masaya yatırdığımız yüksek istişare meclisleriydi. Sabahın erken saatlerinden gece yarısına dek kahvehanelerde, otel lobilerinde, gizli köşelerde toplandık; çaylar içtik, sigaralar yaktık, yürekleri açtık. Sivas’ın bozkır rüzgârı, Tokat’ın dağ fısıltısı, Çorum’un tarih kokan taşları, Sungurlu’nun dava ateşi… Hepsi Ankara’da birleşti, bize şunu haykırdı: Bu milletin derdi büyük ama feraseti daha büyük. Yüzlerindeki çizgiler yılların çilesi, seslerindeki titreme öfke, gözlerindeki ateş umut; hepsi birer destan anlatıyordu. Biz o destanları dinledik, kaydettik, yüreğimize kazıdık. Çürüme her yerde sızıyor ama dava erleri gibi yiğitler olduğu sürece kale yıkılmaz.
Ankara’nın nabzını tutarken bir karanlık tespit zihnimi kor gibi yaktı. İş insanı hemşehrim olan bir büyüğüme misafir oldum; devlet-toplum ilişkisini tarif ederken kullandığı “Sicilya düzeni” benzetmesi, sistemin kalbine saplanan bir hançerdi. Şeffaflıktan uzak, sadece güç odaklarının çıkarlarıyla dönen bu örümcek ağı çarklar, Türk devlet geleneğine zerk edilmiş bir zehirdir.
Düşünün: Mafya usulü aile bağları, torpil zincirleri, nepotizmle şişirilmiş yapılar, gölgeler, satılmış kalemler… Hepsi birbirine kenetlenmiş, liyakati boğuyor, sadakati değil yaltaklanmayı ödüllendiriyor. Ezilmemek için sessiz mücadele veren yiğitler, bu bataklıkta ilkesizliğe sapmadan ayakta kalmaya çalışıyor. Hukuk zemininden fısıldanan korkak duruşlar, o sis perdesinin kanıtı.
Bu düzen, kendi kendini yer bitirir; çünkü Türk milleti gölge oyunlarını affetmez. Tarih şahittir: Osmanlı’nın son dönemlerinde sadrazam torpilleri, ihale baronları imparatorluğu diz çöktürdü. Bugün aynı zehir damarlarımızda; yargıdaki klikler, medyadaki linç orduları, siyasetteki kapalı devreler… Ama panzehir millet ferasetinde saklıdır; bir gün o ağ paramparça olacaktır.

Benim nüktem, İsmet Özel’in tabiriyle devletin nonoşlarına tokat. Bu çürümeyi en çıplak deşen nükteyi ben kullanıyorum, iliklerimde büyüttüm:
“BİR DEVLET BÜYÜĞÜNÜN SAĞ KOLU OLSAM ADAM KESİN SOLAK ÇIKAR!”
Bu, “devletin gölgesine saklanmış utanç sürüsü”nün teşhisidir. “DEVLETİN NONOŞU” diyor İsmet abey; Türk’ün faziletini ayıp, şerefini suç gibi gösterip milletin ekmeğinden kesip yiyen yalakalara!
MİLLETİN SOFRASINDAN YİYİP MİLLETİN SIRTINDAN ISIRAN O YALAKA, DEVLETİN GÖLGESİNE SAKLANMIŞ UTANÇ SÜRÜSÜNE… KAYIT EDİYORUZ! HESAP GÜNÜ GELİR! DEVLET BABAMIZIN YANINDAKİ SAMİMİ AMELİMİZİN, MİZANINDA NE KADAR AĞIR BASACAĞINI BEKLEYİP GÖRECEĞİZ. Zira iyi bilirim bağına giren keçiyi pekmez sıçtırana kadar kovalar bu yüce devlet.
Bu nonoşlar kimler? Makam kapılarında nöbet tutan torpiller, ihale kuyruklarında sıraya giren baronlar, sosyal medyada linç ordusu kuran gölgeler! Saltanat süren, vatan ekmeğini yiyip zehir saçan, yiğitlerin yolunu kesen utanç sürüsü!
Biz tanıyoruz hepsini, isim isim kayıt altındalar! Devlet unutmaz, zamanını bekler. MİLLET VE DEVLET MESELELERİYLE İLGİLİ TESPİT VE TEŞHİSLERİMİZDE GARİP KALDIK, YALNIZ KALDIK AMA HİÇ YANILMADIK!!!
Yalakalar sırtımızdan ısırıyor, faziletimizi damgalıyor, şerefimizi linçliyor. Ama hesap günü samimi amelimiz ağır basacak; onların kibir kuleleri yerle yeksan olacak!
Türk töresi gereği makamlara saygımız sonsuzdur. Ama makamları mülk sanan kibir abideleri, kendini “Zillullah fi’l-âlem” zannıyla halka tepeden bakıyor. Fildişi kulelerinden nutuk atanlar, Nabi merhumun sarsıcı uyarısını unutmuş:
“ÇOK DA MAĞRUR OLMA KİM MEYHANE-İ İKBALDE
BİZ HEZÂRÂN MEST-İ MAĞRURUN HUMARINI GÖRMÜŞÜZ…”
“Ocak aş pişirmez kor olmadan; otağ yiğit çıkarmaz devlet olmadan. Beylerbeyi neylersin cihangir olsa da, beylerbey olmasa toy kurduğu masada.”
Bu kibir abideleri, milletin vergisiyle saltanat sürüyor; Kanuni’nin vezirleri gibi sadrazam kılıklılar devletin sırtını büküyor.
İşte yüreğimizi dağlayan alçaklık: 23’üncü Ankara Kitap Fuarı’nda Nergiz Yayınları standına, ismini ben bizzat verdiğim “Sur’a Kim Üfledi”nin imza mekânı yapılan talan. Hikâye sahanın tozlu yollarında başlar.
Can abeyim Orkun Özeller’le, Özel Kuvvetler’in bordo bereli aslanıyla, dağlarda, ovalarda dolaşan komutanıma “İsmi düşündünüz mü?” demiştim. Saha kokusu genzimizde, vatanın kanayan yaraları önümüzde; barış maskeli ihaneti, sur’a üfleyen zehirli rüzgârlar, yuvalarının palazlanması, evlatlarımızın boşuna dökülen kanı…
O yiğit başını salladı: “Yok.” dedi. Gözleri ateş, yüreği kor. O an ilham şimşek gibi çaktı: “Bu ismi yapalım!” dedim. “Sur’a Kim Üfledi?” Hakikat bu isimdi; sur’a üfleyen hain rüzgârları deşecek kılıç! Açılımın karanlık yüzü, saha operasyonları, milletin hançerlenmiş damarları… 368 sayfalık eser böyle doğdu.
Ben verdim ismi; Orkun abey kalemiyle sur’u üfledi. Kitap bestseller oldu. “İncirlik Ağacı – Sığınmacılar” ile hakikat bayrağı dikildi.
Ama korktular!
4 Nisan 2026 Cumartesi günü standı basıldı: Yayınevi sahibi Ahmet Acar’ı darp ettiler, kitapları yere saçtılar, iğrençlikte sınır tanımadan dışkı bıraktılar, “Orkun Özeller gelirse gerekeni yaparız!” diye tehdit savurdular.
Düşünün o cehennemi: Fuarın kitap kokusu, yiğidin masası, hayran sırası… Komutanımın eşsiz kaleminden çıkan şaheser! Karanlık el, doğan hakikat karşısında kuduruyor! Tesadüf değil; “Sur’a Kim Üfledi”, “Sicilya düzeni”nin zehrine aynadır.
Orkun abey 2025’te sosyal medya paylaşımları nedeniyle cezaevi gördü (Efirli’den Silivri’ye 12 saatlik çile), kasımda tahliye oldu ama daha güçlü! Geçen hafta görüştüm, Diyarbakır’a geleceğim dedi.
Saha dolaşırken “yok” dediği an, bugün bu talana bedel oldu. Kim emretti? Hangi yalaka işaret etti, hangi kibir abidesi alkışladı?
Tarih bize şunu gösterir: Atatürk’e yönelik suikast girişimleri, Menderes’e yapılan ihanetler… Küçük kıvılcımlar büyük yangınlara dönüşür.
Millet arkanda abey! “Sur’a Kim Üfledi” kapaklarında imzanız var. Hainlere lanet! Kitabın daha çok okunacak, standın kale olacak!
İLİKLERİMİZDEN GELEN BİR SESLE NASIL DA HAYKIRIRDIK!
MİLLET! DEVLET!
Tespitlerimizde yalnız kaldık ama yanılmadık.
MİLLET VE DEVLET MESELELERİ TESPİTLERİMİZDE GARİP KALDIK AMA HİÇ YANILMADIK!!!
DEVLET HİÇBİR ŞEYİ UNUTMAZ, SADECE ZAMANINI BEKLER.
Milli devlet; adalet, liyakat ve güven üzerine yükselir.
MİLLİ DEVLET, GÜÇLÜ İKTİDAR!!
Can abeyim Orkun Özeller’e, “Sur’a Kim Üfledi”ye selam; hainlere lanet!
Biz buradayız, hazırız.
Yiğitler kazanacak, hainler hesap verecek.
Yorum Yap