Bazı romanlar vardır; sadece roman değildir. Sayfalarını çevirdikçe bir aşk hikâyesi okuduğunuzu sanırsınız, fakat satırların arasından bir dönemin kavgası, bir fikre yönelmiş hınç, bir zümreyi mahkûm etme arzusu çıkar. Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanı da benim nazarımda böyle bir metindir. Evet, roman dili bakımından kuvvetlidir. Evet, Sabahattin Ali kalem kullanmayı bilen, psikolojik çözümlemelerde okuru yakalayabilen bir yazardır. Fakat bu hakikati teslim etmek, romanın Türkçülüğe yönelttiği ağır temsil haksızlığını görmezden gelmeyi gerektirmez.
Bilakis, güçlü kalem daha dikkatli sorgulanmalıdır. Çünkü zayıf bir kalemin haksızlığı kendi içinde sönüp gider; fakat güçlü bir kalemin haksızlığı nesiller boyu zihinlerde iz bırakır. İçimizdeki Şeytan da tam olarak böyle bir romandır: Diliyle okuru kendine çeker, fakat temsil ettiği fikir dünyasıyla Türkçü hafızada derin bir itiraz doğurur.
Roman 1939 yılında Ulus gazetesinde tefrika edilmiş, 1940’ta kitap olarak yayımlanmıştır. Bu tarih sıradan bir tarih değildir. Çünkü 1944 Türkçülük-Turancılık hadiselerinden beş yıl öncesine denk gelir. Yani Ankara Nümayişi yokken, 3 Mayıs henüz milliyetçi hafızanın büyük günü hâline gelmemişken, tabutluklar ve ağır yargılama süreci yaşanmamışken, bu roman Türkçü çevreleri çağrıştıran tipleri sahneye çıkarmış ve onları son derece olumsuz bir atmosfer içinde göstermiştir.
İşte mesele tam da buradadır.
Bu roman yalnızca Ömer ile Macide’nin aşkı değildir. Bu roman yalnızca iradesiz bir adamın iç buhranı değildir. Bu roman yalnızca “insanın içindeki zaaf” meselesini anlatmaz. Aynı zamanda dönemin milliyetçi ve Türkçü aydınlarını çağrıştıran karakterler üzerinden bir fikrî çevreyi hedef tahtasına koyar. Bu yüzden İçimizdeki Şeytan, edebî bir aşk romanı olmanın ötesinde, Türkçülüğe yöneltilmiş bir edebî iddianame gibi okunabilir.
Romanın edebî başarısını inkâr etmiyorum. Sabahattin Ali, Ömer karakteri üzerinden iradesizliği, kendini kandırmayı, ahlaki gevşemeyi ve insanın kendi kusuruna “içimdeki şeytan” diyerek bahane bulmasını başarılı biçimde işler. Macide karakteri de romanın duygusal yükünü taşıyan önemli bir figürdür. Saflığın, temizliğin, inceliğin ve korunmasızlığın temsilidir. Fakat bütün bu edebî başarı, romanın siyasi ve ideolojik yükünü ortadan kaldırmaz.
Çünkü romanda asıl rahatsız edici taraf, Ömer’in zayıflığı değil; Ömer’in çevresine yerleştirilen fikir adamlarıdır. Tartışmalı olmakla birlikte, edebiyat çevrelerinde ve milliyetçi yorumlarda sıkça dile getirilen eşleştirmeye göre romandaki Nihat, Nihal Atsız’ı; “Tatar suratlı” diye anılan tip, Zeki Velidi Togan’ı; tevkif edilmeyen profesör ise ünlü tarihçi Mükrimin Halil Yinanç’ı çağrıştırır. Yine aynı yorum çizgisine göre İsmet Şerif, Peyami Safa; Emin Kâmil ise Necip Fazıl Kısakürek ile ilişkilendirilir. Bu eşleştirmeler akademik ve edebî tartışmalarda “kesin biyografik karşılıklar” olarak değil, romanın dönemin siyasi şahsiyetleriyle kurduğu temsil ilişkisi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Nitekim bir akademik çalışmada da roman kişilerinin dönemin siyasi şahsiyetleriyle eşleştiği ve yazarın bu çevreleri çıkarcı, bencil, yozlaşmış kişiler olarak ele aldığı belirtilmektedir.
Şimdi soralım: Bir romanda Türkçülük fikrine yakın isimleri çağrıştıran kişiler sürekli kaba, saldırgan, ahlaken problemli, küfürbaz, gösterişçi veya yozlaşmış çevrelerin unsuru gibi çiziliyorsa, buna yalnızca “edebî tasarruf” deyip geçebilir miyiz?
Hayır, geçemeyiz.
Çünkü edebiyat yalnızca hayal kurma alanı değildir; aynı zamanda temsil alanıdır. Bir yazar, gerçek hayatta yaşayan ve belli bir fikir çevresinin sembolü olan insanları çağrıştıran karakterler kuruyorsa, bu tercihin tarihî ve ahlaki sorumluluğu vardır. Hele ki bu karakterler, romanda bir fikri kirletecek biçimde kullanılıyorsa, orada artık masum bir kurmaca değil, fikrî bir hesaplaşma vardır.
İçimizdeki Şeytan bu yönüyle sert eleştiriyi hak eder. Çünkü roman, Türkçülüğü anlamaya çalışan bir metin değildir; Türkçü çevreleri karikatürleştiren bir metindir. Türkçülüğün tarihî, ilmî, kültürel ve ahlaki damarını görmek yerine; onu hırçın, kaba, kof ve ahlaken tartışmalı tipler üzerinden göstermeye yönelir. İşte bu, bir Türkçü açısından kabul edilemez bir temsil haksızlığıdır.
Nihal Atsız Bey’in bu romana tepkisi de buradan doğmuştur. Atsız, 1940’ta İçimizdeki Şeytanlar adlı bir broşür yayımlayarak Sabahattin Ali’nin romanına karşı çıkmıştır. Bu broşürde Atsız’ın, Sabahattin Ali’nin romanıyla milliyetperverliği kötülemeye ve Türkçüleri fena göstermeye yeltendiği görüşünü savunduğu aktarılır.
Atsız’ın tepkisini basit bir kişisel kırgınlık gibi görmek büyük yanlıştır. Atsız Bey yalnızca kendisini savunmuyordu. O, Türkçülüğe yöneltilen temsil saldırısına cevap veriyordu. Çünkü Atsız için Türkçülük, günlük siyasetin gelip geçici bir sloganı değildi. Türkçülük onun için milletun varlık şuuruydu; tarih, dil, kültür ve ülkü etrafında örülmüş büyük bir dava idi. Böyle bir davanın romandaki seçilmiş tipler aracılığıyla küçük düşürülmesine sessiz kalması beklenemezdi.
Bugünden bakınca bazıları bunu “eski bir edebiyat tartışması” gibi anlatmak isteyebilir. Oysa mesele bundan çok daha büyüktür. İçimizdeki Şeytan etrafındaki tartışma, Türk fikir hayatında edebiyatın nasıl bir ideolojik silaha dönüşebileceğini gösteren ibretlik örneklerden biridir.
Romanın yayımlanmasından beş yıl sonra yaşanan 1944 olayları ise bu tartışmayı daha da çarpıcı hâle getirir. Elbette tarihî olayları tek bir romana bağlamak doğru değildir. 1944’e giden yolda II. Dünya Savaşı atmosferi, yüce devletimizin güvenlik kaygıları, Turancılık tartışmaları, dönemin basını, Atsız’ın açık mektupları ve Sabahattin Ali’nin açtığı hakaret davası gibi çok sayıda etken vardır. Fakat şu soru da kolayca kenara atılamaz: 1939’da yazılan bir romanda çizilen tablo ile 1944’te yaşananlar arasındaki benzerlik nasıl izah edilmelidir?
Bu bir kehanet miydi?
Yoksa Sabahattin Ali, dönemin fikir çatışmasını çok erken fark edip romanın içine mi yerleştirmişti?
Yoksa roman, daha sonra yaşanacak büyük hesaplaşmanın edebî zeminlerinden biri mi oldu?
Bu soruların kesin cevabını vermek kolay değildir. Fakat bir Türkçü olarak şunu söylemek mümkündür: İçimizdeki Şeytan, 1944’te Türkçülüğe yöneltilecek ithamların ve baskı atmosferinin zihinsel öncüllerinden biri gibi okunabilir. Roman doğrudan 1944’ün sebebi değildir; fakat 1944’e giden iklimin edebî bir belirtisidir.
3 Mayıs 1944’e giden süreçte Atsız-Sabahattin Ali davası kritik bir dönemeçtir. Atsız’ın Orhun dergisinde Başbakan Şükrü Saracoğlu’na yazdığı açık mektupların ardından Sabahattin Ali’nin şikâyetiyle dava süreci başlamış; ilk duruşma 26 Nisan 1944’te, ikinci duruşma ise 3 Mayıs 1944’te görülmüştür. 3 Mayıs günü duruşma öncesinde ve sırasında Türkçü gençlerin Ankara’da Atsız lehine ve komünizm aleyhine büyük bir nümayiş başlattığı aktarılmaktadır.
İşte 3 Mayıs Ankara Nümayişi, yalnızca bir mahkeme kalabalığı değildir. O gün, Türkçülük fikrinin sokakta görünür olduğu gündür. O gün, Türk gençliği Atsız Bey’in şahsında bir fikre sahip çıkmıştır. O gün, “Türkçülük mahkûm edilemez” diyen bir irade ortaya çıkmıştır.
3 Mayıs’ın Türkçü hafızadaki yeri bu yüzden büyüktür. Çünkü o güne kadar daha çok yazıda, dergide, kitapta, ilmî ve edebî çevrelerde yaşayan Türkçülük, 3 Mayıs 1944’te bir hareket olarak kendisini göstermiştir. Nitekim bazı milliyetçi yayınlarda 3 Mayıs’ın, Atsız’ın tabiriyle Türkçülük tarihinde bir dönüm noktası olduğu; o zamana kadar duygu ve düşünce olan Türkçülüğün o gün bir hareket hâline geldiği vurgulanır.
Fakat bu nümayişin ardından gelen süreç Türkçüler için ağır olmuştur. 1944 Türkçülük-Turancılık Davası’nda Atsız Bey, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan, Alparslan Türkeş ve başka isimlerle birlikte yargılanmıştır. Davada 23 sanığın bulunduğu, süreçte tutuklamalar ve ağır suçlamalar yaşandığı bilinmektedir.
İşte burada romanla tarih arasındaki o çarpıcı paralellik yeniden karşımıza çıkar. Milliyetçi yorumlarda sıkça dile getirilen iddiaya göre romanda Türkçü çevreleri çağrıştıran isimler olumsuz biçimde gösterilmiş; beş yıl sonra gerçek hayatta Atsız ve Zeki Velidi Togan tutuklanmış, Mükrimin Halil Yinanç, Peyami Safa ve Necip Fazıl gibi bazı isimlere aynı ölçüde dokunulmamıştır. Bu iddia, romanın “geleceği haber verdiği” şeklindeki sert yorumları doğurmuştur. Burada temkinli olmak gerekir: Romanla 1944 yargılamaları arasında doğrudan hukuki bir sebep-sonuç ilişkisi kurmak doğru değildir. Fakat romandaki temsil düzeni ile 1944’teki siyasi atmosfer arasında kurulan benzerlik, Türkçü hafızada güçlü bir kuşku ve öfke üretmiştir.
O hâlde şu cümle rahatlıkla kurulabilir: İçimizdeki Şeytan, 1944’ün doğrudan faili değildir; fakat Türkçülüğe karşı oluşan fikrî ve kültürel kuşatmanın edebî belgelerinden biridir.
Romanın aşk cephesine dönersek, Ömer ile Macide arasındaki ilişki de başlı başına bir ihanet hikâyesidir. Ömer, sevdiğini söyleyen ama sevmenin sorumluluğunu taşıyamayan bir adamdır. Macide’ye yaklaşır; fakat ona sağlam bir karakter, güvenilir bir istikamet, temiz bir gelecek sunamaz. Onun “içindeki şeytan”, aslında korkaklığıdır. İradesizliğidir. Kendini kandırma hastalığıdır. Suçunu dışarıya atma alışkanlığıdır.
Macide ise bu zaafın kurbanıdır. O, temiz ve kırılgan bir ruh olarak Ömer’in dünyasına girer; fakat Ömer’in kararsızlığı, çevresinin çürümüşlüğü ve aydın geçinenlerin sahte hayatı içinde yıpranır. Aşk, romanda insanı yücelten bir güç olmaktan çok, zayıf karakterlerin elinde çürüyen bir duyguya dönüşür.
Bu bakımdan romanın aşk kısmı başarılıdır. Sabahattin Ali, iradesiz bir adamın bir kadının hayatında nasıl yıkıcı bir etki bırakabileceğini iyi anlatır. (İradeli adamların hayatlarını, umutlarını yıkanları da görmezden gelemeyiz. Yollardan geri çevrilenleri, ihanetleri, yalanları, şıpsevdileri, aşk ile tutkunun farkında olmayanları.) Ancak romanın politik kısmı aynı ölçüde adil değildir. Çünkü bireysel çürüme anlatılırken, sanki bu çürümenin ideolojik adresi özellikle milliyetçi-Türkçü çevreler gibi gösterilir. İşte itiraz buradadır.
Ömer’in zaafını anlatmak başka şeydir; Türkçü çevreleri ahlaki zaafın vitrinine yerleştirmek başka şeydir.
Sahte aydınları eleştirmek başka şeydir; belirli tarihî şahsiyetleri çağrıştıran tiplerle bir fikir hareketini kirletmek başka şeydir.
Bir insanın içindeki şeytanı göstermek başka şeydir; bir davayı şeytanlaştırmak başka şeydir.
İçimizdeki Şeytan benim için tam da bu çizgiyi aşan bir romandır. Dili güzel olabilir; fakat temsil ahlakı yaralıdır. Psikolojik çözümlemeleri kuvvetli olabilir; fakat fikir çevrelerini gösterme biçimi taraflıdır. Aşkı anlatabilir; fakat arka planda Türkçülüğe karşı sert ve haksız bir gölge düşürür.
Bu yüzden bu romana Türkçü bir bakışla bakıldığında şu hüküm kaçınılmazdır: İçimizdeki Şeytan, edebiyat kisvesi altında Türkçülüğü sanık sandalyesine oturtan bir romandır.
Atsız Bey’in itirazı bu yüzden değerlidir. O, yalnızca bir roman kahramanının kendisine benzediğini düşünerek öfkelenmiş değildir. O, Türkçülüğün romanda uğradığı temsil haksızlığına karşı kalemini çekmiştir. Onun cevabı, “Bizi böyle gösteremezsiniz” diyen bir fikrî müdafaadır.
Bugün 3 Mayıs’a yaklaşırken bu roman yeniden hatırlanacaksa, sadece Sabahattin Ali’nin edebî kudretinden söz etmek yetmez. Aynı zamanda Atsız Bey’in niçin öfkelendiğini, Türkçülerin niçin bu romandan rahatsız olduğunu, 1939’da kurulan edebî atmosferin 1944’te nasıl büyük bir siyasi ve hukuki fırtınanın içinde yankılandığını da görmek gerekir.
Çünkü hafızası olmayan fikir hareketi yaşayamaz.
3 Mayıs, Türkçü hafızanın en çetin günlerinden biridir. O gün, Atsız Bey’in etrafında toplanan gençlik, sadece bir yazarı savunmadı. Bir fikri savundu. Bir ülküyü savundu. Türk milletinin tarihini, dilini, istiklalini ve istikbalini merkeze alan bir dünya görüşünün suçlu gibi gösterilmesine itiraz etti.
And ardından bedel ödendi.
Tutuklamalarla, davalarla, baskılarla, tabutluklarla anılan o süreç; Türkçülüğün bedelsiz bir romantizm olmadığını gösterdi. Türkçülük, zor zamanda geri çekilmeyenlerin davasıdır. Salonlarda yüksek perdeden konuşup fırtına kopunca kaybolanların değil; mahkeme kapısında, sorgu odasında, zindanda ve yalnızlıkta dik duranların davasıdır.
Bu nedenle bugün İçimizdeki Şeytan üzerine konuşurken meseleyi yalnızca “roman güzel mi değil mi?” sorusuna indirmek yanlıştır. Asıl soru şudur:
Bir roman, bir fikri haksız biçimde temsil edebilir mi?
Bir yazar, edebiyatın gücünü kullanarak bir çevreyi karalayabilir mi?
Bir aşk hikâyesinin arkasına saklanmış ideolojik hesaplaşma, yıllar sonra yaşanacak siyasi baskıların kültürel zemini hâline gelebilir mi?
Ve en önemlisi: 1939’da yazılan bir romanda Türkçülerin olumsuz biçimde çizilmesi, 1944’te Türkçülerin mahkeme önlerine ve zindanlara sürüklendiği atmosferden tamamen bağımsız düşünülebilir mi?
Benim cevabım nettir: Hayır, düşünülemez.
Bu roman, yalnızca edebî bir metin değildir. Bu roman, dönemin fikir savaşının içinden çıkmış, o savaşın taraflarından birinin kalemiyle yazılmış, karşı tarafı ise olumsuz tipler üzerinden yargılayan bir metindir.
Sabahattin Ali’nin kalem gücünü teslim ederiz; fakat bu kalemin Türkçülüğe yönelttiği haksız temsili de reddederiz.
Ömer’in içindeki şeytanı görürüz; fakat romandaki temsil şeytanını da görmezden gelmeyiz.
Macide’nin kırılışına üzülürüz; fakat Türkçülüğün romanda karikatürize edilmesine sessiz kalmayız.
Aşkın ihanete dönüşmesini okuruz; fakat edebiyatın da zaman zaman hakikate ihanet edebileceğini biliriz.
Son söz şudur:
İçimizdeki Şeytan, Türk edebiyatında güçlü yazılmış ama tarafsız olmayan, etkileyici fakat adil olmayan, aşkı anlatırken ideolojik hesaplaşmayı da romanın damarlarına yerleştiren tartışmalı bir eserdir.
Bu romanı okuyan bir Türkçü, yalnızca Ömer’in zaafını değil, Türkçülüğe yöneltilmiş edebî bir ithamı da görür.
Bu romanı 3 Mayıs hafızasıyla okuyan bir Türkçü, yalnızca Macide’nin kırılan kalbini değil, Atsız Bey’in, Zeki Velidi Togan’ın ve dava arkadaşlarının üzerine çöken ağır dönemi de hatırlar.
Bu romanı tarih şuuru ile okuyan bir Türkçü, şu soruyu sormadan kitabı kapatamaz:
Sabahattin Ali, 1939’da yalnızca bir roman mı yazdı; yoksa 1944’te Türkçülüğün karşılaşacağı büyük ithamın edebî gölgesini mi düşürdü?
Cevap ne olursa olsun, bir gerçek değişmez:
3 Mayıs, Türkçülüğün sanık sandalyesini reddettiği gündür.
Atsız Bey’in duruşu, bir şahsın öfkesi değil; bir ülkünün müdafaasıdır.
Ve İçimizdeki Şeytan, bu müdafaayı anlamadan okunursa eksik okunur.
Yorum Yap