Bir zamanlar köye öğretmen, emek, üretim bilgisi, müzik, teknik beceri ve millî ülkü götürmek için okul kuran bu memleket; bugün Urfa’da ve Maraş’ta okul koridorlarına giren silahları konuşuyorsa, mesele yalnızca güvenlik değildir. Mesele, eğitim fikrinin hangi kırılmalarla bugünkü tekinsizliğe sürüklendiğidir.
Bir milletin yükselişi de sarsılışı da bazen en iyi okul kapısında okunur. Çocuk okula korkmadan girebiliyorsa, öğretmen sınıfa huzurla adım atabiliyorsa, veli evladını kapıdan içeri bırakırken içi rahatsa, orada yalnızca bir eğitim sistemi değil, ayakta duran bir toplumsal sözleşme vardır. Ama okul koridorlarında korku dolaşıyorsa, sınıflarda panik yaşanıyorsa, öğretmen ile öğrenci aynı mekânda şiddetin gölgesine düşüyorsa, artık konuşulan şey yalnızca asayiş değildir; toplumun sinir uçlarına kadar ilerlemiş bir çözülmedir. Son günlerde yaşananlar tam da bunu gösterdi. Okulun manevi dokunulmazlığı yara aldı. Güven duygusu sarsıldı. Bir ülkenin çocuklarına verdiği en temel sözlerden biri, yani “okul senin en güvenli yerindir” sözü ağır biçimde aşındı.
Tam bu noktada hafızayı geriye çevirmek gerekiyor. Çünkü bugünü yalnızca bugünün sıcaklığı içinde okumak yetmez. Bu memleket bir zamanlar köyü ayağa kaldırmak için okul kuruyordu. Bugün ise okulu nasıl koruyacağını konuşuyor. Aradaki fark sadece takvim farkı değildir; bir zihniyet farkıdır, bir öncelik farkıdır, bir medeniyet farkıdır. Dün okul, toplumsal dağınıklığa verilen cevaptı. Bugün okul, toplumsal dağınıklığın hedefi hâline gelmiş durumda. Dün öğretmen, köyün öncüsüydü. Bugün öğretmen, çoğu yerde yalnız bırakılmış son savunma hattı gibi hissediyor. Dün eğitim, hayatın merkezindeydi. Bugün ise çoğu zaman sınavın, yalnızlığın, yorgunluğun ve sertleşen toplumsal iklimin gölgesinde kalıyor.
Köy Enstitüleri işte tam bu nedenle sadece bir eğitim kurumu olarak değil, bir millî hamle olarak hatırlanmak zorundadır. Çünkü o kurumlar basit bir öğretmen okulu değildi. Onlar, memleketin kendi toprağından kendi öğretmenini, kendi köyünden kendi aydınını, kendi insanından kendi kalkınma gücünü çıkarma iradesiydi. Köy Enstitüleri, köyü yalnızca yönetilecek bir coğrafya olarak görmüyordu; milletin omurgası olarak görüyordu. O yüzden oralarda yalnızca ders anlatılmıyordu. Toprak tanınıyor, ekip biçiliyor, atölyede çalışılıyor, bina yapılıyor, müzik öğreniliyor, kolektif yaşam tecrübe ediliyordu. Çocuk yalnızca okuryazar olmuyor; emek veriyor, sorumluluk alıyor, üretim ile bilgiyi birleştiriyordu. Kısacası okul, yalnızca bilgi aktaran değil; karakter kuran, hayat kuran, memleket kuran bir kurum olarak düşünülüyordu.
Bu yüzden Köy Enstitülerinin hikâyesi, sadece açılan ve kapanan birkaç okulun hikâyesi değildir. O hikâye, bu memleketin kendi çocuklarına ne kadar güvendiğinin hikâyesidir. Kendi köylüsünü ne kadar ayağa kaldırmak istediğinin hikâyesidir. Eğitimi bir millet kurma aracı olarak görüp görmediğinin hikâyesidir. O yüzden enstitüler yön değiştirip başka bir çizgiye çekildiğinde sadece tabelalar değişmedi; bir istikamet yaralandı. Bir zihniyet zayıfladı. Bir öz güven aşındı. Ve bugün yaşananları anlamak için tam da bu noktaya bakmak gerekiyor. Çünkü eğitim fikrindeki kırılmalar, yıllar sonra güvenlik krizleri olarak geri dönebiliyor. Okulun ruhu zayıfladığında, duvarları ayakta kalsa bile içindeki düzen ve anlam sarsılıyor.
Peki bu büyük hamle neden zayıfladı? Bu soru tek cümleyle cevaplanamaz. Çünkü mesele hem içeridedir hem dışarıdadır. İçeride, köylünün bilinçlenmesinden huzursuz olan yapılar vardı. Köye giden öğretmenin yalnızca alfabe değil, yeni bir öz güven, yeni bir devlet ilişkisi ve yeni bir toplumsal uyanış taşıdığını görenler vardı. Halkın bilgiyle güçlenmesini, kendi kaderi üzerinde daha doğrudan söz sahibi olmasını kendi nüfuz alanı için tehdit sayan çevreler vardı. Tam burada o çarpıcı soru yükseliyor: Devrin Kinyas Kartalları kimlerdir? Bu soruya verilecek cevap, tek bir kişiyi işaret ederek bitirilemez. Devrin Kinyas Kartalları, bir şahıstan çok bir zihniyetin adıdır. Öğretmenin köye gitmesini kendi gücüne tehdit görenlerdir. Halkın devletle doğrudan temas kurmasını istemeyenlerdir. Bilgili köylünün, bilinçli yurttaşın, üretken öğretmenin kendi düzenlerini sarsacağını düşünenlerdir. Köy Enstitülerini yalnızca bir okul değil, yerleşik güç dengelerini zorlayan bir hamle olarak okuyanlardır. Bu yüzden “içimizdeki Kinyas Kartallar” ifadesi, bir isimden çok daha fazla şey söyler; halkın bilgiyle güçlenmesinden rahatsız olan anlayışın sembolü hâline gelir.
Bu yaklaşımın asıl rahatsız olduğu şey, Köy Enstitülerinin okulla birlikte denge de değiştirme ihtimaliydi. Çünkü bir köye öğretmen gittiğinde sadece alfabe gitmiyordu. Yeni bir öz güven gidiyordu. Yeni bir otorite anlayışı gidiyordu. Köylü ilk kez kaderinin yalnızca ağa, eşraf, yerel güç sahibi ya da geleneksel otorite tarafından belirlenmediğini görüyordu. Devletin başka bir yüzüyle, yani eğitim yüzüyle tanışıyordu. Bilginin de güç olduğunu fark ediyordu. İşte tam da bu nedenle Köy Enstitüleri yalnızca çocuk okutmadı; toplumsal dengeleri değiştirme ihtimali taşıdı. Bu ihtimal bile bazı çevreler için yeterince sarsıcıydı. Çünkü cehalet, bağımlılık ve edilgenlik üzerinden kurulan her düzen, bilgiyle ayağa kalkan insanlardan rahatsız olur. Öğretmenin dönüştürücü etkisi tam da bu yüzden bazı yerlerde sevinç değil, tedirginlik doğurdu.
Dışarıda ise savaş sonrası dünya kuruluyordu. Yeni bloklar oluşuyor, yeni korkular büyüyor, yeni saflaşmalar sertleşiyordu. Türkiye de bu yeni iklimin dışında kalmadı. Truman Doktrini, Marshall Planı, güvenlik eksenli yeni uluslararası düzen ve artan antikomünist hassasiyetler, ülkenin iç siyasetini ve kurumlara bakışını etkiledi. Meselenin bu tarafında ihtiyatlı olmak gerekir. Her şeyi tek bir dış talimata indirgemek, tarihi fazla sadeleştirmek olur. Fakat şu da açık: dışarıdaki jeopolitik değişim ile içerideki sosyal-siyasal direnç, aynı dönemde aynı sonuç doğuracak biçimde buluştu. Köy Enstitülerinin ruhu zayıfladı, yönü değişti, etkisi törpülendi. Tarihte bazı kurumlar bir gecede değil, önce ruhları aşındırılarak etkisizleştirilir. Önce anlam kaybederler, sonra yön kaybederler, en sonunda da isim olarak kalsalar bile eski iddialarını taşıyamaz hâle gelirler. Köy Enstitüleri çizgisinin yaşadığı şey tam olarak buydu.
Bugün yaşanan okul şiddeti olayları ile o tarih arasındaki bağ da tam burada kuruluyor. Çünkü okulun ne olduğuna dair anlayış değiştiğinde, toplumun okula yüklediği anlam da değişiyor. Dün okul, devletin halka uzanan aydınlık eli olarak düşünülüyordu. Bugün ise çoğu zaman sadece sınav merkezi, diploma durağı ya da yönetilmesi gereken bir bürokratik alan gibi görülüyor. Eğitim hayatın merkezinden çekildikçe okulun manevi ağırlığı da azalıyor. Öğretmen yalnızlaştırıldıkça toplum taşıyan omurga zayıflıyor. Aidiyet duygusu eksildikçe korkunun, öfkenin ve şiddetin sızacağı boşluklar oluşuyor. Urfa’da ve Maraş’ta yaşananların asıl düşündürmesi gereken tarafı budur. Ortada sadece bireysel cinnet ya da tek tek suç dosyaları yoktur; ortada uzun süredir ihmal edilmiş, zayıflatılmış ve itibarı aşınmış bir eğitim iklimi vardır.
Çünkü okul sadece dört duvar değildir. Okul, milletin çocuğuyla yaptığı en ciddi sözleşmedir. Aile çocuğunu okula gönderdiğinde yalnızca ders almasını istemez; güven içinde büyümesini, sorumluluk duygusu kazanmasını, bir topluma ait olduğunu hissetmesini ister. Öğretmen sınıfa girdiğinde yalnızca konu anlatmaz; aynı zamanda devleti, düzeni, ortak hayatı ve umudu temsil eder. Okula silah girdiği anda yalnızca bedenler yaralanmaz; bu emanet ilişkisi de yara alır. Çocuk sınıfta korkuyorsa, öğretmen okulda kendini savunmasız hissediyorsa, veli evladını kapıdan içeri titreyerek bırakıyorsa, orada yalnızca eğitim değil, toplumun sinir uçları da zedelenmiştir. Bu yüzden mesele sadece fail değildir. Sadece silah da değildir. Sadece güvenlik görevlisi sayısı da değildir. Bunların hepsi önemlidir, ama bunların üstünde daha büyük bir sorun vardır: okulun itibar kaybı.
Elbette güvenlik önlemleri hayati önemdedir. Ruhsatsız silaha erişim sert biçimde engellenmelidir. Okul çevresi denetimleri güçlendirilmelidir. Risk analizleri kâğıt üzerinde kalmamalı, gerçek hayatta çalışan mekanizmalara dönüşmelidir. Rehberlik, psikososyal destek, erken uyarı ve kriz müdahale sistemleri göstermelik başlıklar olmaktan çıkarılıp eğitimin omurgasına yerleştirilmelidir. Dijital mecralarda korku yayan, şiddeti özendiren, okulları hedef gösteren içeriklere karşı hızlı ve hukukî refleksler geliştirilmelidir. Bütün bunlar şarttır. Ama bunların da tek başına yetmediği çok açıktır. Çünkü okulun itibarı çökerse kamera yetmez, nöbet yetmez, genelge yetmez. Öğretmen yalnız personel gibi görülürse yetmez. Eğitim yalnız sınav ve diploma başlığına indirgenirse yetmez. Çocuk yalnız başarı baskısı içinde, anlam ve aidiyet üretmeyen bir sistemde büyürse yetmez. Okul yeniden milletin en güvenli, en saygın, en kurucu kurumu hâline getirilmedikçe her yeni facianın ardından aynı tartışmalar yeniden açılır, ama yara kapanmaz.
Köy Enstitülerini bugün hâlâ önemli kılan tam da budur. O model, eğitimi memleket kuran iş olarak görüyordu. Öğretmeni toplum taşıyan insan olarak görüyordu. Okulu yalnızca bilgi aktaran yer değil; karakter, sorumluluk, emek, aidiyet ve gelecek ocağı olarak görüyordu. Bu anlayış zayıfladığında boşluğu yalnızca bilgisizlik doldurmaz; yönsüzlük, öfke, korku ve şiddet de doldurur. Bir zamanlar “kırk bin köye kırk bin okul” diye hayal kurabilen bir ülkenin, bugün çocuklarını okulda nasıl daha güvende tutacağını tartışıyor olması işte bu nedenle ağırdır. Ağır olduğu kadar öğreticidir de. Çünkü bu acı tablo, neyin kaybedildiğini bütün çıplaklığıyla göstermektedir. Eğitim, hayatın merkezinden çekildiğinde geriye sadece akademik kayıp kalmaz; toplumsal güven de aşınır. Öğretmenin itibarı düştüğünde yalnızca meslek zayıflamaz; toplumun omurgası da gevşer. Okul sıradanlaştığında sıradanlaşan yalnızca kurum olmaz; geleceğe bakış da sıradanlaşır.
Buradan çıkarılacak ders, geçmişi putlaştırmak değildir. Çıkarılacak ders, doğru ilkeleri yeniden hatırlamaktır. Bu memleket bir zamanlar kendi şartlarına uygun, kendi toprağından beslenen, kendi insanına güvenen büyük bir eğitim hamlesi kurabildiyse, bugün de okulun ruhunu yeniden ayağa kaldıracak bir irade gösterebilir. Yeter ki okulun talî değil aslî kurum olduğu kabul edilsin. Yeter ki öğretmen yalnız bırakılmasın. Yeter ki çocuk yalnız sınava değil hayata hazırlayan bir eğitim ciddiyeti yeniden merkeze alınsın. Yeter ki “güvenli okul” ifadesi sadece kapıdaki tedbir olarak değil, bütün bir eğitim iklimi olarak anlaşılsın. Çünkü okul zayıflarsa yalnız eğitim zayıflamaz; toplum zayıflar, gelecek zayıflar, millî hayatın omurgası zayıflar. Urfa ve Maraş’ta yaşananlar sadece haber değil, bu ülkenin vicdanına bırakılmış ağır notlardır. Okulun manevi dokunulmazlığı aşındığında hiçbir toplum kendini gerçekten güvende sayamaz. Köy Enstitüleri ise başka bir hüküm cümlesi olarak hâlâ önümüzde duruyor: Bu millet isterse eğitim yoluyla yalnız çocuk yetiştirmez, memleket de kurar. Bugün asıl ihtiyaç olan şey, işte o kurucu ciddiyeti yeniden hatırlamaktır.
Onun için bugün yapılması gereken, sadece yaşanan faciayı konuşmak değildir. Okulu yeniden milletin en güvenli, en saygın, en kurucu alanı hâline getirmektir. Çocuğu korkuya karşı değil, hayata karşı güçlendiren bir eğitim düzeni kurmaktır. Öğretmeni yeniden toplumun omurga aktörlerinden biri olarak görmektir. Aileyi, okulu, mahalleyi ve kamuyu aynı sorumluluk zincirinin halkaları olarak ele almaktır. Başka türlü her yeni olaydan sonra aynı cümleler kurulacak, aynı acılar yaşanacak, aynı şaşkınlık tekrar edilecektir. Ve bu yazı, Hürriyetçi Eğitim-Sen Genel Başkanı Sayın Levent Kuruoğlu’nun artık sadece sendikal bir çıkış değil, memleketin eğitim vicdanına saplanan bir soru hâline gelen sözüyle tamamlanmalıdır: “Öğretmenler okula çelik yelekle mi gelecek?” Bugün bu soru ne yazık ki daha da ağır bir biçimde ortadadır. Çünkü asıl sorulması gereken artık şudur: Tekinsiz okullara çelik yelekle mi gidelim?
Yorum Yap