Diyarbakır’da hüküm süren ve “tarihi” olarak nitelendirilen bu dondurucu hava koşullarında, eğitim hayatının olağan akışında devam etmesi talebi, rasyonel bir yaklaşımdan uzak görünmektedir. Gündüz -8, gece ise -13 dereceleri bulan bu ekstrem sıcaklık değerleri, sadece bir “soğuk hava dalgası” değil, ciddi bir güvenlik ve sağlık krizidir.
Aşağıda, bu şartlar altında okulların açılmasının yaratabileceği riskleri ve yetkililerin neden “sağduyu” ile hareket etmesi gerektiğini ele alan eleştirel bir değerlendirme yer almaktadır:
Diyarbakır sokakları bugünlerde bir şehirden ziyade, kontrolsüz bir “buz pistini” andırıyor. Karın eriyemeden doğrudan buza dönüştüğü, kaldırımların ve yolların cam kesildiği bir ortamda, binlerce öğrencinin Pazartesi sabahı yollara düşmesini beklemek, hayatın olağan akışına aykırıdır.
Yerlerin tamamen buz kestiği bir ortamda, sadece yayalar değil, okul servisleri ve toplu taşıma araçları da büyük risk altındadır. En ufak bir eğimde kontrolünü kaybeden araçların, çocukları taşıdığı bir senaryo, telafisi mümkün olmayan facialara davetiye çıkarmaktır. Eğitim, can güvenliğinin sağlandığı noktada başlar; can güvenliğinin pamuk ipliğine bağlı olduğu bir zeminde değil.
Hava sıcaklığının bu denli düşük olması, sadece yerdeki buzu değil, çatılarda biriken devasa buz sarkıtlarını da beraberinde getiriyor. Okul bahçelerinde ve okul yolundaki binaların saçaklarında asılı duran bu “doğal hançerler”, her an bir çocuğun üzerine düşme riski taşımaktadır. Öğrencilerin sadece ayağının kayma korkusuyla değil, başlarına bir şey düşme endişesiyle okula gitmesi, pedagojik açıdan ne kadar verimli olabilir?
Gece -13 derecenin görüldüğü bir iklimde, binaların ısınma sistemlerinin ne kadar randımanlı çalışacağı meçhuldür. Yetersiz ısınan sınıflarda, dondurucu soğukta okula giden çocukların bağışıklık sisteminin çökmesi, salgın hastalıkların ve ciddi soğuk algınlıklarının önünü açacaktır. Eğitimin bir-iki gün aksaması telafi edilebilir, ancak bir çocuğun sağlığı ve güvenliği geri döndürülemez bir önceliktir.
Yetkililerin kağıt üzerindeki akademik takvime değil, sahadaki gerçekliğe bakması gerekir. Diyarbakır’ın bu tarihi soğuğunda “eğitim her koşulda devam etmeli” inadı, maalesef sağduyudan uzak bir yaklaşımdır. Valilik ve Milli Eğitim müdürlükleri, hava şartları normale dönene ve yollar güvenli hale gelene kadar bu riski almamalı; tatil kararıyla ailelerin ve öğrencilerin endişelerini gidermelidir.
Cihat TOPRAK

Bir tarihî kapının önünden bütün şehre cehalet dağıtmak kolaydır. Hele cümlenin başına akademik unvanı, sonuna da birkaç küçümseyici sıfatı yerleştirdiniz mi, tartışmayı kazandığınızı sanabilirsiniz. Fakat tarih araştırmalarının tatsız bir özelliği...

Ahmed Arif, “Beşikler vermişim Nuh’a / Salıncaklar, hamaklar…” diye haykırırken bu şehrin ciğerinden konuşuyordu. Şimdi o ciğere, devasa hoparlörler ve plastik bir vitrinle sözde bir “kültür” pompalanıyor. Surların o kapkara,...

Okullarda yaşanan her şiddet ve saldırı olayının ardından aynı sahne tekrarlanır. Kameralar, turnikeler, güvenlik görevlisi sayısı, metal dedektör, çevre duvarı, “önlem paketleri”… Açıklamaların büyük kısmı olayın yalnızca güvenlik boyutuna kilitlenir....

Dicle Üniversitesi yönetimi, 19 Eylül tarihli açıklamasında işlemlerin hukuka uygun olduğunu savunuyor. O hâlde bu savunmanın karşılığı olan belgeleri de ortaya koymalıdır. İhale dosyası incelenmeden kesinleşmiş bir suç hükmü kurulamaz;...

Diyarbakır’ın kuzeyinde, bugün Tavşantepe olarak bilinen bir köy var. 16. yüzyılın sonlarında bu köyün adı Çulli’ydi ve burada, kerpiç duvarlı bir medresenin avlusunda, günün büyük bölümünü el yazması sayfaların üzerine...

Tarih kitaplarının satır araları genelde saray entrikalarıyla ya da meydanlara dizilen süvari tümenlerinin şatafatıyla doldurulur. Oysa kilitler bazen haritaların en ücra kıvrımlarında, sırtını kara bazalta dayamış bir avuç aç insanın...
Yorum Yap