‘Terörsüz Türkiye devlet projesi’ imiş! Peki, öncesinde devletin tersi bir yaklaşımı mı vardı? Yani terör olsun mu istiyordu?” dedi, kurmay aklın sahibi, tecrübesine kıymet verdiğim değerli bir büyüğüm.
Cevabı bellidir: Elbette hayır. Bir tehdidin yıllarca sürmüş olması, devletin onu istediği anlamına gelmez. Sonuçtan niyet üretilemez. Bu sorular, devletin öteden beri taşıdığı sorumluluğu yeni keşfedilmiş bir hedef gibi sunan anlatının zaafını açığa çıkarıyor. Türk Devleti’nin teröre karşı iradesine herhangi bir sloganla başlangıç tarihi konulamaz. Yeni olan bir yöntem olabilir; vatanı koruma yükümlülüğü olamaz.
Kamu yönetimi bakımından önce üç kavramı ayırmak gerekir: Devlet, devletin amacı ve bu amaca ulaşmak için seçilen kamu politikası. Devletin kurumsal varlığı, belirli bir uygulamadan daha geniştir. Amaç, vatandaşın güvenliğini ve ülkenin bütünlüğünü korumaktır. Yöntem ise şartlara göre değişebilir, sınanabilir ve gerektiğinde düzeltilebilir. Bir yönteme yönelik eleştiriyi devletin varlığına yönelmiş itiraz saymak, bu kavramları birbirine karıştırmaktır. Devletin büyüklüğüne yaslanıp bir yöntemi eleştiriden muaf tutmak, devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz.
Anayasa’nın 5. maddesi, milletin bağımsızlığını ve bütünlüğünü korumayı, toplumun huzurunu sağlamayı devletin temel görevleri arasında düzenler. Dolayısıyla terörsüz yaşama hakkı, yurttaşa sonradan sunulan bir iyilik sayılamaz. Burada süreklilik taşıyan bir kamu yükümlülüğünden söz ediyoruz. Bir programın takvimi bulunabilir; devletin vatandaşını koruma sorumluluğuna başlangıç ve bitiş tarihi konulamaz.
Yakın tarih de açıktır. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu 12 Nisan 1991’de kabul edildi. Bu tarih, mücadelenin başlangıcı olarak gösterilemez; fakat onun bugünkü adlandırmalardan çok önce hukuk düzeninde açık bir karşılığı bulunduğunu gösterir. Geçmişteki bütün uygulamaları kusursuz ilan etmek zorunda değiliz. Yanlışları incelemekle devletin teröre karşı kurumsal iradesini yok saymak farklı şeylerdir. Tarihçilik, geçmişi ne alkışla aklar ne de yeni bir başlık uğruna siler. Devletin mücadele tarihi, bir tanıtım metninin dipnotuna sığmaz.
Cumhuriyetin kuruluş süreci de aynı ayrımı öğretir. Erzurum ve Sivas kongrelerinde vatanın bütünlüğü ile millî irade temel esaslar arasında yer aldı. 5 Ağustos 1921’de, Sakarya öncesinin ağır şartlarında Mustafa Kemal Paşa’ya verilen başkomutanlık yetkisi başlangıçta üç ayla sınırlandırıldı. Benim bu tarihsel örneklerden çıkardığım ders şudur: Millî hedefin büyüklüğü, yetkinin kaynağını ve sınırlarını önemsizleştirmez. Türk devlet geleneğinin Cumhuriyet’teki gücü, bağımsızlık iradesini millet egemenliği ve hukukla birleştirebilmesindedir.
“Devlet projesi” ifadesi kurumlar arasında eşgüdümü ve uzun vadeli bir çalışmayı anlatıyorsa anlaşılabilir. Bu ifade, “Artık soru sorulamaz” anlamında kullanıldığında ise açıklamanın yerini alan bir susturma gerekçesine dönüşür. Kamu politikasının devlet tarafından yürütülmesi, onun bütün tercihlerinin kendiliğinden doğru olduğunu kanıtlamaz. Ciddiyet, uygulamanın hangi sorunu hangi araçla çözeceğini açıklayabilmesinde aranır. Bir kararın başına “devlet” kelimesi koymak, sonuna gerekçe yazma yükümlülüğünü kaldırmaz.
Karşılaştırmalı araştırmalar da hazır sloganlardan daha ihtiyatlıdır. Seth G. Jones ve Martin C. Libicki’nin 2008 tarihli çalışması, 1968–2006 döneminde faaliyet gösteren 648 terör örgütünü incelemiş; sona eren gruplarda şiddet dışı siyasete geçiş ile kolluk ve istihbarat faaliyetlerinin öne çıktığını belirlemiştir. Bu araştırma Türkiye için otomatik bir reçete değildir. Buradan çıkardığım yöntemsel ders, tek bir aracı peşinen kutsamak veya reddetmek yerine, örgütün yapısını ve uygulamanın sonuçlarını incelemektir. Bilimsel yaklaşım, hükmünü delilden önce vermez.
Bu nedenle başarı, açıklamanın etkileyiciliğiyle ölçülemez. Silah bırakma nasıl doğrulanmaktadır? Örgütlü şiddetin finansmanı, eleman temini ve yeniden silahlanma kapasitesi ortadan kalkmakta mıdır? Vatandaş üzerindeki tehdit ve baskı sona ermekte midir? Sağlanan güvenlik ne kadar kalıcıdır? Bunlar herhangi bir sürecin başarısız olduğu iddiası değil, başarı iddiasının dayanması gereken ölçütlerdir. Bir örgütün adının değişmesiyle şiddet kapasitesinin tasfiye edilmesi aynı sonuç değildir.
Toplumsal psikoloji bakımından da dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Acı yaşamış insanların huzur özlemi, önlerine konulan her yöntemi kabul ettikleri anlamına gelmez. “Bu uygulamayı desteklemiyorsan terörün sürmesini istiyorsun” biçimindeki yaklaşım, mantıkta yanlış ikilem diye adlandırılan hataya düşer. Aynı hedefi isteyen insanlar, o hedefe götürecek araçlarda ayrılabilir. Soru sormayı sadakatsizlik gibi göstermek, ortak aklı güçlendirmez; tartışmanın alanını daraltır. Milletin devlete bağlılığı, düşünmekten vazgeçmesiyle ölçülemez.
Benim Türk milliyetçiliği anlayışım, devletin egemenliğini ve vatandaşının hukukunu birlikte savunur. Anayasa’nın 3. maddesindeki bölünmez bütünlük, 6. maddesindeki millî egemenlik ve 66. maddesindeki vatandaşlık bağı bu bakımdan önemlidir. Hiçbir silahlı yapı, herhangi bir topluluğun doğal ve tartışılmaz temsilcisi sayılamaz. Vatandaşın devletle bağı, örgütlerin vereceği yetkiye dayanmaz. Aynı şekilde suç, bir kimliğe veya bölgeye topluca yüklenemez. Türk Devleti’nin kudreti, masumu korurken suçun hesabını hukuk içinde sorabilmesidir.
Kalıcı güvenlik arayışında teşviklerin nasıl oluştuğu da hesaba katılmalıdır. Şiddetin, hukuk içinde hak aramaktan daha etkili olduğu kanaatini besleyen her sonuç, gelecekte benzer davranışların özendirilmesi riskini taşır. Bu nedenle herhangi bir düzenleme değerlendirilirken yalnızca bugünkü gerilimi azaltıp azaltmadığına değil, yarına hangi davranış örneğini bıraktığına da bakılmalıdır. Devletin adaletine güven, silahın sonuç aldığı düşüncesinden daha güçlü olmalıdır.
Şehitlerin hatırası, gazilerin fedakârlığı ve terör mağdurlarının adalet beklentisi bu değerlendirmenin dışında tutulamaz. Yeni bir yöntemi savunmak için geçmişteki mücadelenin değerini küçülten her anlatı, devletin hafızasına haksızlık eder. O fedakârlıklar, bugün bir cümle daha etkileyici duyulsun diye önemsizleştirilemez. Türk Devleti’nin itibarı, geçmişi sıfırlayan anlatılara ihtiyaç duymaz. Onun büyüklüğü, milletine karşı sorumluluğunu değişen şartlarda da taşıyabilmesindedir.
Türk milliyetçisinin savunacağı çizgi açıktır: Terör sona ersin, millî egemenlik ve hukuk güvencesi güçlensin. Devletin vatandaşını koruma iradesi, geçici beyanlara veya silahlı yapıların vaatlerine bağımlı hâle gelmesin. Her yöntem, bu ölçüler karşısında değerlendirilsin. Türkiye Cumhuriyeti’nin itibarını herhangi bir yöntemin başarısına rehin bırakmaya kimsenin hakkı yoktur. Devletin adını yüceltmek isteyen, o adın gerektirdiği açıklığı, hazırlığı ve hesap verme ciddiyetini de üstlenmelidir.
Bu mantıkla yarın “Devlet artık vatandaşını koruyacak!” diye açılış düzenlenir; öbür gün “Ülke bütünlüğü korunacak!” diye kurdele kesilir. Bir de “Vatanı koruma fikrini geliştirenlere” plaket dağıtılırsa tören tamamlanır! Bir tarihçi olarak tutanağa düşeceğim not şudur: “Görev eskidir; keşif iddiası yenidir.” Türk Devleti zaten görev başındaydı. Anlaşılan bazı cümleler nöbete biraz geç geldi.
Muhittin Çaçan

İnsanın en ağır esareti, kendi hükmünü vermeyi bırakıp bunu fazilet sanmasıdır. Korkusunu ihtiyat, çıkarını sadakat, düşünme tembelliğini teslimiyet diye adlandıran kişi, zamanla kendi iradesine yabancılaşır. Neye inanacağını, kime kızacağını, hangi...

Bir milletin geleceği, kendi kendini avutmakla yetinenlerin rahatına bırakılamaz. Hakikat, gözümüzü kapattığımızda ortadan kalkmaz; yüzleşmeyi ertelediğimiz her gün, ödeyeceğimiz bedeli büyütür. İnsan, korktuğu gerçeği küçümseyerek kendine sahte bir güvenlik duygusu...

Tarih, bir toplumun adalet arayışını ve bu arayış sırasında karşılaştığı güçlükleri birlikte kaydeder. Osmanlı tecrübesi de hukuk, ehliyet ve sorumluluk kavramları üzerine düşünmek için zengin bir birikim sunar. Bu birikimi...

Salah, Kurtdere Yaylası’nda bir taşa oturup fotoğraf paylaşıyor. Ardından aynı noktada fotoğraf çektirmek isteyenler geliyor; “Salah Yaylası” tabelası beliriyor, belediye taşın yanına bank yerleştiriyor. Bir futbolcunun dinlenme molasından bu kadar...

Sosyal medyada “Platon, gel de mağara gör…” diye yazmıştım. Sendikamızın Muğla İl Başkanı Fatih Şaylan, “Bunu kaç kişi anlayacak sence?” diye sormuştu. O soru zihnimde kaldı. Çünkü anlamak, insanın yalnızca...

Bazılarının tarih bilgisi yok ama renkli yazıcısı var. Önlerine boş bir Anadolu haritası açıyor, Hakkâri’yi, Van’ı, Erzurum’u, Diyarbakır’ı aynı renge boyuyor; sonra da cetvelle vatan kurduklarını sanıyorlar. Sanki devlet tonerle,...
Yorum Yap