Bir tarihî kapının önünden bütün şehre cehalet dağıtmak kolaydır. Hele cümlenin başına akademik unvanı, sonuna da birkaç küçümseyici sıfatı yerleştirdiniz mi, tartışmayı kazandığınızı sanabilirsiniz. Fakat tarih araştırmalarının tatsız bir özelliği vardır: Kitaplar susar ama kayıtları yerinde durur. İnsanların üzerine yürüttüğünüz iddia, bazen dönüp kendi yayımladığınız sayfanın önünde duruverir.
Dicle Üniversitesi öğretim üyesi, sanat tarihçisi!? Prof. Dr. İrfan Yıldız, kendi sosyal medya hesabındaki paylaşımında, yıllarca Fetih Kapısı olarak “pazarlanan” kapının aslında Kurtuluş, Sevinç Kapısı olduğunun anlaşıldığını belirtiyor. Ardından “işin ehli olmayan tıpçıların, tırşıkçıların ipliğini pazara çıkarmaktan” söz ediyor. Üniversitenin resmî kaydı, Yıldız’ın sanat tarihçisi ve profesör olduğunu doğruluyor. Dolayısıyla bu sözleri, o unvanın gerektirdiği ciddiyet ve titizlikle değerlendirmek hakkımızdır.
Önce şu meseleyi sağlam bir zemine oturtalım: Bâbü’l-Ferec adı kaynaklarda elbette var. İtirazımız bu kaydın varlığına değil; bilinen bir adlandırmadan yola çıkıp, halk arasında yerleşmiş başka bir adı kullanan insanlara doğrudan bilgisizlik ve kötü niyet yüklenmesinedir. Doğru bir bilgi, ondan çıkarılan her hükmü kusursuz yapmaz. Bir kelimeyi doğru okumakla bir insan hakkında doğru hüküm vermek arasında, akademik muhakemenin doldurması gereken ciddi bir mesafe bulunur.
Gelelim doğrudan belgelere. İrfan Yıldız ve Şahabettin Öztürk’ün ortak eseri Diyarbakır Surları, Diyarbakır Valiliğince 2016’da yayımlanmıştır. Kitabın 83. sayfasında Fetih adı, İçkale’nin kapıları arasında sayılır. 99. sayfasında ise aynı kapı Fetih Kapısı adıyla anlatılırken, kitabe tercümesinde Babul faraç ve Sevinç Kapısı karşılığı birlikte verilir. Demek ki iki adın bir arada kullanıldığı kaynaklardan biri, bizzat Yıldız’ın ortak imzasını taşımaktadır.
Sayın Yıldız, kendi kitabınızda açıklayarak kullandığınız bu ad, başkasının ağzında neden bir anda “pazarlama”ya dönüşüyor? Aynı kelime sizin sayfanızda akademik anlatımın bir parçasıyken, başkasının cümlesinde ehliyetsizlik işareti mi sayılıyor? Böyle bir ayrım yapıyorsanız, ölçütünüzü açıklamak zorundasınız. Bir hükmün ciddiyeti, sahibinin kendi metnine uygulandığında da ayakta kalabilmesiyle ölçülür.
Elbette bir araştırmacı zamanla görüşünü değiştirebilir. Eski bir değerlendirmesini eksik bulabilir, yeni kanıtlarla bunu düzeltebilir. Bilimsel çalışmanın doğası budur. Fakat bu değişikliğin gerekçesi açıklanır; önceki kullanım ile yeni yorum arasındaki fark gösterilir. “Ben artık böyle düşünüyorum” demek, aynı konuda farklı konuşanları aşağılamak için bir mazeret olamaz.
Üstelik bu isimlendirmenin literatürdeki mazisi çok daha eskiye dayanıyor. Şeyhmus Nayır’ın İstanbul Üniversitesinde hazırladığı Artukluların Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Hayatı başlıklı 2010 tarihli yüksek lisans tezinin 159. sayfasında Sevinç Kapısı adı açıkça kayıtlıdır. İlgili 789–790 numaralı dipnotlar, Şevket Beysanoğlu’nun Anıtları ve Kitabeleri ile Diyarbakır Tarihi eserinin 1987 baskısına, I. cilt, 313. sayfaya gönderme yapar. Buradaki Beysanoğlu atfını bizzat Nayır’ın kaynak zinciri üzerinden veriyorum. Görüldüğü üzere bu mesele, 2026’da üzerindeki örtü aniden kaldırılmış gizemli bir sır değildir.
Hüseyin Karaçam’ın Marmara Üniversitesinde hazırladığı Artuklu Kitabeleri (1102–1409) başlıklı 2012 tarihli yüksek lisans tezinin 66. sayfasındaki 371 numaralı dipnot da bu ayrımı açık biçimde ortaya koyar: Kitabedeki ad Bâbü’l-Ferec, halk arasındaki kullanım Fetih Kapısı’dır. 68–69. sayfalarda tercüme, 595/1198–1199 tarihi ve adlandırmaya ilişkin yorumlar yer alır. Burada araştırmacının yaptığı iş, farklı kullanımları tespit edip açıklamaktır. Yalnızca kelime karşılığı vermekle yetinmeyen bir inceleme, tarihsel bağlamı da masaya yatırır.
Mesele bununla da bitmiyor; işin bir de mimarlık tarihi boyutu var. Z. Kenan Bilici, 2024 yılında Arış dergisinin 25. sayısında yayımlanan çalışmasının 37. dipnotunda, söz konusu kitabelerin farklı kapılara aidiyeti ve özgün yerlerinden taşınmış olabileceği üzerine bir yorum geliştirir. Bu, ayrıca tartışılması gereken bir okumadır; kesinleşmiş bir sonuç diye sunulamaz. Fakat literatürün, kitabenin okunuşuyla sınırlı kalmayıp yapı üzerindeki konumunu da sorguladığını gösterir. Taşın ne söylediği kadar, hangi yapıya ait olduğu ve bugün bulunduğu yere nasıl geldiği de araştırmanın asıl konusudur.
Bir yapının kitabedeki adı, sonraki dönemlerde kazandığı ad, halkın kullandığı ad ve ona bağlanan anlatılar aynı şey değildir. Bunları birbirinden ayırmadan kurulan toptancı cümleler, açıklama gücünü kaybeder. Bir kapının Fetih Kapısı diye anılması, ona bağlanan bütün fetih rivayetlerini doğrulamaz. Aynı şekilde Bâbü’l-Ferec kaydı da Fetih Kapısı kullanımını kendiliğinden bir aldatmaca hâline getirmez. Tarihçi, kanıtın taşıyabileceğinden daha ağır bir hükmü onun sırtına yüklememelidir.
Kültür ve Turizm Bakanlığının İçkale kültür envanterinde de Fetih Kapısı adı kullanılır. Resmî envanterin kusursuz ve yanılmaz olduğunu iddia etmiyorum. Ancak bu kayıt, adlandırmanın kamusal kullanımına somut bir örnektir. Böyle bir kullanımın yanlış yönlendirdiğini düşünüyorsanız nedenini açıklarsınız; gerekiyorsa düzeltme önerirsiniz. Bir adı kullananları topluca küçümsemek, envanteri de literatürü de temize çekmez.
Burada asıl cevaplanması gereken sorular şunlar: Hangi kişi, hangi eserde veya konuşmada, tam olarak neyi yanlış söylemiştir? Sorun kapının güncel adı mıdır, kitabedeki tarih midir, yapının inşa dönemi midir, yoksa ona bağlanan bir fetih hikâyesi midir? Bunları tek tek belirtmeden ortaya atılan “yanlış bilgi yayıyorlar” hükmü, denetlenebilir bir eleştiri olmaktan çıkar. İddia somutlaştıkça tartışma ilerler; sıfatlar ve etiketler çoğaldıkça yalnızca gürültü artar.
“Tıpçı” sözüyle bir meslek üzerinden üstünlük kurulması da ayrıca sorunludur. Bir hekimin tarih konusunda ileri sürdüğü iddia, salt mesleği yüzünden yanlış olmaz. Bir profesörün iddiası da salt unvanı yüzünden doğru sayılmaz. İkisinin sözü de aynı sınamaya tabidir: Kaynağı nedir, kanıtı nedir, çıkarımı geçerli midir? Uzmanlığa saygı göstermekle uzmanlık zırhına bürünüp sorgulanamazlık talep etmek arasındaki farkı, en iyi akademisyenlerin bilmesi gerekir.
Profesörlük unvanını da tam burada sorgulamak gerekir: Bu unvan, kamusal tartışmaya hangi bilimsel niteliği katmaktadır? Daha dikkatli bir kaynak kullanımı mı, daha tutarlı bir muhakeme mi, daha açık bir izahat mı? Bunları beklemek akademisyene haksızlık değildir. Aksine, kendisine uzmanlık üzerinden itibar talep eden kişinin, uzmanlığın sorumluluklarını da sırtlanmasını istemektir. Unvanın itibarı, eleştiriden kaçarak büyümez; eleştiri karşısında gösterilen ciddiyetle korunur.
Diyarbakır’ın tarihî mirası, kişisel üstünlük gösterilerine dekor yapılamayacak kadar değerlidir. Bu şehri sevmek, onun hakkında konuşan herkese yukarıdan bakma hakkını kimseye vermez. Araştırmacının görevi insanların merakını canlı tutmak, yanlışlarını gerekçeleriyle göstermek ve geçmişin o katmanlı karmaşıklığını anlaşılır kılmaktır. Tarihî eserlerin çevresine görünmez bir “yalnız benim sözüm geçer” duvarı örmek, bilgiye hizmet etmez.
Eleştiriye elbette sertlikle cevap verilebilir; fakat o sertlik, altı dolu ve hesabı verilebilir bir düşüncenin sertliği olmalıdır. Sözü belgeden uzaklaştırıp meslek küçümsemeye ve kişisel yaftalamaya taşıdığınızda, tartışmaya hâkim olmuş sayılmazsınız. Yalnızca kendinizi de eleştirinin açık hedefi yaparsınız. Başkalarının ehliyetine hükmederken, kendi yönteminizi denetim dışına çıkaramazsınız.
Gelelim o büyük “iplik pazarı”na… Sayın hoca, tezgâhı açmadan önce ortak yazarı olduğunuz kitabın 99. sayfasını bir açın. Orada hem Fetih Kapısı kullanımı hem Sevinç Kapısı karşılığı apaçık duruyor. Bu defa karşınızda mesleğini küçümseyerek susturabileceğiniz biri yok; kendi ortak imzanızı taşıyan bir sayfa var.
Aynı adı siz kullanınca akademik anlatım, başkası kullanınca “pazarlama” mı oluyor? Böyle bir bilimsel ayrıcalık varsa usulünü de açıklayın; biz de bundan sonra bilgiyi kaynağına göre değil, söyleyenin kartvizitine göre değerlendirelim! Tarih araştırmalarına ne büyük kolaylık: Belgeyi karşılaştırmakla uğraşmayız, unvana bakar hükmümüzü veririz. Ne var ki dipnotların böyle bir saygı duruşu alışkanlığı yok; profesör görünce susmuyorlar.
“Tırşıkçı” kelimesini ne kadar bağıra bağıra söyleseniz de o kelime kaynakça olmuyor hocam. İsterseniz tamamını büyük harfle yazın, yanına üç ünlem koyun; yine akademik delil sayılmıyor. “İpliğini pazara çıkaracağız” cümlesi de araştırmanın eksik bıraktığı yeri doldurmuyor. Bir mesleği aşağılayarak bir tezi çürütebilseydik, kütüphanelerin yerini çoktan dedikodu köşeleri alırdı!
Bu büyük ifşa için kürsüye, mikrofona, tören hazırlığına da gerek yok. Bir masa, bir kitap ve kendi cümlenize de tereddütsüz uygulayacağınız aynı adil ölçü yeterli. İnsanların ipliğini pazara çıkarmaya o kadar heveslendiniz ki, terazinin iki kefesi olduğunu hatırlatmak yine bize kaldı.
Bizim Diyarbakır ağzıyla bitireyim: Hoca, hele o zafer konuşmasını biraz bekletin; kaynakça henüz alkışlamadı! Kapıya Sevinç Kapısı diyelim, başımız gözümüz üstüne. Ama bilimsel tutarlılığın kapısından geçmek için o “Prof. Dr.” yazılı kartı göstermek yetmiyor; içeride belge soruyorlar!
Cihat TOPRAK

Ahmed Arif, “Beşikler vermişim Nuh’a / Salıncaklar, hamaklar…” diye haykırırken bu şehrin ciğerinden konuşuyordu. Şimdi o ciğere, devasa hoparlörler ve plastik bir vitrinle sözde bir “kültür” pompalanıyor. Surların o kapkara,...

Okullarda yaşanan her şiddet ve saldırı olayının ardından aynı sahne tekrarlanır. Kameralar, turnikeler, güvenlik görevlisi sayısı, metal dedektör, çevre duvarı, “önlem paketleri”… Açıklamaların büyük kısmı olayın yalnızca güvenlik boyutuna kilitlenir....

Dicle Üniversitesi yönetimi, 19 Eylül tarihli açıklamasında işlemlerin hukuka uygun olduğunu savunuyor. O hâlde bu savunmanın karşılığı olan belgeleri de ortaya koymalıdır. İhale dosyası incelenmeden kesinleşmiş bir suç hükmü kurulamaz;...

Diyarbakır’ın kuzeyinde, bugün Tavşantepe olarak bilinen bir köy var. 16. yüzyılın sonlarında bu köyün adı Çulli’ydi ve burada, kerpiç duvarlı bir medresenin avlusunda, günün büyük bölümünü el yazması sayfaların üzerine...

Tarih kitaplarının satır araları genelde saray entrikalarıyla ya da meydanlara dizilen süvari tümenlerinin şatafatıyla doldurulur. Oysa kilitler bazen haritaların en ücra kıvrımlarında, sırtını kara bazalta dayamış bir avuç aç insanın...

Bir günde iki gencimizin yaşamını yitirdiği haberler artık kanıksanmaya başlandı. Kadınlara yönelik şiddet görüntüleri, kuyumcu soygunları, trafikte yaşanan kavgalar, çete ve tefecilik olayları, motosiklet çeteleri, “irili – ufaklı ” örgütlenen...
Yorum Yap