Diyarbakır’ın bazaltına elinizi koyduğunuzda parmaklarınıza vuran şey taşın soğukluğu değildir; bin yıllık bir yorgunluğun ağırlığıdır. Bu taş konuşmaz sanırsınız ama sabrı da bir yere kadardır. Binlerce yıldır göğüs gerdiği tarihe karşı değil, son on yıldır üzerine çöken o derin terk edilmişliğe karşı susuyor.
2015-2016 kışının, o kör yıkımların üzerinden koca bir on yıl geçti. Takvimler aktı, mevsimler değişti ama Sur’un altı mahallesinde zaman sanki o günlerde çakılı kaldı. Girin dar sokaklara; yıkıntıların gölgesinde metruk yapılar hâlâ birilerinin üzerine devrilmeyi bekliyor. Sokaklar zifiri karanlık. Bir zamanlar yüz binin üzerinde insanın nefes alıp verdiği, kahkahaların avlulardan taştığı Sur’un nüfusu 98 binin altına indi. Giden geri dönmedi, dönemedi. Kalanlar ise yarım bir kentin tortusuyla baş başa bırakıldı.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın son iki yıldır surların restorasyonuna tek kuruş ödenek ayırmadığı konuşuluyor kulislerde. Keçi Burcu’na bakın, burçların yıkık dökük sırtlarına bakın; UNESCO’nun “üstün evrensel değer” diye tescil ettiği o koca miras, kendi gövdesinin üstüne çöke çöke ayakta durmaya çalışıyor. Dünyanın gözbebeği dediğiniz şey, burada sahipsiz bir harabe muamelesi görüyor.
Yine bütçe mevsimi geldi çattı. Diyarbakır’dan Ankara’ya kırk sayfalık şatafatlı bir talep dosyası gönderildi. İçinde ne ararsanız var: Hafif raylı sistem, Silvan Barajı, hızlı tren, otobanlar, kentsel dönüşüm, stadyum büyütme projeleri… Hepsi lazım, hepsi bu kentin hakkı. Ama insanın aklına şu soru düşmeden edemiyor: Bu dosyalar her sonbahar Ankara’ya gider, bürokrasinin süslü raflarında yerini alır; fakat o taşlar niye hep aynı yerde, aynı boynu büküklükle kalır?
Dağkapı Meydanı düzenlenecekmiş, eski Orduevi alanı şehre katılacakmış, tramvay oradan kalkacakmış… Güzel. Vitrini süslemek kolay. Peki o surların dibinde tezgâh açan, o yıkıntıların arasında çocuğunu büyüten, o sokakların karanlığından tedirginlikle geçen insan ne zaman rahat bir nefes alacak? Bir şehre sadece beton dökmekle ihya etmiş olmazsınız.
Taş konuşmaz demeyin sakın. Surlar konuşur. Hevsel’in yorgun rüzgârı konuşur, İçkale’nin burçları konuşur. On yıldır diline pelesenk edilen “restorasyon sürüyor” masalının ardında bekleyen asıl şey taş değildir; samimi bir iradedir. Bir kenti on yıl boyunca şantiye ile harabe arasında arafta bırakırsanız, o kent size küser. Turist gelir, fotoğrafını çeker, klimalı otobüsüne biner gider. Yerli ise o enkaza bakar; susar, yutkunur, içine kapanır.
Amedspor’un tribün coşkusu şehre bir nefes veriyor, doğru. “Terörsüz Türkiye” sözleri havada uçuşuyor, silahlar susmuş durumda; bu elbette kıymetli. Ama bir kente huzur sadece silahların susmasıyla gelmez. Sokakları aydınlanmayan, esnafı yarınından emin olmayan, tescilli mirası ilgisizlikten dökülen bir yerde “her şey yolunda” diyemezsiniz. Güvenlik dediğiniz şey sadece namluların inmesi değil; bir insanın akşam ezanından sonra evine yürürken hissettiği o iç huzurudur.
Diyarbakır’ın yerlisi kimdir? Kökeni, dili, inancı ne olursa olsun; o kara taşların derdiyle dertlenen, bu kentin hafızasına sahip çıkan herkestir. Şimdi sormak lazım o hafızayı taşıyanlara: Bu taşların bir on yıl daha beklemesine razı mısınız? Yoksa bu bütçe masalarında, vitrin projelerinin arkasına saklanmadan, mertçe “Bu surlar bizim, bu sokaklar bizim haysiyetimizdir” diyecek bir irade çıkacak mı?
Taşlar bekliyor. Biz de bekliyoruz. Ama on koca yılın ardından hâlâ sadece beklemek, artık bir sabır sınavı değil; göz göre göre işlenen bir ihmaldir.
Cihat TOPRAK

Diyarbakır surlarının Urfa Kapı girişinde, siyah bazalt taşlarının ardında yüzyıllardır cevap bekleyen bir soru saklı: Burada yatan kişi, Balkanlar’dan Anadolu’ya uzanan menkıbelerin kahramanı Sarı Saltuk mu, yoksa 16. yüzyılda yaşamış...

Yıl 502. Roma ile Sasani imparatorlukları arasında sıkışan kadim Amida, tarihinin en karanlık dönemlerinden birine giriyordu. Üç ay boyunca teslim olmayan şehir, 503 yılının ocak ayında düştü. Fakat asıl felaket,...

Bir tarihî kapının önünden bütün şehre cehalet dağıtmak kolaydır. Hele cümlenin başına akademik unvanı, sonuna da birkaç küçümseyici sıfatı yerleştirdiniz mi, tartışmayı kazandığınızı sanabilirsiniz. Fakat tarih araştırmalarının tatsız bir özelliği...

Ahmed Arif, “Beşikler vermişim Nuh’a / Salıncaklar, hamaklar…” diye haykırırken bu şehrin ciğerinden konuşuyordu. Şimdi o ciğere, devasa hoparlörler ve plastik bir vitrinle sözde bir “kültür” pompalanıyor. Surların o kapkara,...

Okullarda yaşanan her şiddet ve saldırı olayının ardından aynı sahne tekrarlanır. Kameralar, turnikeler, güvenlik görevlisi sayısı, metal dedektör, çevre duvarı, “önlem paketleri”… Açıklamaların büyük kısmı olayın yalnızca güvenlik boyutuna kilitlenir....

Dicle Üniversitesi yönetimi, 19 Eylül tarihli açıklamasında işlemlerin hukuka uygun olduğunu savunuyor. O hâlde bu savunmanın karşılığı olan belgeleri de ortaya koymalıdır. İhale dosyası incelenmeden kesinleşmiş bir suç hükmü kurulamaz;...
Yorum Yap