ÖZNELEŞEMEYEN KADIN VE BABADAN MİRAS ERKEKLİK ONAYI: ATAERKİL ERKEĞİN SEÇİCİ DEĞER ÇELİŞKİSİ
Otoritenin, hiyerarşinin ve gücün kurumsallaştığı her alanda, tahakküm altına alınanların haksızlığa ve eşitsizliğe uğraması kaçınılmaz bir yönetim gerçeğidir. Bu durum bir ülkede mutlak erki elinde tutan bir kralın egemenliği, bir devlet başkanının diktatörce baskısı ya da mikro ölçekte bir ev içi hiyerarşide babanın otoritesi şeklinde tezahür edebilmektedir. Biçimi ve ölçeği ne olursa olsun, egemenlik biçimlerinin en yaygın, en köklü ve en kılcal damarlara nüfuz etmiş biçimi ataerkil erkek egemenliğidir. Otorite altında ezilenlerin yaşadığı haksızlığı ve çelişkileri anlamak, tam da bu en temel egemenlik ilişkisini çözümlemekle mümkündür.
Çevremizde, özellikle geleneksel ataerkil kodların baskın olduğu toplumsal yapılarda sıkça gözlemlediğimiz iki farklı ama aynı zihniyetten beslenen erkek profili bulunmaktadır. Bunlardan ilki; kendi iradesiyle seçtiği eşine ya da kendi kız çocuğuna karşı son derece korumacı ve değer atfeden bir tutum sergilerken, sıra kendisini büyüten annesine, kız kardeşine veya ablasına geldiğinde derin bir itibarsızlaştırma pratiği içerisine girer.
Diğer tarafta ise tam tersi bir tutumla; annesini, ablasını ve kız kardeşini kutsayan, ancak hayatını paylaştığı eşini “dışarıdan gelmiş bir el kızı” olarak görüp değersizleştiren, onu aile içinde yalnızlaştıran ve yok sayan erkek profili durmaktadır. İki tutum da özünde kadını özerk bir birey olarak kabul etmek yerine, erkeğin ona biçtiği “aidiyet” veya “mülkiyet” sınırlarına göre konumlandıran ataerkil mantığın ürünüdür.
Ablasına veya annesine yönelen ilk erkek tipi, kamusal alanda son derece modern, kibar ve “saygın” bir profil çizer. Dışarıda kapsayıcı bir nezaket sergilerken; ev içi alana geçtiğinde kendisini yetiştiren annesini, ablasını veya kız kardeşini yok saymaktan, onların söz hakkını bastırmaktan imtina etmez. Hatta kök ailesindeki kadınların varlığını görmezden gelirken, o kadınların eşlerine—yani enişte konumundaki diğer erkek otorite figürlerine—saygıda kusur etmeyen çelişkili bir hiyerarşi kurar. Burada kadın birey olarak değersiz görülürken, diğer erkek figür ataerkil hiyerarşinin bir parçası kabul edilerek muhatap alınır.
Eşini dışlayan ikinci erkek tipi ise kendi kök ailesinin sınırlarını aşamamış, evlendiği kadını bağımsız bir hayat arkadaşı olarak değil, aileye eklemlenmesi gereken ikincil bir unsur olarak gören zihniyettir. Eşinin emeğini, duygusunu ve varlığını “dışarıdan gelen” etiketiyle itibarsızlaştırır.
FATMAGÜL BERKTAY’ın kuramsal çerçevesinde vurguladığı üzere, ataerkil zihniyet kadını bağımsız bir özne değil, erkeğin varlığı üzerinden tanımlanan bir nesne haline getirir. Kadın ister anne ister abla ister eş olsun, erkeğin kendi dünyasında kurduğu güç ve otorite dengelerine göre ya kutsanır ya da değersizleştirilir.
PINAR SELEK, Sürüne Sürüne Erkek Olmak çalışmasında erkeklik rollerinin doğuştan gelmediğini, toplumsal mekanizmalar içinde adım adım inşa edildiğini gösterir. Erkek çocuk, aile içinde babasının annesine, kız kardeşine veya eşine yönelik hiyerarşik tutumunu izleyerek büyür. Kadınların iradesini yok saydığında veya üzerlerinde baskı kurduğunda çevresinden zımni bir “erkeklik onayı” alır. Bu onay mekanizması, yetişkinlikte de sürecek olan çifte standartlı bir üstünlük illüzyonuna dönüşür.
AYŞE DURAKBAŞA’nın işaret ettiği iki yüzlü modernleşme olgusu da tam bu noktada belirginleşir: Kamusal alanda çağdaş ve incelmiş bir profil çizen erkek, özel alanda geleneksel ataerkil zorbalığı sürdürmekte bir çelişki görmez. Dışarıdaki nezaket, erkeğin toplumsal statü kazanma aracıyken; evdeki değersizleştirme, gücün ve kontrolün sınandığı asıl alandır.
Bu noktada o erkek zihniyetine şu soruyu sormak gerekir: Kendi eşin için esirgediğin saygıyı annene verirken veya annenden esirgediğin değeri eşine sunarken, kadının sırf “insan” olmaktan kaynaklanan özgün değerini ne zaman göreceksin? Kadını yalnızca senin etki alanına girdiği veya senin kanından olduğu sürece “değerli” sayan bu yaklaşım, entelektüel ve insani bir sığlığın göstergesidir.
Biz kadınlar; fiziken de zihnen de erkeğin ürettiğinin kat ve kat fazlasını üretiyoruz. Hem evimizin yükünü taşıyor hem okuyor, çalışıyor, üretiyor hem de hayatı yeniden kuruyoruz. Erkeklerle tamamen eşit haklara sahibiz ve artık kendi öz değerimizi kimseden lütuf olarak beklemiyoruz.
Bu yüzden özgürleşmeyi ve var olma mücadelemizi her şeyden önce geldiğimiz ilk ailelerde vermeliyiz. Önce kendi kendimize ne kadar değerli, güçlü ve özerk bireyler olduğumuza inanmalı, ardından bu gerçeği doğup büyüdüğümüz aileye kabul ettirmeliyiz. Kendi kök ailesinde özneleşmeyi başaran kadın; önce eşine, sonra yetiştirdiği oğluna ve nihayetinde tüm topluma bu eşitliği kabul ettirecek güce ulaşır.
Fakat bu mücadeleyi verirken bir gerçeği daha samimiyetle vurgulamalıyız. Bazen biz kadınlar bile ataerkil sistemin tuzağına düşüp hemcinsimize kötü davranabiliyoruz. Bir kadın, zamanında kendi yaşadığı baskıları ve sorunları başkasına yaşatıp kayınvalidelik veya otorite figürlüğü taslayarak hemcinsine güç gösterisinde bulunabiliyor. Oysa bu kısırdöngüyü kırmak bizim elimizde. Kadınlar olarak birbirimize karşı durmak yerine bir olmalı, omuz omuza vermeliyiz.
İster eşi tarafından dışlanan gelin ister kardeşi tarafından değersizleştirilen abla veya anne olalım; kadına yönelik her türlü erkek egemenliğine ve baskısına el birliğiyle son vermeliyiz. Kadın zaten doğası gereği güçlüdür, tek başına da yeter. Ancak değer görmediğimiz, şiddete ve baskıya uğradığımız her yerde el ele vermek, birbirimizin yanında durmak bizi daha da güçlü kılar. Yalnızca kadınlar değil; “İnsanım” diyen her erkeğin de bu mücadelede kadına omuz vermesi, onunla birlik olması gerekir.
Biliyoruz ki ev içindeki ataerkil otoriteyi sarsmadan toplumsal siyasal alandaki hiçbir tahakküm mekanizmasını yıkmak mümkün değildir. Özgürleşme en küçük yönetim birimi olan ailede başlar, kamusal alana yayılır ve tüm otorite biçimlerine karşı verilen ortak bir insanlık mücadelesine dönüşür.
Babadan öğrenilip sürdürülen bu süreci baskıya ve iki yüzlü ataerkil anlayışa karşı durmak yalnızca kadın olmanın değil, otoritenin ve haksızlığın karşısında insan kalabilmenin ve özgür bir toplum inşa etmenin tek yoludur.
AYFER DİCLE

İnsanlığın yönetim arayışında önemli bir adım olan “demokrasi” kavramı, Antik Yunan’da toplumsal krizlere ve soyluların baskısına bir yanıt olarak doğmuştur. Yunanca “demos” (halk) ve “kratos” (güç) kelimelerinden oluşan bu kavram,...

Siyasette konjonktür değiştiğinde söylem değiştirmek en kolay yoldur. Köşeye mi sıkıştınız, dışarıdan baskı mı arttı? ABD, Avrupa ve İsrail’in Suriye ile Ortadoğu’ya biçtiği yeni haritalara ve politikalara uyum sağlamak için...

Diyarbakır’da Kurumsal Entegrasyon, Kent Organizması ve Kent Hakkı Şehirler de tıpkı bizler gibi canlı organizmalardır. İnsanın sağlıklı yaşaması için kalbinin, beyninin, ciğerlerinin bir saat gibi uyum içinde çalışması gerekir. Biri...

İnsanın doğa durumundan çıkıp yerleşik hayata geçişi, felsefe dünyasında hep büyük bir “seçim” olarak tartışıldı. Thomas Hobbes’a göre insan, o güvensiz ve kaos dolu doğa durumundan canını kurtarmak, güvenlik bulmak...

Devrimlerin Birleşimi ve Sınıfın Doğuşu Sanayi Devrimi ile üretim biçimi kökten değişti; fabrikaların kurulmasıyla birlikte üretim araçlarına sahip olan Burjuvazi ve emeğini satan Proletarya (işçi sınıfı) ortaya çıktı. Fransız Devrimi...

Geceden Sabaha Değişen Hayatlar: 1990’ların Zorunlu Göç Dalgası Türkiye’nin yakın tarihinde, özellikle 1990’lı yıllarda Güneydoğu genelinde ve merkez üssü Diyarbakır olan zorunlu göç dalgası, yakın tarihin en derin toplumsal kırılmalarından...
Yorum Yap