Son Dakika
--:--:--
YAZARLAR

Diyarbakır Urfa Kapı’daki Esrarengiz Türbe: Sarı Saltuk mu, Sarı Sadık mı?

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Diyarbakır surlarının Urfa Kapı girişinde, siyah bazalt taşlarının ardında yüzyıllardır cevap bekleyen bir soru saklı: Burada yatan kişi, Balkanlar’dan Anadolu’ya uzanan menkıbelerin kahramanı Sarı Saltuk mu, yoksa 16. yüzyılda yaşamış Diyarbakırlı bir Gülşenî şeyhi mi? Osmanlı salnameleri, vakıf kayıtları ve tarih araştırmaları, halkın Sarı Saltuk diye bildiği bu türbenin geçmişinde başka bir ismin bulunduğunu gösteriyor. Üstelik eski belgeler incelendikçe mesele yalnızca iki ismin birbirine karışmasından ibaret görünmüyor.

Urfa Kapı’nın taşları arasında unutulmuş bir isim

Diyarbakır’da bazı yapıların geçmişini öğrenmek için kapılarından içeri girmek yetmez. Bazen bir mezar taşının üzerindeki yazıya, bazen eski bir vakıf defterine, bazen de halk arasında kuşaktan kuşağa aktarılan bir hikâyeye kulak vermek gerekir.

Urfa Kapı’nın karşısında, Melik Ahmet Paşa Caddesi’nin başlangıcındaki küçük türbe de böyle yerlerden biridir.

Sekiz köşeli yapısı, siyah bazalt taşları, beyaz kalkerle işlenmiş kemerleri ve duvarlarını çevreleyen hat süslemeleriyle Diyarbakır’ın eski mimarisinden izler taşır. Dışarıdan bakıldığında oldukça mütevazıdır. Fakat adına bağlanan hikâyeler, bu küçük yapının sınırlarını çoktan aşmıştır.

Halk burayı Sarı Saltuk Türbesi olarak bilir.

Rivayetlere göre Sarı Saltuk, Anadolu’dan Balkanlar’a uzanan yolculuklarında nice savaşlara katılmış, kerametler göstermiş, uzak diyarlarda insanların gönlünde yer edinmiştir. Diyarbakır’da anlatılan hikâyelerden biri, onun bir savaş sırasında şehit düşerek Urfa Kapı yakınlarına defnedildiğini söyler.

Ne var ki tarihî kayıtların izini sürdüğümüzde başka bir isimle karşılaşırız: Sarı Sadık, yani Şeyh Sadık Ali Efendi.

Dicle Üniversitesi öğretim üyesi İrfan Yıldız’ın Diyarbakır türbeleri üzerine araştırması da bu ihtimali ele alır. Diyarbakır Kent ve Tanıtım Portalı’nda ise türbede yatan kişinin Gülşeniyye mensubu Şeyh Sadık Ali olduğu belirtilir. Bununla birlikte yapının kesin inşa tarihi bilinmemektedir.

Öyleyse Sarı Saltuk adı bu yapıya nasıl yerleşti? Bir isim zamanla başka bir isme mi dönüştü? Yoksa halkın hafızası, birbirinden farklı iki dervişin hayatını aynı mezarın etrafında mı birleştirdi?

Bu soruların cevabı için Diyarbakır’dan çok daha uzaklara, 13. yüzyılın Karadeniz kıyılarına ve Balkan topraklarına gitmek gerekiyor.

Sarı Saltuk kimdir? Tarihin sınırındaki derviş

Sarı Saltuk, 13. yüzyılda yaşamış, Anadolu ve Balkanlar’daki Türk ve Müslüman toplulukların tarihinde önemli yer edinmiş bir gazi-derviştir.

Ancak onun hayatını sıradan bir tarihî şahsiyetin biyografisi gibi anlatmak kolay değildir. Çünkü Sarı Saltuk’un yaşamına ilişkin bilgiler, tarihî olaylarla menkıbelerin iç içe geçtiği metinlerden ulaşır.

Onu anlatan rivayetlerde bazen bir savaşçı, bazen bir yolcu, bazen insanları inanca davet eden bir derviş, bazen de olağanüstü güçlere sahip bir ermiş olarak karşımıza çıkar.

Asıl adının Şerif Hızır olduğu Saltuknâme’de aktarılır. Buhara ve Türkistan kökenli olduğu yönündeki anlatılar da bulunmaktadır. Ancak doğum yeri, ailesi ve ilk yılları hakkında tarihçilerin kesin olarak uzlaştığı bilgiler sınırlıdır. Bu nedenle Muhammed Buhârî adını veya Buhara doğumunu tartışmasız tarihî gerçekler olarak kabul etmek doğru olmaz.

Sarı Saltuk’un hayatının belgelerle daha iyi ilişkilendirilebilen bölümü, 1260’lı yıllarda Türkmen topluluklarının Karadeniz’in batısına ve Dobruca çevresine yöneldiği dönemde başlar.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nde tarihçi Machiel Kiel’in kaleme aldığı madde, Sarı Saltuk’un 1297-1298 yıllarında öldüğü kabulüne yer verir.

Anadolu Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykâvus’un Bizans’a sığınması ve Türkmenlerin Dobruca’ya yerleşmesiyle ilişkilendirilen anlatılarda Sarı Saltuk’un adı da geçer.

Onun tarihî önemini yalnızca savaşlarda aramak eksik olur. Sarı Saltuk, farklı dillerin, dinlerin ve toplulukların karşılaştığı sınır bölgelerinde doğan ortak hikâyelerin de kahramanıdır.

Öyle ki ölümünden sonra yalnızca Müslümanlar arasında değil, Balkanlar’daki bazı Hristiyan toplulukların inanç ve ziyaret geleneklerinde de kendisine atfedilen izler ortaya çıkmıştır.

Bu durum Sarı Saltuk’un tarihî şahsiyetini daha da ilginç kılar. Çünkü bazen aynı ziyaret yeri, farklı dinlerden insanlar için farklı azizlerin veya ermişlerin hatırasını taşımıştır.

Bir dervişin yedi tabutu: Ölümünden sonra başlayan yolculuk

Sarı Saltuk hakkındaki en dikkat çekici anlatılardan biri, ölümünün ardından hazırlanan tabutlarla ilgilidir.

Menkıbeye göre Sarı Saltuk, ölmeden önce bedeninin birden fazla tabuta konulmasını ister. Bazı anlatılarda yedi, bazılarında ise on iki tabuttan söz edilir.

Bu tabutlar farklı hükümdarlara veya şehirlere gönderilecek, böylece onun mezarı birden fazla yerde bulunacaktır.

Hikâyenin kimi yorumlarında amaç, düşmanlarının gerçek mezarı bulup bedenine zarar vermesini engellemektir. Başka anlatımlarda ise farklı toplulukların Sarı Saltuk’u kendi topraklarında görmek istemesi öne çıkar.

Burada tarih ile inanç arasındaki ayrımı korumak gerekir: Yedi ya da on iki tabutun gerçekten hazırlandığını ve farklı yerlere gönderildiğini doğrulayan kesin bir tarihî kanıt bulunmamaktadır.

Bununla birlikte bu menkıbe, Anadolu ve Balkanlar’da neden birden fazla Sarı Saltuk türbesi bulunduğunu anlamak bakımından önemlidir.

Bugün Romanya’daki Babadağ’dan Tunceli’nin Hozat ilçesine, İznik’ten Diyarbakır’a kadar Sarı Saltuk adıyla ilişkilendirilmiş ziyaret yerleri vardır.

Bu mekânların hepsinin gerçek mezar olması mümkün değildir. Bir bölümü, tasavvuf geleneğinde bir kişinin hatırasını yaşatan makam niteliğindedir.

Babadağ ve Sarı Saltuk’un izi

14. yüzyıl seyyahı İbn Battûta, Baba Saltuk adıyla bilinen bir yerleşimden ve yörede anlatılan olağanüstü hikâyelerden söz eder. Bu erken tanıklık, Sarı Saltuk’un ölümünden kısa süre sonra bile halk hafızasında güçlü bir yere sahip olduğunu gösterir.

Diyarbakır’daki türbenin Sarı Saltuk’la özdeşleşmesi de bu geniş makam geleneğinin bir parçası olabilir.

Fakat Urfa Kapı’daki yapının geçmişi incelendiğinde meseleye yeni bir isim dâhil olur. Bu isim, menkıbelerden çok Diyarbakır’ın 16. yüzyıldaki dinî ve toplumsal hayatıyla ilişkilidir.

Sarı Sadık: Türbede yattığı düşünülen Diyarbakırlı şeyh

Şeyh Sadık Ali Efendi, kaynaklarda Diyarbakır’da doğmuş ve burada yaşamış bir Gülşeniyye mensubu olarak anlatılır.

Anlatılanlara göre varlıklı bir tüccar ailesinden gelmektedir. Seyyid soyundan olduğu rivayet edilir. Hayatındaki önemli dönüm noktası ise Gülşeniyye tarikatının kurucusu İbrahim Gülşenî ile tanışmasıdır.

İbrahim Gülşenî’ye bağlanan Sadık Ali, onun halifelerinden biri olarak anılmaya başlanır. Bazı biyografik kaynaklar, babasının da bu tarikata intisap ettiğini ve mal varlığını Gülşeniyye Tekkesine bağışladığını aktarır.

‘Sadık Ali’ diye anılmasının, İbrahim Gülşenî’ye duyduğu bağlılık ve sadakatle ilgili olduğu belirtilir. ‘Sarı Sadık’ lakabı da zamanla onun tanındığı isimlerden biri olur.

Bu biyografik bilgilerin önemli bir kısmı, İrfan Yıldız’ın araştırmasında daha eski tarih çalışmalarına atıf yapılarak aktarılmıştır. Ancak hayatına ilişkin her ayrıntının bağımsız çağdaş belgelerle doğrulandığını söylemek mümkün değildir.

Şeyh Sadık Ali’nin ölüm tarihi konusunda da dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı vardır.

Kaynaklarda Hicrî 961 yılı yer almakta ve bu tarih bazı yayınlarda Miladî 1553 olarak verilmektedir. Hicrî 961 yılı, miladî takvimde 1553-1554 yıllarına karşılık gelir. Bazı internet biyografilerinde görülen 1533 tarihi ise aynı Hicrî tarihle uyuşmaz.

Daha önemlisi, bu Diyarbakırlı şeyhin yaşamı ile Sarı Saltuk’un yaşadığı 13. yüzyıl arasında yaklaşık iki buçuk asır bulunmaktadır.

İki ayrı yüzyıl, iki ayrı hayat, fakat aynı türbenin etrafında birleşen iki isim.

İşte Urfa Kapı’daki tarihî düğüm burada başlar.

Osmanlı salnamelerindeki dikkat çekici kayıt: Sarı Saltah-ı Gülşenî

Urfa Kapı’daki türbenin geçmişini aydınlatabilecek en önemli bilgilerden biri, 19. yüzyılın sonlarında yayımlanan Diyarbakır salnamelerinde bulunuyor.

Salnameler, Osmanlı idaresinin şehirlerin yönetiminden kurumlarına, önemli kişilerinden dinî yapılarına kadar çeşitli bilgileri kaydettiği yıllıklardı.

İrfan Yıldız’ın araştırmasında, 1898, 1899 ve 1900 tarihli Diyarbakır salnamelerine dikkat çekilir. Bu kayıtlarda Gülşenî Zaviyesi’nde medfun bulunan bir şahsiyet, Sarı Saltah-ı Gülşenî adıyla anılmaktadır.

Bu ifade son derece önemlidir.

Çünkü günümüzde çoğu anlatıda birbirinden kesin çizgilerle ayrılan Sarı Saltuk ve Sarı Sadık isimleri, eski kaynaklarda sanıldığından daha karmaşık biçimde karşımıza çıkmaktadır.

İrfan Yıldız, söz konusu kayıtları Sarı Sadık’ın Gülşeniyye mensubiyetiyle ilişkilendirir. Ancak çalışmasının dipnotunda türbenin aslî adının Sarı Saltık olabileceği yönündeki kendi değerlendirmesine de yer verir.

Dolayısıyla tarihî tartışmayı yalnızca halkın Sarı Sadık adını yanlış söyleyerek Sarı Saltuk’a dönüştürdüğü biçiminde açıklamak yeterli değildir.

Eski kayıtlarda gerçekten de Saltah adının kullanılmış olması, isim ilişkisinin daha erken bir döneme uzandığını düşündürür.

Fakat bu, 13. yüzyılda yaşayan meşhur Sarı Saltuk’un Diyarbakır’da gömülü olduğunu kanıtlamaz.

Bir ismin tarihî kayıtlarda bulunması ile o ismin hangi kişiye ait olduğunun kesinleşmesi aynı şey değildir.

1527 tarihli vakıf kaydı ne anlatıyor?

Türbeye ilişkin araştırmada karşılaşılan bir başka önemli isim Gülşenî Hacı Ali Halife’dir.

Diyarbakır Valiliği’nin Medeniyetler Mirası Diyarbakır Mimarisi çalışmasında yer alan vakıf mimarisi araştırması, Urfa Kapı civarındaki tarihî yapıların birbirine karıştırılmasına dikkat çeker.

Araştırmaya göre Gülşenî Hacı Ali Halife Vakfı’nın 933 Hicrî, yani 1527 tarihli kaydı bulunmaktadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivindeki 605 numaralı defterin 99. sayfası, 120. sırasında bu vakıf anılmaktadır.

Aynı çalışma, çevrede bulunan Kara Cami ile Gülşenî Tekkesinin farklı yapılar olduğuna ve yakınlıkları nedeniyle tarih araştırmalarında zaman zaman birbirine karıştırıldığına işaret eder.

Kara Cami’nin 1926 yılında yol açılması nedeniyle yıkıldığı, türbe ile mescit yapılarının ise sonraki dönemlere ulaşabildiği belirtilmektedir. Türbe ve mescidin 1975-1976 yıllarında onarıldığı da kaydedilir.

Burada yeni bir soru belirir:

Gülşenî Hacı Ali Halife, Sarı Sadık diye bilinen Şeyh Sadık Ali ile aynı kişi midir? Yoksa tekkenin kuruluşunda ve sonraki tarihinde farklı şahsiyetlerin adları mı birbirine karışmıştır?

Mevcut yayınların hepsi bu konuda aynı bilgiyi vermemektedir. Dicle Üniversitesi açık erişiminde bulunan bir araştırmada da türbede Gülşenî Hacı Ali Halife’nin yattığı aktarılırken, mezarın gerçek sahibinin kesin olarak bilinmediği belirtilmektedir.

Bu nedenle Şeyh Sadık Ali’nin türbede yatan kişi olduğu güçlü bir tarihî değerlendirme olmakla birlikte, mevcut bilgilerle tartışmasız biçimde ispatlanmış bir kimlik tespiti sayılamaz.

Türbenin altında eski bir Süryani kilisesi mi vardı?

Urfa Kapı’nın geçmişine ilişkin en ilginç anlatılardan biri, burada bir zamanlar Süryani Hristiyanlara ait büyük bir kilise bulunduğu iddiasıdır.

Bu iddianın merkezinde Mar Zuoro ya da farklı yazılışlarıyla Mar Zı’uro adı bulunur.

Süryani tarihine ilişkin aktarımlarda Mar Zuoro, 6. yüzyılda yaşamış bir dinî şahsiyet olarak anılmaktadır. Diyarbakır’ın kaybolmuş kiliseleri arasında onun adını taşıyan bir ibadet yerinden de söz edilir.

2022 yılında Mücadele Gazetesi’nde yayımlanan Fatma Senem Garan imzalı yazıda, Süryani din adamı ve araştırmacı Aziz Günel’in Türk Süryanileri Tarihi adlı eserinden aktarılan dikkat çekici bir anlatıya yer verilir.

Bu anlatıma göre Mar Zuoro adına Diyarbakır surlarındaki Urfa Kapı geçitleriyle ilişkili büyük bir kilise kurulmuş, daha sonra Artuklular döneminde bu dinî yapı türbeye dönüştürülmüş ve Sarı Sadık veya Sarı Saltuk adıyla anılmaya başlanmıştır.

İddianın bir başka dayanağı, Diyarbakır’ın tarihî kiliselerini inceleyen çalışmalardır. Hitit Üniversitesi arşivinde bulunan akademik bir çalışmada, Diyarbakır’ın eski kiliseleri arasında Mar Zı’uro adlı Süryani Ortodoks kilisesi sayılmakta ve yeri Sarı Saltuk kümbetiyle ilişkilendirilmektedir.

Bu bilgiler, bölgede kaybolmuş bir Hristiyan ibadet yapısının bulunmuş olabileceği ihtimalini ciddiye almayı gerektirir.

Ancak burada henüz cevaplanmamış üç soru vardır: Kilisenin kesin sınırları neredeydi? Bugünkü türbenin bulunduğu alanla birebir örtüşüyor muydu? Türbenin temellerinde daha eski bir kiliseden kalan mimari izler mevcut mu?

Erişilebilen araştırmalar bu soruların tamamına kesin cevap vermemektedir.

Üstelik tarihî anlatıda önemli bir kronoloji sorunu da vardır: Bugünkü türbe, mimari özellikleri nedeniyle 16. yüzyıl Osmanlı dönemiyle ilişkilendirilmektedir. Artuklular ise Diyarbakır’da bundan yüzyıllar önce hüküm sürmüştür.

O hâlde bir kilisenin Artuklular döneminde dönüştürüldüğü iddiası doğru olsa bile, bugün görülen sekizgen yapının o dönemden aynen kaldığını söyleyemeyiz.

Muhtemelen araştırılması gereken konu yalnızca bir yapının tarihi değil, aynı alanın farklı dönemlerde nasıl kullanıldığıdır.

Bu ihtimal, Urfa Kapı’nın tarihini daha da derinleştiriyor. Fakat mevcut verilerle kilisenin türbeye dönüştürüldüğünü kesin tarihî olay olarak ilan etmek mümkün değildir.

Sekiz köşeli yapı bize ne söylüyor?

Türbenin kendisi de önemli bir tarihî belgedir.

Diyarbakır’ın geleneksel siyah bazaltıyla örülen sekizgen gövdesi, beyaz kalker kullanılarak hareketlendirilen kapı ve pencere kemerleriyle dikkat çeker.

Gövdenin üzerinde yüksek bir kasnak, iç bölümde kubbe, dış tarafta ise piramidal bir üst örtü bulunmaktadır.

Dış cephedeki yazı kuşağı, mukarnas süslemeleri ve geometrik taş işçiliği, yapıyı sıradan bir mezar binasından ayırır.

İrfan Yıldız’ın mimari incelemesinde özellikle iki yazılı pano üzerinde durulmaktadır. Bunlardan birinde saadet-bâd, diğerinde rabbü’l-ibâd ifadesi bulunmaktadır.

Türbenin iç mekânındaki mihrap nişi de dikkat çekicidir. Sekiz kollu yıldızlardan oluşan geometrik süslemeler, yapının dinî mimarideki sanat anlayışını yansıtır.

Mimari özellikler, yapının 16. yüzyıl ortalarında inşa edilmiş olabileceğini düşündürmektedir. Fakat kesin yapım tarihini veren güvenilir bir kuruluş kitabesinin tespit edildiği söylenememektedir.

Bu ayrıntı, türbenin kimliği tartışmasında önemlidir.

Eğer yapı gerçekten 16. yüzyılda inşa edildiyse, 13. yüzyılda yaşamış Sarı Saltuk’un ölümünden yaklaşık 250 yıl sonra yapılmış demektir.

Elbette bir türbenin kişinin ölümünden çok sonra inşa edilmesi mümkündür. Ancak Diyarbakır’daki yapının Sarı Saltuk’un gerçek mezarı olduğunu kanıtlamak için yalnızca mimari değil, mezar sahibiyle doğrudan ilişki kuran çağdaş belgeler gerekir.

Şimdilik bu bağlantı kurulabilmiş değildir.

Aynı mezarın etrafında üç ayrı tarih

Urfa Kapı’daki küçük türbenin geçmişini incelediğimizde üç farklı tarih anlatısıyla karşılaşıyoruz.

İlki, Sarı Saltuk’un menkıbevî dünyasıdır. 13. yüzyıldaki Türkmen hareketleri, Balkanlar’daki dervişler, savaşlar, kerametler ve Anadolu’nun pek çok yerinde karşılaşılan makamlar bu tarihin parçalarıdır.

İkincisi, Gülşeniyye tarikatının Diyarbakır’daki geçmişidir. Şeyh Sadık Ali, İbrahim Gülşenî, Hacı Ali Halife ve 16. yüzyıl vakıf kayıtları bizi bu döneme götürür.

Üçüncüsü ise Urfa Kapı çevresinin daha eski dinî coğrafyasıdır. Mar Zuoro Kilisesi’ne ilişkin aktarımlar, bölgenin Hristiyanlık dönemindeki geçmişinin ayrıca incelenmesi gerektiğini gösterir.

Bu üç anlatı aynı yerde buluşur. Fakat henüz birbirlerini eksiksiz biçimde tamamlamazlar.

Birinin doğru olması, diğerlerinin bütünüyle yanlış olduğu anlamına da gelmez. Bir yapı farklı zamanlarda değişik adlarla anılmış, yeniden inşa edilmiş veya farklı kişilerin hatırasıyla ilişkilendirilmiş olabilir.

Tarihçinin görevi, boşlukları güzel hikâyelerle doldurmak değil, o boşlukların nerede başladığını göstermektir.

Peki, Urfa Kapı’da gerçekten kim yatıyor?

Bugün elde bulunan tarihî ve akademik kaynaklar bir arada değerlendirildiğinde, Urfa Kapı’daki türbenin doğrudan 13. yüzyılın ünlü Sarı Saltuk’una ait olduğu iddiası güçlü biçimde doğrulanmamaktadır.

Şeyh Sadık Ali’ye ilişkin bilgiler, 16. yüzyıl Gülşeniyye çevresi, yapının mimari özellikleri ve Osmanlı salnameleriyle daha uyumlu görünmektedir.

Bununla birlikte Hacı Ali Halife adının vakıf kayıtlarında bulunması, salnamelerde Sarı Saltah-ı Gülşenî isminin geçmesi ve tarih araştırmalarındaki farklı değerlendirmeler, mezar sahibinin kimliğini kesinleştirmek için daha kapsamlı arşiv çalışmasına ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu tartışmayı ilerletecek en önemli adımlardan biri, 1527 tarihli vakıf kaydının aslının, 19. yüzyıl salnamelerinin ve türbedeki yazı kuşağının birlikte incelenmesidir. Mar Zuoro Kilisesi’ne dair iddialar ise eski şehir planları, Süryanice tarihî metinler ve yapı arkeolojisi üzerinden ayrıca sınanmalıdır.

Bugün ziyaret edilen türbe, tarihî bakımdan bir Gülşenî çevresiyle ilişkili görünürken, halk hafızasında Sarı Saltuk’un makamı olarak yaşamayı sürdürmektedir.

Belki de buranın en dikkat çekici yönü budur.

Diyarbakır’ın gündelik hayatı Urfa Kapı’nın önünden akıp giderken, sekiz köşeli yapının duvarlarında farklı yüzyılların isimleri yan yana durur. Biri Balkanlar’da anlatılan bir dervişi, diğeri Diyarbakır’da yaşamış bir şeyhi hatırlatır. Daha eski bir kilisenin izleri ise henüz aydınlatılmayı bekler.

Urfa Kapı’da bir mezar var. Adını herkes biliyor. Fakat o adın ardındaki insanı tarih hâlâ arıyor.

Araştırmada başvurulan temel kaynaklar

Bu makalede özellikle şu tarihî ve akademik kaynaklardan yararlanılmıştır:

  1. İrfan Yıldız, Diyarbakır Türbeleri. Yapının mimarisi, 1898-1900 salnameleri ve Şeyh Sadık Ali’nin kimliği hakkında ayrıntılı akademik inceleme. Akademik çalışmayı incele
  2. Diyarbakır Valiliği, Medeniyetler Mirası Diyarbakır Mimarisi. Gülşenî Hacı Ali Halife Vakfı’nın 1527 tarihli kaydı ve Kara Cami ile tekkenin ayrımı. Vakıf mimarisi araştırması
  3. Machiel Kiel, TDV İslâm Ansiklopedisi, Sarı Saltuk. Sarı Saltuk’un tarihî kişiliği ve Anadolu-Balkanlar coğrafyasındaki makamları. Ansiklopedi maddesi
  4. Diyarbakır Kent ve Tanıtım Portalı, Sarı Saltuk Türbesi. Yapının yeri, mimari özellikleri ve Sarı Sadık bağlantısı. Yerel envanter kaydı
  5. Süryani kilise tarihi üzerine araştırmalar. Mar Zı’uro Kilisesi’nin Sarı Saltuk kümbeti çevresiyle ilişkilendirilmesini aktaran akademik çalışma. Akademik arşiv kaydı

Editoryal not: Bu metinde tarihî kayıtlarla desteklenen bilgiler, araştırmacı yorumları ve halk rivayetleri birbirinden ayrılmıştır. Türbenin kesin mezar sahibine ve Mar Zuoro Kilisesi’yle doğrudan mimari bağlantısına ilişkin belirsizlikler devam etmektedir.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları

Tümü
320 Kilo Altına Geri Alınan Diyarbakır: Surların Ardındaki Korkunç Felaket

320 Kilo Altına Geri Alınan Diyarbakır: Surların Ardındaki Korkunç Felaket

Yıl 502. Roma ile Sasani imparatorlukları arasında sıkışan kadim Amida, tarihinin en karanlık dönemlerinden birine giriyordu. Üç ay boyunca teslim olmayan şehir, 503 yılının ocak ayında düştü. Fakat asıl felaket,...

¨Cihat TOPRAK

PROFESÖRLÜK UNVANI KAYNAKÇAYI SUSTURAMAZ

Bir tarihî kapının önünden bütün şehre cehalet dağıtmak kolaydır. Hele cümlenin başına akademik unvanı, sonuna da birkaç küçümseyici sıfatı yerleştirdiniz mi, tartışmayı kazandığınızı sanabilirsiniz. Fakat tarih araştırmalarının tatsız bir özelliği...

Bir Hafıza Kırımı Portresi: Kültür Yolu’nda Kaybolan Diyarbakır

Bir Hafıza Kırımı Portresi: Kültür Yolu’nda Kaybolan Diyarbakır

Ahmed Arif, “Beşikler vermişim Nuh’a / Salıncaklar, hamaklar…” diye haykırırken bu şehrin ciğerinden konuşuyordu. Şimdi o ciğere, devasa hoparlörler ve plastik bir vitrinle sözde bir “kültür” pompalanıyor. Surların o kapkara,...

¨Cihat TOPRAK

Okul Toplumun Aynasıdır: Güvenlik Kamerasıyla Ruh İnşa Edilmez

Okullarda yaşanan her şiddet ve saldırı olayının ardından aynı sahne tekrarlanır. Kameralar, turnikeler, güvenlik görevlisi sayısı, metal dedektör, çevre duvarı, “önlem paketleri”… Açıklamaların büyük kısmı olayın yalnızca güvenlik boyutuna kilitlenir....

¨Cihat TOPRAK

KANUN MADDELERİ ORTADA: HAVUZ İHALESİNİN HESABINI VERİN!

Dicle Üniversitesi yönetimi, 19 Eylül tarihli açıklamasında işlemlerin hukuka uygun olduğunu savunuyor. O hâlde bu savunmanın karşılığı olan belgeleri de ortaya koymalıdır. İhale dosyası incelenmeden kesinleşmiş bir suç hükmü kurulamaz;...

Çulli’nin Kayıp Saati: Diyarbakır’ın Taşrasında Bir Matematikçinin İzinde

Çulli’nin Kayıp Saati: Diyarbakır’ın Taşrasında Bir Matematikçinin İzinde

Diyarbakır’ın kuzeyinde, bugün Tavşantepe olarak bilinen bir köy var. 16. yüzyılın sonlarında bu köyün adı Çulli’ydi ve burada, kerpiç duvarlı bir medresenin avlusunda, günün büyük bölümünü el yazması sayfaların üzerine...

Yazarlarımız
© 2026 Ajans News. Tüm Hakları Saklıdır. ajansnews.com.tr üzerinde yayımlanan özel haber, röportaj, analiz, fotoğraf ve video içeriklerinin tüm yayın hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve ilgili habere aktif link verilmeden kopyalanması, dağıtılması veya farklı mecralarda yayımlanması kesinlikle yasaktır. Sitemiz 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi yasasına uygun olarak yayın yapmaktadır. Sitemizde yer alan harici bağlantıların sorumluluğu ilgili kaynaklara aittir.