Günaydın, tünaydın ya da bu satırları günün hangi saatinde, hangi ekranın parıltısında okuyorsan merhaba!
Sabahın köründe o iç tırmalayıcı alarm çalar çalmaz elinin bir otomat refleksiyle telefona gitmesini konuşalım biraz. Henüz nöronların tam ateşlenmemiş, sağ göz kapakçığın feza ışığına uyum sağlayamamışken parmağın ekranı yukarı kaydırmaya başlıyor. Önüne düşen ilk sahne: “Dünyanın en pahalı wagyu etini altın tozuna bulayan Dubaili şef.”
Tebrikler. Güne yine muazzam bir veri çöpüyle, zihinsel bir atıkla start verdin. Biber dolması bile gün içinde senden daha az dolduruluyor, farkında mısın?
Ardından yataktan kalkıyorsun. Biyolojik olarak gerçekleştirdiğin tek fiziksel eylem: Yatak ile banyo arasındaki o dramatik 4 metrelik mesafeyi katedebilmek. Fakat sen daha diş macununun kapağını açarken kendini maden ocağından yeni çıkmış, üç gündür grizuyla boğuşan Şilili bir madenci kadar bitkin hissediyorsun. İçindeki o bıkkın, bezgin ses kulağına fısıldıyor: “Çok yorgunum be kanka, bu hayat beni fena hırpaladı…”
Yahu bir dur. Bir soluklan. Sabaha kadar ne yaptın? Hangi tarlayı karasabanla sürdün? Hangi Piramit’in kireç taşını sırtlandın? Sırtında kaç ton kömür taşıdın?
Hiçbiri. Sadece yatay pozisyondan dikey pozisyona geçtin. Peki o halde bu amansız, bacaklarını bile sürüklemene engel olan ağır tükenmişlik hissi tam olarak nereden peydahlanıyor?
Cevap basit: Yorgun olan bedenin değil; bir tekstil fabrikasında kırpılan kumaşlar gibi kıyılan, paramparça edilen dikkatin.
16yy. da yüzyılda yaşamış bir Osmanlı köylüsünün ya da Avrupalı bir çiftçinin tüm hayatı boyunca maruz kaldığı toplam bilgi miktarı, bugün senin otobüs durağında 3 dakika otobüs beklerken ekranda parmakla kaydırdığın veriden daha azdı. O adamın hayatındaki en büyük dramatik kırılma noktası “Hasan Efendi’nin ineği çite sıkışmış” haberiydi.
Sen ise sabah kahveni yudumlarken, daha mide asidin dengelenmeden aynı anda şu muazzam karmaşayı sindirmeye çalışıyorsun:
Çin’deki emlak krizinin global tedarik zincirine bindirdiği muhtemel riskler,
Lise arkadaşının Maldivler’deki filtreli, steril ve yapay mutluluk pozları,
Kripto borsa grafiklerindeki o kırmızı, kanlı kalp krizi mumları,
Ve elbette algoritmik düzenin sana özel olarak sunduğu “Aslında yanlış muz soyuyormuşuz, bütün ömrümüz bir yalandan ibaretmiş” temalı 15 saniyelik travmatik “hayat hilesi” videosu.
Nörobilimciler buna akademik kürsülerde süslü kılıflar giydirip “bilişsel aşırı yüklenme diyorlar. Ben buna daha doğrudan bir isim veriyorum: Zihinsel Çöp Tenekesi Sendromu.
Koltukta öylece, bir melek kadar masum ve hareketsiz otururken; aslında beyninin arka planında 400 farklı Google Chrome sekmesi açık kalmış durumda. Hepsinden ayrı bir bildirim sesi, ayrı bir renk frekansı, ayrı bir panik dalgası yayılıyor. Sonra da akşam saat 18:00’de eve gelip “Neden pili bitik bir oyuncak gibiyim, neden kolumu kaldıracak takatim yok?” diye koltuğa yığılıyorsun. Yığılırsın tabii; çünkü işletim sistemin çöktü!
Paketli gıdaların görünmez kalorilerini hayatımızdan çıkarmak için diyetisyen kapılarında yatıyoruz ama sıra zihinsel kaloriye gelince tam bir açık büfe canavarına dönüşüyoruz. Karşımıza çıkan her bilgiyi, her kaygıyı, her tık tuzağını midemize indirir gibi zihnimize tıkıştırıyoruz.
Peki bunun panzehiri ne? Son zamanlarda silikon vadisi gurularının, havalı teknoloji masalarının dilinden düşmeyen o kavram: Sessizlik Diyeti .Hemen panikleyip turuncu elbiseler giymene, Tibet’e kaçıp dağ başında yabani ot kemirmene gerek yok. Sessizlik diyeti sana en yalın haliyle şunu söyler: “Dostum, biraz sus ve zihnine her bulduğun dijital çöpü tıkıştırmayı bırak.”
Bu diyeti hayatına entegre etmek için uygulayabileceğin 3 pratik (ve biraz da mahrumiyet hissettirecek) kural var:
Tuvalete Telefonsuz Gitmek: Evet, biliyorum ilk başta elin ayağın titreyecek, dijital mahrumiyet krizi geçireceksin. Ama bir dene. Şampuan kutusunun arkasındaki “Aqua, Sodium Laureth Sulfate, Citric Acid” bileşenlerini okumak bile zihnin için Instagram Reels akışından bin kat daha dinlendiricidir. Hiç olmazsa beynin boşlukta yüzmeyi, kendi haline kalmayı hatırlar.
Kendi İç Sesinle Tanışma Vakti: Müziksiz, podcast’siz, arka planda bir şeylerin zırıldamadığı sadece 5 dakika boyunca pencereden dışarı bakmak. İlk 30 saniye “Ben kimim, burada ne işim var, bu ayki faturalar nasıl ödenecek?” diye hafif bir varoluşsal panik atak geçirebilirsin. Korkma, geçiyor; o senin uzun süredir gürültüyle bastırdığın kendi öz sesin.
Bildirim Şiddetine Son Ver: Yemek sepeti uygulamasının sana akşamın bir vakti bildirim atıp “Acıktın mı kanka?” demesi seni sevdiğinden değil, cebindeki son kuruşa göz diktiğindendir. Bankalar, e-ticaret siteleri, haber portalları… Hayati önem taşımayan bütün o kırmızı nokta zıvırtılarını kökten kapat. Telefon senin efendin mi, yoksa cebindeki bir araç mı; önce buna karar ver.
Bugün dünyada en pahalı şey ne dolar, ne altın, ne de gayrimenkul. En pahalı, en kıymetli para birimi senin dikkatin. Milyar dolarlık dev teknoloji şirketlerinin, Silikon Vadisi’ndeki en zeki mühendislerin tek bir mesaisi var: Senin o 2 saniyelik odak süreni çalabilmek. Çünkü senin dikkatin demek, onların bilançolarına giren nakit akışı demek. Onlar senin iradenle satranç oynuyor ve sen her bildirim sesinde maalesef mat oluyorsun.
O yüzden bir dahaki sefere “Çok yorgunum, kolumu kaldıracak halim yok” dediğinde kaslarını suçlamayı bırak. Bedenin gayet sağlam, biyolojik olarak tıkır tıkır çalışıyor. Yorgun olan; sabahın köründen beri binbir çeşit saçmalıkla, bildirimle, kaygıyla ve ekrandan akan veri seliyle beslediğin o zavallı, hırpalanmış zihnin.
Şimdi hazırsan bu yazıyı okumayı tam da burada bitir. O akıllı telefonu ekranı masaya bakacak şekilde ters çevir ve sadece 2 dakika boyunca duvardaki o sıkıcı boya çatlağına ya da tavanın beyazlığına bak.
Bak göreceksin, beynin sana gürültüsüzce teşekkür edecek. Hadi, derin bir nefes al; dünya 2 dakika telefonsuz da dönmeye devam edecek, söz veriyorum.
Yemlihan Erik

Algoritmanın Reçetesi: “Gördüğüme İnanırım” Yanılsaması ve Dijital HipokondriGeçenlerde ekranı kaydırırken denk geldiğim bir video ömrümden ömür, ruhumdan da birkaç megabayt huzur aldı. 15 saniyelik bir reels: Beyaz önlüklü arkasında bulanıklaştırılmış...

Şöyle bir düşünün; en son ne zaman bir hastane koridoruna adım attığınızda burnunuza o keskin, acımasız ve “burada sadece hastalık konuşulur” diyen steril koku çarptı? Kireç beyazı duvar kağıtları, soluk...

Hastanelerde yeni bir bölüm açılmalı. Bence şart. Adı da hazır: Sabır Yönetimi ve Bekleme Sanatları Polikliniği. Çünkü artık insanların sadece tansiyonunu, şekerini, ateşini değil; sabır seviyesini de ölçmek gerekiyor. Hatta...
Yorum Yap