Yıl 502. Roma ile Sasani imparatorlukları arasında sıkışan kadim Amida, tarihinin en karanlık dönemlerinden birine giriyordu. Üç ay boyunca teslim olmayan şehir, 503 yılının ocak ayında düştü. Fakat asıl felaket, surlar aşıldıktan sonra yaşandı. Açlık, katliam, esaret ve insanın insana yaşattığı korkunç olayların ardından Amida, yaklaşık iki yıl sonra altın karşılığında yeniden Roma yönetimine geçti. Bugün Diyarbakır sokaklarında yürüyenlerin pek azı, bastıkları taşların böyle bir geçmişi de sakladığını biliyor.

Diyarbakır surlarının önünde durup o siyah taşlara bakınca insanın aklına önce dayanıklılık gelir. Yüzyıllardır ayakta duran burçlar, kapılar, kaleler… Nice ordunun önünden geçtiği, nice hükümdarın ele geçirmek istediği bir şehir.
Fakat surların yalnızca dışarıdan gelen düşmana karşı örülmediğini, bazen içeride kalanlar için çıkışı olmayan bir hapishaneye dönüştüğünü de hatırlamak gerekir.
Bundan yaklaşık bin beş yüz yirmi dört yıl önce Diyarbakır’ın başına gelen tam olarak buydu.
Takvimler 502 yılını gösterdiğinde şehir henüz Diyarbakır adıyla bilinmiyordu. Antik kaynaklarda Amida, Amid ya da Âmid olarak anılıyordu. Dicle Nehri’nin yukarısında, Mezopotamya’nın kuzey geçitlerini tutan bu yerleşim, Doğu Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırındaki en önemli askerî merkezlerden biriydi.
Bugün UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan Diyarbakır surlarının tarihî çekirdeği de büyük ölçüde Roma dönemindeki tahkimat faaliyetleriyle şekillenmişti. Roma ve Sasani yönetimleri için şehrin önemi yalnızca surlarının sağlamlığından gelmiyordu. Amida’yı kontrol eden güç, Yukarı Dicle havzasında askerî hareketliliği, ticaret yollarını ve sınır güvenliğini etkileme imkânına sahip oluyordu.
Bu nedenle Amida, imparatorlukların kolayca vazgeçebileceği bir şehir değildi.
Ne var ki başkentlerde stratejik önem taşıyan bir kalenin içinde, hayatını sürdürmeye çalışan sıradan insanlar yaşıyordu. Surların üzerinde nöbet tutan askerlerin ardında çarşılar, evler, ibadethaneler, çocuklar, yaşlılar, zanaatkârlar bulunuyordu.
İmparatorların savaşında en ağır bedeli çoğu zaman onlar ödüyordu.
502 yılındaki kuşatmayı anlamak için önce iki büyük devletin ilişkilerine bakmak gerekiyor.
Doğu Roma İmparatorluğu’nun başında 491–518 yılları arasında hüküm süren İmparator I. Anastasius bulunuyordu. Karşısında ise Sasani hükümdarı I. Kavad vardı. Kavad’ın hükümdarlığı kesintiliydi: 488’de tahta çıkmış, 496’da devrilmiş, 498 veya 499 dolaylarında yeniden iktidara dönmüştü.
İki devletin ilişkilerini bozan meselelerden biri, Kafkasya’daki sınır savunmasının maliyetiydi. Sasani yönetimi, kuzeyden gelen topluluklara karşı korunan geçitlerin güvenliğinden Roma’nın da yararlandığını düşünüyor ve mali katkı bekliyordu.
Kavad’ın ayrıca doğudaki Eftalitlerle ilişkilerinden kaynaklanan siyasi ve mali yükümlülükleri vardı. Tahtını geri kazanırken Eftalit desteğinden yararlanmıştı.
Anastasius’un Sasani taleplerine karşı tutumu ve sınır bölgesindeki gerilim, 502 yılında başlayan savaşın önemli nedenlerindendi. Ancak savaşı yalnızca bir borcun ödenmemesine bağlamak, dönemin karmaşık siyasetini gereğinden fazla basitleştirmek olur.
Kavad, 502 yılında askerî harekâta girişti. Önce Roma’nın doğu sınırındaki bazı merkezleri hedef aldı; ardından yönünü Amida’ya çevirdi.
Böylece bir imparatorluk anlaşmazlığı, Diyarbakır halkının hayatını değiştirecek uzun bir felakete dönüştü.
Bu savaş hakkında elimizde bulunan en önemli belgelerden biri, Çileci Yeşua’nın Vakayinamesi olarak bilinen Süryanice tarih anlatısıdır.
Eserin yazarı gelenekte Mar Yeşua adıyla anılır. Ancak modern araştırmalarda yazarın kimliği kesin kabul edilmediği için sıklıkla Pseudo-Joshua (Sözde Yeşua) adı kullanılır.
Metin, savaştan kısa bir süre sonra kaleme alınmış olması ve bölgeye ilişkin ayrıntıları nedeniyle son derece değerlidir.
Yeşua’nın anlatımına göre Sasani ordusu 5 Ekim 502 tarihinde Amida önüne geldi.
Kuşatma yaklaşık üç ay sürdü. Tarihçiler şehrin düşüşünü genellikle Ocak 503’e, bazı ayrıntılı kronolojiler ise 12 Ocak 503’e tarihlendirir. Dolayısıyla bu olayı yalnızca “502 kuşatması” olarak adlandırmak eksik kalır; kuşatma 502’de başlamış, şehir 503’te düşmüştür.
Sasani ordusunun karşısında kolay teslim olacak bir şehir yoktu.
Kavad’ın askerleri surlara saldırmak için koçbaşları kullandı. Savunmacılar bunlara karşı koydu. Ardından surların yüksekliğini aşabilecek yapay bir toprak yükselti oluşturulmaya başlandı.
Ama Amidalılar bu kez de farklı bir yöntem geliştirdi.
Kuşatma rampasının altını kazdılar. Toprağı gizlice içeri taşıyarak altındaki desteği zayıflattılar. Yapı çöktüğünde Sasani kuşatma girişimi ağır bir darbe aldı.
Bu olay, Amida’nın yalnızca kalın duvarlarla değil, kuşatma tekniklerini bilen savunmacılarla korunduğunu gösteriyor.
Kavad’ın ordusu karşısında direnebilen şehir, yıllardır sınır savaşlarının içinde yaşamış olmanın askerî tecrübesine sahipti.
Sasani ordusunun Amida’yı nasıl ele geçirdiğine ilişkin antik anlatılar her ayrıntıda birbirleriyle örtüşmez.
Kaynaklarda gece saldırısı, savunmanın gevşemesi, merdivenlerle surlara çıkılması ve bazı geçitlerden yararlanılması gibi unsurlar bulunur.
Tarihçi Prokopios, kuşatma sırasında Sasani ordusunun surları doğrudan yıkmakta başarılı olamadığını anlatır. Son aşamada savunma düzenindeki bir zayıflık, saldırganlara fırsat vermiştir.
Modern askerî tarih araştırmalarında da Ocak 503’teki düşüşün büyük bir sur yıkımından ziyade, gece gerçekleştirilen bir sızma harekâtıyla bağlantılı olduğu değerlendirilir.
Bu ayrım önemli.
Amida surlarının yenilmezliğinden söz etmek doğru olmaz. Şehir 359’da da Sasanilerin eline geçmişti. Ancak 502–503 kuşatmasında taş duvarları aşmak için gösterilen çaba ve savunmanın üç ay boyunca sürmesi, surların askerî değerini ortaya koyuyor.
Amida düştüğünde yalnızca bir kale ele geçirilmedi.
Kentin toplumsal düzeni de parçalandı.
Amida’nın Sasani ordusunun eline geçmesinin ardından yaşananlar, kuşatmanın en ağır bölümünü oluşturur.
Dönemin anlatılarında çok sayıda insanın öldürüldüğü, esir alındığı, evlerin yağmalandığı ve hayatta kalanların bir kısmının zorla yerlerinden edildiği aktarılır.
Ölü sayıları konusunda ihtiyatlı davranmak gerekir. Antik tarihçilerin verdiği büyük rakamlar her zaman bağımsız biçimde doğrulanamaz. Ancak yaşanan yıkımın boyutu konusunda kaynakların genel anlatımı açıktır.
Kent savaşla alınmış, savunmacılar ağır kayıp vermiş, sivil halkın önemli bir bölümü de saldırının sonuçlarına katlanmak zorunda kalmıştır.
Bu noktada kuşatma hakkındaki en dikkat çekici tarihsel ayrıntılardan biri ortaya çıkıyor:
Amida halkının çektiği büyük açlığın en korkunç bölümü, kentin Sasani ordusunun eline geçmesinden sonra yaşandı.
Sosyal medyada paylaşılan birçok anlatı, açlık ve yamyamlık olaylarını doğrudan Ekim 502–Ocak 503 arasındaki ilk kuşatma günlerine yerleştiriyor.
Oysa Çileci Yeşua’nın en çarpıcı açlık anlatıları, şehrin Sasani kontrolünde bulunduğu ve Roma ordularının geri alma girişimleriyle bağlantının kesildiği 504–505 dönemine aittir.
Bu, tarih yazımında küçük bir ayrıntı değil; felaketin nasıl ve ne zaman yaşandığını değiştiren temel bir farktır.
Tarihçi Yeşua’nın 504–505 yıllarına ait kayıtları, Amida’nın düşüşünden sonra yaşananları bütün ağırlığıyla anlatır.
Şehri işgal eden Sasani kuvvetleri, Roma ordusunun yeniden saldırmasından ve kentteki insanların Roma tarafına yardım etmesinden korkuyordu.
Bu korkunun sonucu, şehir halkına uygulanan sert tedbirler oldu.
Yeşua’ya göre şehirde kalan erkekler bağlanarak amfitiyatroya kapatıldı. Burada yiyeceksiz bırakıldılar. Bir kısmı açlık ve ağır tutulma koşulları nedeniyle hayatını kaybetti.
Kadınların durumu da farklı değildi.
Sasani askerleri, kadınları hem kendi ihtiyaçları için çalıştırıyor hem de cinsel sömürüye maruz bırakıyordu. Kadınlar tahıl öğütüyor, ekmek hazırlıyor, askerlerin günlük işlerini görüyordu.
Gıda sıkıntısı arttığında onlara verilen yiyecekler daha da azaltıldı.
Yeşua, bu dönemde kadınların günlük yiyeceğinin bir avuç arpayı aşmadığını aktarır.
Daha da ilginci, surların üzeri artık yalnızca savunma yeri olmaktan çıkmıştı. Askerler oraya küçük ocaklar ve el değirmenleri taşımış, yiyeceklerini nöbet yerlerinde hazırlamaya başlamıştı.
Hatta burçların arasına toprak doldurulmuş tekneler yerleştirerek sebze yetiştirmeye çalıştıkları anlatılır.
Bir zamanlar şehri korumak için kullanılan surlar, şimdi içeride kalan insanların son yiyeceklerini üretmeye çalıştığı yerlere dönüşmüştü.
Bu ayrıntı, yüzlerce sayfalık savaş tarihinden daha fazlasını anlatıyor.
Çünkü burada hükümdarların orduları değil, hayatta kalabilmek için bir avuç arpayı öğüten insanlar var.
Amida’nın tarihindeki en sarsıcı meselelerden biri yamyamlık anlatılarıdır.
Böylesine ağır bir iddiayı aktarırken bir ayrım yapmak zorundayız: Antik bir tarihçinin yaşandığını yazdığı olay ile günümüzde bağımsız olarak doğrulanmış olay aynı şey değildir.
Yeşua’nın vakayinamesinin 77. bölümünde, açlık yüzünden bazı kadınların insanları öldürüp etlerini yediği ileri sürülür.
Metne göre olay duyulunca Sasani komutanı bazı kişileri cezalandırmış, öldürülmüş insanların etlerinin yenmesini yasaklamıştır. Ancak açlık öylesine büyümüştür ki ölmüş insanların bedenlerinin yenmesine göz yumulduğu anlatılır.
Yine aynı kayıtta, hayatta kalmaya çalışan insanların sokaklardan eski ayakkabıları ve ayakkabı tabanlarını topladıkları belirtilir.
Bütün bunlar, döneme yakın bir kaynağın tanıklığı olarak ciddiye alınmalıdır.
Fakat Yeşua’nın anlatısını mahkeme tutanağı gibi değerlendirmek de doğru olmaz. Süryanice dinî tarih yazıcılığında savaş, salgın, kıtlık ve felaketler çoğu zaman ahlaki ve dinî açıklamalarla birlikte anlatılır. Yazar, olayların sıradan insanlar üzerinde bıraktığı yıkımı aktarırken güçlü, yer yer dehşet verici tasvirlerden yararlanır.
Bununla birlikte Yeşua’nın aktardığı büyük açlık, yalnızca onun metninde kalmış bir iddia değildir. Altıncı yüzyıl tarihçisi Prokopios da şehir geri alındığında halkın olağan dışı yiyeceklere başvurduğunun ve sonunda insan eti tüketildiğinin anlaşıldığını yazar.
İki tarihçinin anlatıları, felaketin gerçek tarihsel temelini güçlendiriyor. Ancak olayların kaç kişiyi kapsadığı, tam olarak nerede yaşandığı ve bütün ayrıntılarının ne ölçüde doğru olduğu kesin olarak belirlenemiyor.
Tarihe duyulan saygı, yalnızca anlatılanlara inanmak değil, anlatılanları sorgulamayı da gerektirir.
Kuşatmayla ilgili az bilinen bilgilerden biri de ölü sayısına ilişkindir.
Çileci Yeşua, Amida düştükten sonra kuzey kapısından çıkarılan cesetlerin sayısının 80 bini aştığını ileri sürer. Buna nehre atılanların, başka yerlerde öldürülenlerin ve esir alınanların dâhil olmadığını da belirtir.
Aynı yazar, kuşatma süresince 50 bin Sasani askerinin öldüğünü kaydeder.
Bu rakamları kesin nüfus ve kayıp verileri olarak sunmak mümkün değil. Geç Antik Çağ’ın savaş anlatılarında büyük sayıların abartılması yaygın bir sorundur.
Ayrıca o dönemde Amida’nın kesin nüfusunu bilmediğimiz için 80 bin ölü iddiasını demografik verilerle güvenilir biçimde sınayamıyoruz.
Yine de bu anlatılar göz ardı edilemez. Yeşua’nın verdiği sayılar tartışmalı olsa bile, şehirde geniş çaplı bir katliam ve insan kaybı yaşandığına ilişkin tarihsel bulgular güçlüdür.
Bir başka önemli nokta da şu: O dönemde savaşların ardından ölenlerin tamamı çatışmada öldürülmüş askerlerden oluşmazdı. Açlık, hastalık, yaralar, zorla yerinden edilme ve esaret de ölüm nedenleriydi.
Bu yüzden Amida’nın kayıplarını yalnızca kuşatmanın son günüyle sınırlamak mümkün değil.
Diyarbakır kuşatmasıyla ilgili dolaşıma giren anlatılarda bir kadının sevinç çığlığı, surların altından kazılan tünel ve tünelin suyla doldurulması da yer alıyor.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir karışıklık var.
Amida kuşatmasında gerçekten tüneller kullanılmıştı. Fakat olayın tarihsel kaynaklardaki başlıca anlatımı, sosyal medyada aktarılan hikâyeden farklıdır.
İlk olarak, Sasani ordusunun surlara ulaşmak için inşa ettiği kuşatma rampasının altını Amidalı savunmacılar kazmıştı. Böylece rampayı çökertmişlerdi.
İkinci olarak Prokopios, şehrin son saldırıda ele geçirilmesi sırasında sur yakınında unutulmuş bir yer altı geçidinin fark edildiğini anlatır.
Bu geçit sayesinde Sasani askerleri surların içine sızmış ve savunma düzenini bozmuştu.
Yani kaynaklarda hem savunmacıların kazdığı bir tünel hem de saldırganların yararlandığı eski bir geçit anlatısı bulunuyor.
Buna karşılık, Bizanslıların şehri geri almak için kazdığı tünelin bir kadının çığlığıyla fark edildiği ve ardından suyla doldurulduğu hikâyesini incelediğim temel kaynaklarda aynı biçimde doğrulayamadım.
Dolayısıyla bu ayrıntıyı tarihsel gerçek olarak yazmak yerine, kaynağı belirsiz bir rivayet olarak değerlendirmek daha doğru.
Tarih bazen tam da böyle karışır. Farklı dönemlerde yaşanmış olaylar, farklı kuşatmaların ayrıntıları ve halk arasında anlatılan hikâyeler zamanla tek bir olayın parçası hâline gelir.
Amida’nın yaşadıkları yeterince ağır. Yaşanmamış veya doğrulanmamış olaylar ekleyerek tarihi daha acıklı hâle getirmeye ihtiyaç yok.
Amida’nın düşüşü, Roma İmparatorluğu açısından ağır bir askerî ve siyasi başarısızlıktı.
İmparator Anastasius, şehrin kaybedildiğini öğrenince doğu sınırlarına yeni kuvvetler gönderdi. 503 yılından itibaren Roma komutanları Sasani kuvvetlerine karşı çeşitli harekâtlar düzenlediler.
Amida’yı geri alma girişimleri de bu mücadelenin bir parçasıydı.
Yeşua, Patricius ve Hypatius adlı Roma komutanlarının 503 yılında Amida üzerine yürüdüklerini, ancak şehri geri alamadıklarını anlatır.
504 yılında da kuşatma ve bölgedeki askerî hareketlilik devam etti.
Sasaniler, kenti ellerinde tutmalarına rağmen rahat değillerdi. Roma ordusunun dışarıdan uyguladığı baskı, ikmal yollarındaki sorunlar ve gıda kıtlığı şehirdeki Sasani garnizonunu da zor durumda bırakmıştı.
Savaşın bu aşamasında ilginç bir durum ortaya çıktı.
Surları ele geçiren ordu, aynı surların içinde kuşatılmıştı.
Bu defa açlık Sasani askerlerini de tehdit ediyordu.
Prokopios’un anlatımına göre Roma komutanları, şehirdeki Sasani garnizonunun ne kadar az erzakla ayakta kalmaya çalıştığını bilmiyordu. Sasaniler ise yiyecek sıkıntısını gizleyerek güçlü görünmeye devam ediyordu.
Her iki taraf da savaşı sürdürmenin bedelini hesaplıyordu.
Roma kuvvetleri kış koşullarından yorulmuş, Sasani garnizonu ise yiyecek bakımından tükenme noktasına yaklaşmıştı.
Tam bu ortamda Amida’nın geleceği savaş meydanından müzakere masasına taşındı.
Bu sorunun cevabı, olayın en çok dikkat çeken ve en çok yanlış anlaşılan bölümünde saklı.
Prokopios, Pers Savaşları adlı eserinin birinci kitabının dokuzuncu bölümünde, Sasani garnizonunun şehri teslim etmesi karşılığında Romalıların 1.000 Roma poundu ağırlığında altın ödediğini anlatır.
Buradaki pound, bugün İngiltere veya Amerika’da kullanılan ağırlık birimi değildir.
Geç Roma dönemindeki libra yaklaşık 327 gram kabul edildiğinde, 1.000 Roma poundu altının ağırlığı yaklaşık 327 kilogram eder.
Fakat başka bir tarihî kaynak, Pseudo-Zekeriya olarak bilinen Süryanice kronik geleneği, ödeme miktarını 1.100 pound olarak verir. Bu da yaklaşık 360 kilogramdır.
Dolayısıyla görselde yer alan 320 kilogram ifadesinin tarihsel bir karşılığı var, ancak bütün kaynakların üzerinde birleştiği kesin miktar bu değildir.
Tarihî kaynaklarda altın miktarı:
Hesaplamalarda bir Roma poundu yaklaşık 327 gram alınmıştır. Miktarlar antik kaynaklar arasında farklılık gösterir.
Peki şehri kim satın aldı?
Bu da önemli bir ayrım.
Amida’nın kendi halkı bir araya gelerek Sasanilere altın ödemedi. Şehir, Doğu Roma yönetiminin diplomatik ve askerî girişimleri sonucunda geri alındı. Ödeme de imparatorluklar arasındaki anlaşmanın parçasıydı.
Dolayısıyla “Diyarbakır satıldı” sözü, tarihî olayın dikkat çekici ama yanıltıcı bir özetidir.
Şehir ticari bir mal gibi satışa çıkarılmadı. İşgal altında tutulan önemli bir sınır kalesinin askerî kontrolü, tarafların üzerinde anlaştığı para ve koşullar karşılığında devredildi.
Bugünün kavramlarıyla anlatırsak bu, sıradan bir satış değil, işgalin sona ermesini sağlayan mali içerikli diplomatik bir uzlaşmaydı.
Amida’nın geri alınmasıyla Roma-Sasani savaşının tamamen sona ermesi aynı olay değildir.
Tarihsel kronolojide özellikle bu iki aşamanın ayrılması gerekir.
504 yılının sonlarında taraflar arasında ateşkes ve uzlaşma görüşmeleri gelişti. Şehir üzerindeki Sasani kontrolü 505 yılı başlarında sona erdi. Bununla birlikte savaşın ardından daha kapsamlı barış düzenlemeleri 506 yılında tamamlandı.
Prokopios, Romalıların Amida’yı ele geçirilmesinden yaklaşık iki yıl sonra geri aldığını yazar. Yeşua ise Sasani garnizonunun şehirden çıkmasına ilişkin görüşmeleri ve imparatorluklar arasında gerçekleşen hediye alışverişini anlatır.
Bazı tarihçiler altınla ilgili anlaşmayı 504 sonlarına, fiilî geri almayı 505 yılına yerleştirir. Bu nedenle 506 yılını şehrin yeniden ele geçirildiği tarih gibi göstermek doğru olmaz; 506, savaşın diplomatik olarak sonuçlandırıldığı yıldır.
Amida’nın yeniden Roma yönetimine geçmesi, şehirde yaşananların sona erdiği anlamına da gelmiyordu.
Çünkü savaş bittiğinde insanlar geri dönseler bile kaybedilen hayatların, dağılan ailelerin ve harap olan toplumsal düzenin yeniden kurulması gerekiyordu.
Prokopios’un aktardığına göre İmparator Anastasius, Amida halkının direnişini ve savaş sırasında uğradığı zararları dikkate alarak şehre yedi yıllık vergi muafiyeti tanıdı.
Bu, ilk bakışta yalnızca mali bir karar gibi görünebilir.
Oysa savaş sonrasındaki bir kent için vergi yükünün kaldırılması, insanların yeniden ev kurabilmesi, üretime dönebilmesi ve ekonomik hayatı canlandırabilmesi açısından önemliydi.
Bu yardımın uygulamada bütün Amidalılara nasıl yansıdığını ayrıntılarıyla bilmiyoruz. Yine de karar, Roma yönetiminin savaş sonrasında şehrin toparlanmasına ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.
Amida’nın bu dönemiyle ilgili kaynakları okurken insanın dikkatini yalnızca savaşlar çekmiyor.
Örneğin Yeşua, Urfa’da askerler için hazırlanan ekmek miktarından, köylerde yaşanan yağmalardan ve askerlerin sivillerin evlerine yerleşmesinden de söz ediyor.
Romalıların Sasani topraklarına gerçekleştirdiği saldırılarda köylerin yakıldığını, insanların öldürüldüğünü, kadınlarla çocukların esir alındığını anlatıyor.
Hatta Roma komutanlarının belirli yaşın üzerindeki erkeklerin öldürülmesine ilişkin çok sert emirlerinden de bahsediyor.
Burada gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek var.
Amida’nın uğradığı yıkımı anlatmak, bir imparatorluğu bütünüyle iyi, diğerini bütünüyle kötü göstermek anlamına gelmemeli.
Sasani ordusunun Amida halkına uyguladığı şiddet tarihî kaynakların önemli bir bölümünde yer alıyor. Ancak Roma ordularının karşı saldırıları sırasında da siviller zarar gördü.
Savaşın hangi tarafında olduğuna bakılmaksızın köylerde yaşayan insanların mahsulleri yakılıyor, hayvanları götürülüyor, aileleri dağılıyordu.
Amida halkını anlamak istiyorsak savaşın yalnızca hükümdarların değil, sıradan insanların tarihi olduğunu kabul etmek zorundayız.
Tarihte çok sayıda komutanın adı korunmuştur. Fakat açlıktan ölen insanların çoğunun adını bilmiyoruz.
Amfitiyatroya kapatılan erkeklerden kaçı evine dönebildi?
Esir alınan çocuklar nereye götürüldü?
Açlık yıllarından sağ kurtulan kadınların hayatları nasıl devam etti?
Bunların cevabı çoğu zaman tarih kitaplarında yok.
Çünkü tarihçiler kralların ne zaman tahta çıktığını ve orduların hangi tarihte harekete geçtiğini yazabilmişken, evine ekmek götüremeyen bir babanın ya da savaşta ailesini kaybeden bir çocuğun hayatını kaydetmeye her zaman imkân bulamamış.
502–503 kuşatmasının önemini anlamak için Amida’nın daha önce yaşadığı benzer bir olayı da hatırlamak gerekiyor.
MS 359 yılında Sasani hükümdarı II. Şapur, Amida’yı kuşatmıştı.
Bu kuşatma yaklaşık 73 gün sürdü ve şehrin düşmesiyle sonuçlandı.
Olayı diğer pek çok antik savaştan ayıran önemli bir özellik var: Roma tarihçisi Ammianus Marcellinus kuşatma sırasında şehirde bulunuyordu. Bu nedenle onun anlatısı, doğrudan yaşanmış askerî deneyimle bağlantılıdır.
Ammianus kuşatma hazırlıklarını, surlardaki mücadeleyi ve şehrin düşüşünü ayrıntılı biçimde aktardı.
359’daki olay ile 502–503 kuşatması arasında yaklaşık 144 yıl bulunuyor. Her iki olayda da Amida’nın askerî önemi, Sasani hükümdarlarının şehri ele geçirmek için gösterdiği büyük çaba ve savunmacıların direnişi dikkat çekiyor.
Bu tarihsel tekrar, Amida’nın kaderini belirleyen coğrafyanın da bir sonucuydu.
Dicle kıyısında yükselen ve Mezopotamya’nın kuzeyine açılan yolları denetleyen şehir, güçlü bir kale olmanın avantajını yaşarken aynı nedenle büyük orduların hedefi hâline geliyordu.
Bir başka deyişle Amida’yı zenginleştiren ve önemli kılan konumu, zaman zaman felaketleri de beraberinde getiriyordu.
Günümüzde Diyarbakır surlarının uzunluğu yaklaşık 5,8 kilometredir. İçkale, burçlar, kapılar, tarihî yazıtlar ve Hevsel Bahçeleri ile birlikte şehir, yalnızca Türkiye’nin değil dünyanın da dikkat çeken kültürel miras alanlarından biridir.
2015 yılında Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır.
Ancak bugün ayakta gördüğümüz bütün taşların 502 yılından kaldığını söylemek mümkün değildir. Surlar farklı çağlarda onarım, genişletme ve yeniden inşa faaliyetleri geçirdi. Mevcut yapının Roma dönemine uzanan temelleri bulunmakla birlikte sonraki yüzyılların da izlerini taşır.
Amida Höyük, İçkale ve surların arkeolojik katmanları üzerinde sürdürülen çalışmalar, şehrin henüz tam olarak ortaya çıkarılamamış tarihini anlamak bakımından büyük önem taşıyor.
Diyarbakır Valiliği’nin verdiği bilgilere göre Amida Höyük’teki yerleşim geçmişi Neolitik döneme kadar uzanıyor. Bu da şehrin tarihinin Roma-Sasani mücadelelerinden çok daha eski olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle Amida’nın 502–505 arasındaki trajedisi, Diyarbakır’ın binlerce yıllık hikâyesinin yalnızca bir bölümüdür.
Fakat üzerinde özellikle durulması gereken bir bölümü.
Çünkü burada insanın dayanma gücü kadar, savaşın insana neler yaptırabildiği de görülüyor.
Amida’nın hikâyesi çoğu zaman 320 kilogram altın üzerinden anlatılıyor.
Oysa tarihi dikkatlice okuyunca altının olayın yalnızca son bölümünde ortaya çıktığını görüyoruz.
Öncesinde üç aylık direniş, şehrin düşüşü, katliamlar, esaret, yeniden kuşatma, açlık ve yıllarca süren bir mücadele var.
Sasaniler şehri ele geçirmek için ağır kayıplar verdi. Romalılar geri almak için ordular gönderdi. İki imparatorluğun askerî ve mali gücü bu şehir üzerinde karşı karşıya geldi.
Sonunda altın ödendi, askerler çekildi ve Amida yeniden Roma yönetimine geçti.
Fakat altının geri getiremeyeceği şeyler vardı.
Ölen insanlar geri dönmedi. Açlık yılları yaşanmamış olmadı. Esir alınanların tamamının akıbetini bugün bile bilmiyoruz.
Belki de Amida tarihinin en düşündürücü yanı bu.
Bir hükümdarın kaybettiği şehri hangi tarihte geri aldığını biliyoruz. Ne kadar altın ödendiğini tartışabiliyoruz. Hangi ordunun hangi kapıya saldırdığını eski metinlerden okuyabiliyoruz.
Ama o yıllarda surların içinde yaşamaya çalışan binlerce insanın adını bilmiyoruz.
Diyarbakır surları hâlâ ayakta.
Yüzyıllar önce onların ardında yaşanan açlığın, korkunun ve ölümün sesleri ise çoktan kayboldu.
Bugün geriye kalan birkaç tarihçinin satırları, taşların üzerindeki izler ve sormamız gereken bir soru:
Amida gerçekten 320 kilo altına mı geri alındı, yoksa o altın, şehrin insanlarıyla birlikte kaybettiklerinin ne kadar ağır olduğunu mu hatırlatıyor?
1. Çileci Yeşua / Pseudo-Joshua, Chronicle. 502–506 Roma-Sasani savaşına ilişkin en ayrıntılı erken kaynaklardan biri. Özellikle 50–54. ve 76–81. bölümler Amida kuşatması, açlık, işgal ve geri alma süreci bakımından önemlidir. İngilizce metin.
2. Prokopios, History of the Wars – Persian Wars, I.7–9. Kuşatma teknikleri, surlara sızma, şehrin düşüşü, Roma ordularının başarısız girişimleri ve altın ödemesi hakkında bilgi verir. Birincil kaynağı oku.
3. Süha Konuk, “Savaş ve Trajedi: Ps. Joshua the Stylite ve Ps. Zachariah Rhetor’a Göre Amida Kuşatması (MS 502) ve Sonrası.” Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 2020. Konuyu doğrudan inceleyen Türk akademik literatüründen önemli bir çalışma. Akademik makale.
4. Encyclopaedia Iranica, “Amida”. Antik kentin siyasi, kültürel ve askerî tarihini, Roma-Sasani mücadeleleriyle birlikte ele alır. Ansiklopedi maddesi.
5. Frank R. Trombley ve John W. Watt, The Chronicle of Pseudo-Joshua the Stylite. Liverpool University Press, Translated Texts for Historians dizisi. Süryanice kroniğin modern akademik inceleme ve çeviri geleneğinde temel başvuru eserlerinden biridir. Kitap ve akademik bilgiler.
6. UNESCO Dünya Mirası Merkezi, “Diyarbakır Fortress and Hevsel Gardens Cultural Landscape”. Kent surlarının tarihî yapısı ve korunması açısından resmî kaynak. UNESCO kaydı.

Bir tarihî kapının önünden bütün şehre cehalet dağıtmak kolaydır. Hele cümlenin başına akademik unvanı, sonuna da birkaç küçümseyici sıfatı yerleştirdiniz mi, tartışmayı kazandığınızı sanabilirsiniz. Fakat tarih araştırmalarının tatsız bir özelliği...

Ahmed Arif, “Beşikler vermişim Nuh’a / Salıncaklar, hamaklar…” diye haykırırken bu şehrin ciğerinden konuşuyordu. Şimdi o ciğere, devasa hoparlörler ve plastik bir vitrinle sözde bir “kültür” pompalanıyor. Surların o kapkara,...

Okullarda yaşanan her şiddet ve saldırı olayının ardından aynı sahne tekrarlanır. Kameralar, turnikeler, güvenlik görevlisi sayısı, metal dedektör, çevre duvarı, “önlem paketleri”… Açıklamaların büyük kısmı olayın yalnızca güvenlik boyutuna kilitlenir....

Dicle Üniversitesi yönetimi, 19 Eylül tarihli açıklamasında işlemlerin hukuka uygun olduğunu savunuyor. O hâlde bu savunmanın karşılığı olan belgeleri de ortaya koymalıdır. İhale dosyası incelenmeden kesinleşmiş bir suç hükmü kurulamaz;...

Diyarbakır’ın kuzeyinde, bugün Tavşantepe olarak bilinen bir köy var. 16. yüzyılın sonlarında bu köyün adı Çulli’ydi ve burada, kerpiç duvarlı bir medresenin avlusunda, günün büyük bölümünü el yazması sayfaların üzerine...

Tarih kitaplarının satır araları genelde saray entrikalarıyla ya da meydanlara dizilen süvari tümenlerinin şatafatıyla doldurulur. Oysa kilitler bazen haritaların en ücra kıvrımlarında, sırtını kara bazalta dayamış bir avuç aç insanın...
Yorum Yap