Kurban Bayramı, inançsal boyutuyla paylaşmayı, dayanışmayı, fedakârlığı ve dayanışma ruhunu öne çıkaran bir zaman dilimidir. Ancak bugün geldiğimiz noktada, bıçak kemiğe dayandı: Bir zamanlar “bayram”, yoksula et ulaşsın, komşuluk bağları güçlensin, çocuklar gönüllerince eğlensin anlamına gelirken; şimdi “bayram”, vitrinlerdeki göz alıcı et reyonları, bakkallardaki ambalajlı tatlı tepsileri, sosyal medyada paylaşılan gösterişli sofralar ve optik markaların cilalı posterleri demek hâline geldi. Sevginin, kardeşliğin, hoşgörünün ön planda olması gerekirken, bu kavramlar artık sofa da yer açamıyor; çünkü asıl dikkat, “ne kadar tüketebiliriz?” ve “gösterişi nasıl maksimize ederiz?” sorularına yöneliyor.
Eskiden bayramların temel motivasyonu, bir kişinin hatta bir aile grubunun değil, tüm toplumun ihtiyacını gözetmekti. Kurban kesildiğinde, etin üçte biri ihtiyaç sahiplerine dağıtılır; ihtiyaç sahibi ailelerin sofrası şenlenir, ağır yük bir nebze de olsa hafiflerdi. Koyunun etiyle hazırlanan yemekler, sade sofralarda yenir; özel misafirlikler, maddi bir gösterişten ziyade içten bir “birlikteliğe” davetti. Ev sahipleri, misafir için en güzel örtüyü, en lezzetli bulgur pilavını hazırlar, fakat bu hazırlıkta ne “marka etiketi” arzu edilirdi ne de sofradaki porselenin ışıltısı kritik noktaydı. Önemli olan, el birliğiyle geçirilen birkaç günün ardından “komşunun, kardeşin, akrabanın, yabancının” yüzündeki gülümseme olurdu.
Bayram heyecanı çocukların dünyasında bambaşkaydı. Yenilen tatlılar, sunulan lokumlar, komşudan alınan küçük hediyeler, rengârenk şekerlemeler… Çocuklar elbette bayramlıklarını alır, ama o elbisenin markası, kaç liralık olduğu asla sorgulanmazdı. Bayramlık pantolonun da önemli kısmı, annesinin sabırla ütülediği yeni gömleğin yanında “araba” veya “bebek” yerine, bayram sabahı kapıdan çıkan güleryüzlü büyükler olurdu. Gülen yüzler, kucaklaşmalar, kol kola gezilen sokaklar, birbirine şeker uzatan çocuk toplulukları—bunlar çocukların bayramını gerçekten bayram kılardı.
Bugün sofralar neredeyse birer tüketim vitrini hâline geldi. Her evde “mutlaka yer almalı” diye sayılan sütlü tatlılar, boîte’de şık şekerlemeler, marka simgeli kavanozlar… Ev sahibinin ilk derdi, “şu marka değil de bu marka tercihi” oluyor. Aile büyükleri “ne mutlu” edilsin diye en pahalı pastane tatlısı satın alınıyor; misafir geldiğinde göz doyuracak kadar çok yiyecek hazırlanıyor, ama akıllara şöyle bir soru gelemiyor: Bütün o yemek, sofrada kalmaktansa ihtiyaç sahiplerine ulaştırılamaz mıydı? Zira birçok evde, bayram ertesi çöpe dökülen gıdalar, aslında bayramın ruhuna dair en acı göstergelerden biri.
Bayram ziyaretleri de artık içten değil, “zorunlu ritüel” seviyesine indi. Bir zamanlar; “Karnın tok mu, iftarın bereketli mi?” diye soran büyükler yerine, “Kaç lira harcadın bu bayram?” diye soran akraba portresi çıktı karşımıza. Sohbet yerini zoraki muhabbetlere, özlem yerini takvime işaret edip “evet geleceğim” demek zorunda hissetmeye bıraktı. Böylece karşımızda yalnızca boş laf kalıpları, süslü kâğıtlarla sarılı hediyeler ve eksilmeyen beklentiler yığını kaldı.
Eskiden çocuklar bayramda “paylaşmayı” ve “komşuluk ilişkisini” öğrenirken; şimdi, bayram sabahı anne-babanın elinde ne sürpriz var, o merak konusu oldu. Teknolojik oyuncaklar, ısmarlama kıyafetler, takı-trend ürünler… Çocuklar, aslında bayramın mana yüklü atmosferini değil, peşin peşin “tüketim listesinin” ne kadarını elde edebileceklerini düşünüyor. Bir tarafta “Paylaşma Hakkı” kavramı, diğer tarafta the yeni sezon giysiler… Çocuğun zihninde, gözü sofradaki tatlı örsünü geçeli çok oldu; çünkü yerine konulan modne tabaklar, onu özellikle internet arkadaşlarının dikkatini çekebilecek bir “story” olarak görmek için daha cazip.
Ne var ki ebeveynlerin çoğu, bu durumu görmezden gelmeyi tercih ediyor. “Çocuk mutlu olsun” önyargılı cümlesiyle, aslında kendi vicdanlarını da rahatlatıyorlar— halbuki burada sorgulanması gereken soru şu: Bir çocuğu gerçekten mutlu eden; onu gösterişli oyuncaklarla ödüllendirmek midir, yoksa gerçek sevgi bağlarını hissettirerek, yoksul bir akranına hediyesiz kalmanın ne demek olduğunu öğretmek midir?
Sosyal medya çağında bayram, en çok “bayramlaşma” fotoğrafları ve videoları üzerinden yürütülüyor. Herkes “mutlu bayramlar” diliyor, ama çoğu mesaj karşılıksız bir dille dolup taşıyor: Kalp emojileri, yüz gülücükleri, ardı arkası kesilmeyen kısa notlar… Derinlik yok. Elon Musk’ın bile robotları arasında yeterli empati yokken, biz nasıl gerçek “sevgi”den söz edebiliriz? Çay içip el öpmekten ibaret bir hoşgörü, acaba tarifsiz duygulara sığacak mı? Unutulmasın ki, samimiyet en kolay bozulandır; biraz lüzumsuz yorum, biraz kulis, biraz durumu ayarlama—hepsi çorbayı berbat eder. Gülünç değil mi? Bayramda “göz göze bakmadan” geçirdiğimiz onca vakit, aslında bizlere gerçeği hissettirmeyecek kadar yüzeysel.
Bizden önceki nesiller, bayram sabahı kemençenin sesini duymazlardı; çünkü daha çok “dua”nın hazzıyla bayramı karşılarlardı. Bugünse alarmı kurulu telefonlar, marketlerin indirim videoları derken—nerede o manevi heyecan? İnsanoğlu, maddi mutluluğa samimi bir teslimiyet sergilemeye başladıkça, ruhsal eksiklikler daha da derinleşiyor. Bayram boyunca gösterdiğimiz tüketim kapasitesi, acaba bize haz mı veriyor, yoksa eksiklik hissini mi pekiştiriyor? Aşırı et siparişleri, tatlı satıcılarının rekor ciroları… Bunların hiçbirine “yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” mantığı sığmaz.
Bayramda ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, aslında kutsal bir eylemdir. Ancak o yardım, “ben yaptım oldu” ambalajıyla sunulduğunda, bir bakıma iyilik de değil medya performansına dönüşür. Gerçek iyilik, değil sosyal medya profili, vicdanın o suskun köşesinde hissedilmeli. Benliğimizin zayıf kısmı ise, bu yardımı değil “yardımı duyurma”yı tercih ediyor. “Kardeşim, şu kadar koli dağıttım,” dedikçe, panayırın bir sahnesi oluyoruz. Oysa bizi mesul kılan, hangi depotlardan ne alındığı değil; “acı çeken insana ne kadar içten dokunduğumuz” sorusu olmalıydı. Çelişki burada başlıyor: Yardım ederken bile tüketici zihniyetiyle “tıklanma” gayreti içindeyiz.
Tören mi, Ritüel mi, Yoksa Abes Bir Gösteri mi?
Bayram namazına günler öncesinden hazırlanan vatandaş, camiye gittiğinde kalabalık arasında sıkışmış hissediyor. Gömlek tercihi, en temiz “cemaat fotoğrafı”nı kaçırmama kaygısı… Oysa namazın özü “Allah ile birebir konuşmak” değil mi? Sıkışık sıralar, itiş kakış… Bu, ritüelden öte bir toplumsal performans değil de nedir? Çatıyı aştığında keyfine kapılan adama helallik vermek yerine “ne kadar fedakârlık yapıyorsun” mesajı yolluyoruz. İşte tam da burada büyük bir ahlaki çelişki seziliyor: “En güzel niyetle” çıktığımız yolda, niyetimiz plastik poşetlerin çınlaması haline geldi.
Bayramı, çocuklar için “bir Lego seti yerine” birlikte çiğ köfte yapma deneyimi, “aşırı çikolata yığını” yerine ihtiyaç sahibi bir aileye çuval dolusu et götürme tecrübesi hâline getirmek mümkün. Deneyim, tıpkı bir meditasyon kadar etkili olabilir: Çocuğa “dünyada aç insanlar var, gel birlikte iki paket kıyma alıp onların sofrasını kuracağız” dediğinizde, çocuğun bayrama bakışı kökten değişir. Bir semtin çocuklarını toplayıp eski bayram oyunlarını (çelik çomak, beş taş, saklambaç) öğretmek, onların gerçek bayram heyecanını tadabilmeleri için en kıymetli yöntemdir.
Hoşgörü, kolaya kaçmak, sadece güzel söz söylemek değildir. Hoşgörü, bazen karşınızdakini eleştirmeyi, eksikliklerini yüzüne vurmaya cesaret etmeyi gerektirir. Bizler, “durum böyle değil” diyerek gerçek anlamda birbirimize samimi olmadıkça; sevgi sözcüğü de birer klişeden ibaret kalacaktır. Bayramda “geçmiş bayramlarda yaptığımız şu hataları tekrar etmeyelim” demek, sevgiye en çok yakışan işlevdir. Örneğin; önceden, “Misafir ağırdır” endişesiyle tüketimin sınırı çizilirken, şimdi “Misafir yastığa dizilsin, en pahalısını alalım” kaygısı hasıl oldu. Gerçek hoşgörü demek, misafiri konuk etmek değil; onu anlama ve gerektiğinde “Benim de hatalarım olabilir” diyebilme becerisidir.
Bayram, simgesel açıdan “kurbanın maneviyatı” ile özdeştir. Kurban eti, bir semboldür: “Biricik hayatından vazgeçmek, başkası için bir fedakârlıkta bulunmak.” Peki bugün “Kurban Bayramı” ifadesini sanki “Bayramda marketlerin indirim günleri” gibi bir tüketim fırsatı görüyoruz, bunu sorgulayan var mı? Kurban etmek, bu kadar kolay bir tüketim fırsatına dönüştüğünde, bizim kurbandan anladığımız “nefsi törpüleyip, Allah’a yakın olmak” fikri nasıl yaşar?
Kurban Bayramı’nın ruhunu “Göz boyayıcı bir noktaya” indirgeyen bizler, aslında bayramın özünü çiğnediğimizi fark etmeliyiz. Bu yazıda, eskiden bayramların nasıl ortak bir dayanışma, sadelik ve çocuk şenliği ekseninde geçtiğini anlattım; ardından, bugün geldiğimiz noktada bu değerlerin nasıl silikleştiğini, tüketim odaklı bir gösteriye dönüştüğünü tartıştım. Ardından, zayıf yönlerimizi, çelişkilerimizi ve nihayetinde daha sağlıklı bir bayram hafızasına kavuşma yollarını ele aldım.
Şunu net olarak belirtmek isterim: Eğer bu eleştiriyi fazla sert bulursanız, kendinize sorun – “Neden beni rahatsız ediyor?” Bayramı gerçekten bir tebrik ritüelinden öte kanayan bir yara olarak hissediyorsanız, o yara muhtemelen yıllardır görmezden gelinen bir vicdandır. Eldeki durum, tesadüf değil; bizim tercihlerimizin – hatta ihmalimizin – sonucu. Bu yüzden ne kadar sesinizi keserseniz kesin, toplumsal bellekte şifreli bir çürüme varsa, bayram rituellerine de sirayet etmeye devam edecek.
Yeni dönemde bayramı; simgesel değerlerinden ve içtenliğinden, paylaşımdan ve dayanışmadan arındırılmış olarak “laf-ü güzaf” bir gösteri haline getirenlere karşı uyanık olmalı, vicdanımızı harekete geçirmeliyiz. Bayramı eski hâline döndürmek, yalnızca nostalji değil; aynı zamanda insanlığın en temel değerlerine, fedakârlığa ve barışa sahip çıkmaktır. Yüzeysel değil derin bir sevgiyle, kısır değil kucaklayıcı bir hoşgörüyle kutlamanın zamanı geldi. Artık “Bayram sürprizi” adı altında satılan gösterişli paketlerin ardındaki boşluğu görme vaktidir. Ve en önemlisi, eğer bir bayram kutluyorsak, gerçekten hayır dualarında bulunmak, el uzatmak, eteğe değil, eteğin ruhuna bakmak zorundayız. Aksi hâlde, her bayram, geçmiş bayramların sancısını daha da büyütecek bir çelişkiyi doğuracak.
Cihat TOPRAK

Bir tarihî kapının önünden bütün şehre cehalet dağıtmak kolaydır. Hele cümlenin başına akademik unvanı, sonuna da birkaç küçümseyici sıfatı yerleştirdiniz mi, tartışmayı kazandığınızı sanabilirsiniz. Fakat tarih araştırmalarının tatsız bir özelliği...

Ahmed Arif, “Beşikler vermişim Nuh’a / Salıncaklar, hamaklar…” diye haykırırken bu şehrin ciğerinden konuşuyordu. Şimdi o ciğere, devasa hoparlörler ve plastik bir vitrinle sözde bir “kültür” pompalanıyor. Surların o kapkara,...

Okullarda yaşanan her şiddet ve saldırı olayının ardından aynı sahne tekrarlanır. Kameralar, turnikeler, güvenlik görevlisi sayısı, metal dedektör, çevre duvarı, “önlem paketleri”… Açıklamaların büyük kısmı olayın yalnızca güvenlik boyutuna kilitlenir....

Dicle Üniversitesi yönetimi, 19 Eylül tarihli açıklamasında işlemlerin hukuka uygun olduğunu savunuyor. O hâlde bu savunmanın karşılığı olan belgeleri de ortaya koymalıdır. İhale dosyası incelenmeden kesinleşmiş bir suç hükmü kurulamaz;...

Diyarbakır’ın kuzeyinde, bugün Tavşantepe olarak bilinen bir köy var. 16. yüzyılın sonlarında bu köyün adı Çulli’ydi ve burada, kerpiç duvarlı bir medresenin avlusunda, günün büyük bölümünü el yazması sayfaların üzerine...

Tarih kitaplarının satır araları genelde saray entrikalarıyla ya da meydanlara dizilen süvari tümenlerinin şatafatıyla doldurulur. Oysa kilitler bazen haritaların en ücra kıvrımlarında, sırtını kara bazalta dayamış bir avuç aç insanın...
Yorum Yap