Son Dakika
--:--:--
YAZARLAR

Anzele’nin İki Bin Yıllık Sırrı: Sütunlar, Kayıp Kilise ve Unutulan Tarih

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Diyarbakır’ın Urfa Kapı yakınlarında, surların gölgesinde akan Anzele suyu, bugün çoğunlukla yaz aylarında çocukların serinlediği bir yer olarak biliniyor. Oysa eski seyahatnameler, tarihçilerin araştırmaları ve kentin hafızasında yaşayan anlatılar, bu küçük su kaynağının çok daha eski ve karmaşık bir geçmişi olduğunu gösteriyor. Anzele’nin çevresinde bir zamanlar bir kilise bulunduğu, din adamlarının buraya defnedildiği, havuzundaki balıkların kutsal kabul edildiği ve suyunun şifa verdiğine inanıldığı anlatılıyor. Peki bütün bunlardan hangileri tarihî kayıtlara dayanıyor? Bugün suyun başında duran, Roma mimarisini hatırlatan taş sütunlar neyin kalıntısı?

Bir su kaynağından daha fazlası

Diyarbakır’ın tarihini anlamak için yalnızca surlarına, camilerine ve kiliselerine bakmak yeterli değildir. Şehrin altında ve sokakları arasında dolaşan eski suyolları da bu tarihin önemli bir parçasıdır. Anzele, bu bakımdan dikkate değer bir yerdir. Çünkü burada suyun tarihi ile şehrin dinî, sosyal ve mimari geçmişi birbirine karışır.

Çift Kapı ile Urfa Kapı arasındaki bölgede bulunan Anzele, tarihî kaynaklarda Ayn-ı Zülâl, Ayn-ı Zeura ve farklı yazılışlarla anılır. Ancak bu adların tamamının aynı dönemlerde kullanıldığını veya birbirinin doğrudan karşılığı olduğunu söylemek doğru olmaz.

Diyarbakırlı tarihçi Şevket Beysanoğlu tarafından aktarılan bilgilere göre, burada yaklaşık iki bin yıl öncesine uzanan bir su kaynağının bulunduğu kabul edilir. Beysanoğlu, kaynağı erken Hristiyanlık döneminin dinî yapılarıyla da ilişkilendirir.

Bu bilgi, Anzele’nin Roma dönemine uzanan geçmişi açısından önemlidir. Fakat bir su kaynağının Roma döneminde kullanılması, çevresinde bugün görülen bütün yapıların Roma döneminde inşa edildiği anlamına gelmez. Anzele’deki mimari kalıntıları değerlendirirken bu ayrımı yapmak gerekir.

Anzele’nin unutulan Hristiyanlık geçmişi

Anzele hakkında bilinen en dikkat çekici tarihî bilgilerden biri, burada bir zamanlar kilise bulunduğuna ilişkin anlatıdır.

Şevket Beysanoğlu’nun aktardığı tarihî geleneğe göre, milattan sonra 5. yüzyılda Ayn-ı Zeura adıyla bilinen kaynağın yakınında bir kilise inşa edilmiştir.

Bu kiliseye ilişkin anlatıda iki din adamının adı özellikle öne çıkar: 629 yılında öldüğü belirtilen Urfa Metropoliti Mar Şem’un ile 649 yılında öldüğü aktarılan Mar Yuhannon. Cenazelerinin Anzele çevresindeki kiliseye getirilerek defnedildiği belirtilir.

Böyle bir defin geleneğinin varlığı, Anzele’nin yalnızca bir su kaynağı değil, erken dönem Süryani Hristiyan toplulukları açısından dinî bir mekân olmuş olabileceğini düşündürmektedir.

Ancak burada tarihî açıdan önemli bir eksiklik vardır. Kilisenin tam planı, büyüklüğü, mimari üslubu ve günümüzde hangi kalıntılarının ayakta olduğu, ulaşılabilen bilgilerle kesin olarak belirlenememektedir. Dahası, söz konusu mezarların modern arkeolojik yöntemlerle tespit edildiğini gösteren güvenilir bir kazı raporuna da rastlanmamaktadır.

Dolayısıyla bu kilisenin varlığına ilişkin tarihî anlatı önemlidir; fakat bugün görülen her taşın, kemerin veya sütunun bu kiliseden kaldığı ileri sürülemez.

Anzele’nin unutulmuş tarihi bakımından asıl soru da burada ortaya çıkar: Beşinci yüzyılda var olduğu aktarılan kilisenin yapı malzemelerinden herhangi biri, sonraki dönemlerde inşa edilen su yapılarında yeniden kullanılmış olabilir mi? Bu, araştırılmaya değer bir ihtimaldir; şimdilik kanıtlanmış bir sonuç değildir.

Anzele’deki sütunlar: Roma yapısından kalan izler mi?

Anzele’nin en fazla dikkat çeken, fakat hakkında en az bilgi bulunan mimari unsurlarından biri, suyun çıktığı bölümün çevresinde yükselen silindirik taş sütunlardır.

Fotoğraflarda görülen sütunlar, Diyarbakır’ın alışılmış siyah bazalt mimarisinden farklı, daha açık renkli bir malzemeden yapılmış görünmektedir. Gövdeleri silindirik, yüzeyleri aşınmış ve üst bölümleri düzensizdir. Belirgin bir sütun başlığına veya üzerlerinde okunabilen bir yazıta rastlanmamaktadır.

Bu görünüm, antik Roma ve Geç Antik Çağ yapılarında kullanılan bazı sütun gövdelerini hatırlatmaktadır. Özellikle tapınak, kilise, revak ve hamam gibi yapılarda benzer mimari elemanların kullanıldığı bilinmektedir.

Ne var ki sütunların Roma dönemine ait olduğunu doğrulayan yayımlanmış bir arkeolojik tarihlendirmeye ulaşılmış değildir.

Sütunların konumları da soruları artırmaktadır. Bugün iki sütun aynı doğrultuda bir yapıyı taşımak üzere yerleştirilmiş gibi görünmez. Bunlardan biri daha yüksek, diğeri daha kısadır. Üzerlerinde taşıyıcı bir kemer veya çatı bulunmamaktadır. Bununla birlikte, geçmişte farklı bir düzenin parçası olup olmadıkları yalnızca bu görünümden anlaşılamaz.

Burada birkaç ihtimal üzerinde durulabilir.

Birinci ihtimal, sütunların bir zamanlar Anzele çevresinde bulunan eski bir mimari yapıya ait olmalarıdır. Beşinci yüzyılda var olduğu aktarılan kilise, bu bakımdan araştırılması gereken yapılardan biridir.

İkinci ihtimal, sütunların başka bir antik veya ortaçağ yapısından getirilerek burada yeniden kullanılmış olmasıdır. Mimarlık tarihinde devşirme malzeme olarak adlandırılan bu uygulama, Anadolu ve Mezopotamya şehirlerinde yaygındır. Eski yapıların sütunları, taş blokları ve süslemeleri daha sonraki yüzyıllarda yeni yapılara taşınabilmiştir.

Üçüncü ihtimal ise sütunların bir su yapısının veya sonraki dönemlerde düzenlenmiş havuzun mimari elemanları olmalarıdır. Bugünkü yerlerine yeniden düzenleme çalışmaları sırasında dikilmiş olmaları da araştırılmalıdır.

Hangi ihtimalin doğru olduğunu anlamak için yalnızca üslup benzerliği yeterli değildir. Sütunların taş cinsi, işlenme biçimi, oturdukları kaideler, buluntu konumları ve eski fotoğraflardaki yerleri karşılaştırılmalıdır.

Burada özellikle üzerinde durulması gereken bir ayrıntı vardır: Anzele’nin geçmişinde bulunduğu anlatılan kilise ile mevcut sütunlar arasında doğrudan bir ilişki kuran, erişilebilir ve yeterince belgelenmiş bir arkeolojik çalışma bulunamamıştır.

Bu yüzden sütunların bir Roma tapınağının veya kilisenin kalıntısı olduğunu söylemek, bugünkü bilgilerle tarihî bir tespit değil, varsayım olacaktır.

Kemerler ve suyun altındaki taş yapı ne anlatıyor?

Anzele’deki sütunlar kadar ilginç olan diğer unsur, suyun çevresindeki kemerli geçitler ve taşla örülmüş kapalı bölümlerdir.

Fotoğraflardan birinde, Diyarbakır’ın karakteristik koyu renkli taşlarıyla yapılmış, beşik tonozlu bir geçit görülmektedir. Diğerinde ise suyun biriktiği bölümün arkasında geniş bir kemer yer alır.

Bu mimari, ilk bakışta bir yeraltı sarnıcını veya eski bir su toplama yapısını düşündürebilir. Fakat taş tonoz ve kemer kullanımı yalnızca Romalılara özgü değildir. Bizans, Artuklu ve Osmanlı dönemlerinde de benzer tekniklerden yararlanılmıştır.

Asıl önemli nokta, bu yapıların işlevini anlamaktır.

Anzele’nin suyu bir dönem yalnızca insanların içmesi veya yıkanması için kullanılmamıştır. Kaynak, çevresindeki mahallelerin, ibadet yapılarının, hamamların ve çeşitli işliklerin su ihtiyacını karşılayan geniş bir dağıtım düzeninin parçasıydı.

Dolayısıyla burada görülen taş bölümlerin suyun toplanması, belirli bir seviyede tutulması, taşkının kontrolü veya farklı kollara ayrılmasıyla ilişkili olması mümkündür.

Bununla birlikte, fotoğraftaki kapalı bölümün hangi yüzyılda inşa edildiğini ve başlangıçta tam olarak ne amaçla kullanıldığını gösteren bir kitabe ya da mimari inceleme tespit edilememiştir.

Anzele’nin mimari geçmişi için gerekli olan şey, farklı dönemlerden kalan yapı katmanlarının birbirinden ayrılmasıdır. Çünkü bir kaynağın çevresine yüzyıllar boyunca duvarlar örülmüş, havuzlar yapılmış, üzeri kapatılmış ve yeniden açılmış olabilir. Bugün gördüğümüz yapı da bu müdahalelerin birleşiminden oluşmuş olabilir.

Az bilinen tarihî belge: Anzele’nin geliri Diyarbakır surlarına mı bırakılmıştı?

Anzele hakkında yapılan araştırmalarda karşılaşılan en ilginç bilgilerden biri, taşların üzerinde bulunan eski bir vakıf yazıtına ilişkindir.

Prof. Dr. Yusuf Kenan Haspolat tarafından hazırlanan ve 2014 yılında yayımlanan Diyarbakır Surları adlı çalışmada, Anzele’de gerçekleştirilen çalışmalar sırasında üzerinde kabartma yazı bulunan bir bazalt taşının ortaya çıkarıldığı belirtilmektedir.

Yazarın aktardığı okumaya göre kitabede şu ifade yer almaktadır:

Hazihi hüçretu vakfün âla suri Amed.

Bu ifade, çalışmada bir odanın veya hücrenin Amid surlarına vakfedildiği şeklinde açıklanır.

Haspolat, bu bulguyu Anzele’deki Balıklı Havuzu’nun gelirinin Diyarbakır surları yararına ayrıldığına işaret eden önemli bir belge olarak değerlendirir. acikerisim.dicle.edu.tr

Bu yorum doğruysa, Anzele’nin geçmişte yalnızca su dağıtan veya insanların yüzdüğü bir yer olmadığı, aynı zamanda gelir sağlayan bir vakıf düzeni içinde bulunduğu anlaşılmaktadır.

Bunun tarihî önemi büyüktür. Çünkü eski şehirlerde surların korunması, onarılması ve ayakta tutulması ciddi bir maliyet gerektiriyordu. Bu harcamaların karşılanması için çeşitli mülklerin gelirleri vakfedilebiliyordu.

Ancak burada bir ayrım daha gereklidir. Yazıttaki ifade doğrudan bir hücrenin vakfedildiğini anlatmaktadır; havuzun bütün gelirinin hangi tarihten itibaren, hangi vakıf şartlarıyla surlara bırakıldığının kesinleşmesi için yazıtın paleografik incelemesi ve ilgili vakıf kayıtları gerekir.

Kitabenin kimin döneminde hazırlandığı, hangi yıl dikildiği ve bugün nerede korunduğu konularında kesin bir sonuca ulaşılamamıştır.

Buna rağmen Anzele tarihinin araştırılması açısından bu taş, mevcut sütunlardan bile daha önemli olabilir. Çünkü sütunlar biçimleriyle geçmişi düşündürürken, kitabe doğrudan tarihî bir kuruma işaret etmektedir.

Evliya Çelebi’nin anlattığı Anzele: Balık tutanların felç olduğu su

Anzele’nin halk inançlarındaki yerini gösteren en önemli anlatılardan biri 17. yüzyıl seyyahı Evliya Çelebi’ye aittir.

Evliya Çelebi, Diyarbakır’da gördüğü Balıklı adıyla bilinen su kaynağından söz ederken buradaki balıkların avlanmadığını belirtir. Bunun sebebi yalnızca balıkların korunması değildir. Halk arasında, bu balıkları yakalamaya çalışanların felç olacağına, ağızlarının ve yüzlerinin çarpılacağına inanılmaktadır.

Çelebi, suyu olağanüstü nitelikler taşıyan bir kaynak olarak tanıtır. Humma ve cüzzam gibi hastalıkların bu suda yıkanmakla iyileşebileceği yolundaki inanışları da aktarır. Diyarbakır Kent ve Tanıtım Portalı+1

Bugün bu anlatıları okurken iki farklı gerçeği birbirinden ayırmak gerekir.

Birincisi, Anzele suyunun çevresinde güçlü bir kutsallık inancının bulunduğudur. Bu, tarihî açıdan dikkate değer bir olgudur. Balıkların avlanmaması ve suyun şifalı sayılması, söz konusu kaynağın halkın gözünde sıradan bir havuz olmadığını göstermektedir.

İkincisi, Evliya Çelebi’nin anlattığı mucizevi iyileşmelerin tıbbi gerçekler olarak kabul edilemeyeceğidir. Seyahatnamelerde gözleme dayanan bilgiler kadar, dönemin halk inanışları, olağanüstü hikâyeler ve abartılı tasvirler de bulunur.

Balığı yakalayan kişinin felç olacağına yönelik rivayetin, havuzdaki balıkları koruyan toplumsal bir yasak işlevi görmüş olması mümkündür. Fakat böyle bir yasağın ilk ne zaman ortaya çıktığı bilinmemektedir.

Üstelik Anzele çevresinde anlatılan kutsal balık inancı, Şanlıurfa’daki Balıklıgöl geleneğini hatırlatsa da iki yerin aynı tarihî kökene sahip olduğu gösterilmiş değildir. Benzer inanışlar, birbirinden farklı geçmişlere sahip su kaynakları çevresinde de gelişebilir.

İngiliz seyyah Robert J. Garden ne gördü?

Anzele’nin geçmişini anlamak bakımından Evliya Çelebi kadar değerli başka bir tanıklık da 19. yüzyıldan gelir.

İngiliz gezgin Robert J. Garden’ın Description of Diarbekr adlı çalışması, 1867 yılında Londra’da, Journal of the Royal Geographical Society dergisinin 37. cildinde yayımlanmıştır.

Garden, Diyarbakır’ın suyollarını anlatırken şehre batı tarafından ulaşan Hamravat suyuna ve bu suyla ilişkili bir havuz yapısına değinir.

Anlatımında yaklaşık 1,5–2 metre derinliğinde bir su haznesinden ve içerisinde yüzen balıklardan söz eder.

Prof. Dr. M. Mehdi İlhan, 2017 yılında yayımlanan Osmanlı Suyolları: Diyarbakır Suyollarının ve Çeşmelerinin Mahalle ve Sokaklara Dağılımı başlıklı akademik makalesinde Garden’ın tanıklığını ele alır.

İlhan, Garden’ın sözünü ettiği havuzun Anzele’deki Balıklı Havuz ile ilişkili olabileceğini belirtir. Bununla birlikte, Hamravat suyu, Ali Pınar ve Anzele arasındaki bağlantıların tarihî metinlerde farklı şekillerde tarif edildiğine dikkat çeker. 116

Bu kayıt önemli bir şeyi ortaya koymaktadır: Anzele’deki balıklı havuz geleneği yalnızca 20. yüzyılda hatırlanan bir şehir hikâyesi değildir. 17. ve 19. yüzyıllardan gelen anlatılar, balıklı bir su haznesinin tarihî Diyarbakır’ın tanınan mekânlarından biri olduğunu desteklemektedir.

Ancak Garden’ın kaydı, bugünkü havuzun taş duvarlarının 1867 yılında gördüğü yapıyla bütünüyle aynı olduğunu kanıtlamaz.

Anzele’den surların ötesine uzanan su yolları

Bugün Anzele’nin küçük bir bölümünü görebiliyoruz. Oysa eski kaynaklarda anlatılan su düzeni çok daha geniştir.

Mustafa Akif Tütenk’in Diyarbakır sularını konu alan araştırmalarında, Ayn-ı Zülâl şehrin önemli iç kaynaklarından biri olarak ele alınır. Tütenk, kaynağın İç Kale suyundan daha bol olduğunu ve farklı yapılara dağıtıldığını belirtir.

Prof. Dr. M. Mehdi İlhan’ın çalışmasına göre Anzele suyunun kollara ayrılan düzeni, İskender Paşa Camii, Ali Paşa Camii, Hüsrev Paşa Camii, bazı hamamlar, çeşmeler ve başka şehir yapılarıyla bağlantılıydı.

1934 yılında, su paylaşımına ilişkin bir anlaşmazlık nedeniyle taksim yerinin açıldığından da söz edilir. 1957 yılında yıkılan Hariroğlu Vakfı Hamamı, tarihî su güzergâhıyla ilişkili yapılardan biridir. 116

Bu kayıtlar, Anzele’nin şehir içindeki toplumsal ve ekonomik önemini daha iyi anlamamızı sağlar.

Suyun kimlere, hangi yapılara ve ne miktarda verileceği yalnızca teknik bir konu değildi. Mahallelerin, vakıfların ve dinî yapıların kullanım haklarını da ilgilendiriyordu. Nitekim su taksimi yüzünden anlaşmazlıkların yaşanması, bu kaynağın şehrin gündelik hayatında ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Anzele’den çıkan su, daha sonraki güzergâhında tabakhaneler ve diğer işliklerden gelen sularla birleşerek Mardin Kapı yönüne ilerleyen, Hevsel Bahçeleri ve Dicle havzasıyla ilişkili eski su düzeninin bir parçası olarak da anlatılmaktadır.

Böylece Anzele’nin tarihi, bir havuzun çevresinden çıkıp Diyarbakır’ın mahallelerine, ibadet yerlerine, çarşılarına ve üretim alanlarına uzanır. MİMDAP

Mar Zuoro, Sarı Sadık ve kaybolan dinî yapı

Anzele çevresindeki dinî geçmiş araştırılırken karşılaşılan bir başka önemli isim Mar Zuoro’dur.

Süryani din adamı ve araştırmacı Aziz Günel’in Türk Süryanileri Tarihi adlı eserinden aktarılan bilgilere göre Mar Zuoro, 6. yüzyılda yaşamış, aziz kabul edilen bir kişidir.

Günel’in aktarılan anlatısında, Mar Zuoro adına Diyarbakır’ın Urfa Kapı geçitleriyle ilişkili büyük bir kilise bulunduğu ve bu yapının Artuklular döneminde Sarı Sadık adıyla bir türbeye dönüştürüldüğü ifade edilir.

Bu bilgi, Şeyhmus Diken’in Anzele üzerine kaleme aldığı tarihî değerlendirmede de yer alır. Rûpela nû

Burada oldukça dikkat çekici bir değişim söz konusudur. Bir dinî yapının zamanla başka bir inanç geleneği içerisinde farklı adla anılması, Diyarbakır gibi çeşitli toplulukların yüzyıllarca bir arada yaşadığı şehirlerde rastlanan tarihî dönüşümlerdendir.

Fakat Mar Zuoro adına kurulan kilise, Ayn-ı Zeura yakınındaki kilise ve bugün bilinen Sarı Saltuk veya Sarı Sadık makamları arasındaki ilişkilerin dikkatle incelenmesi gerekir. Adların benzerliği veya aynı sur bölgesinde bulunmaları, bunların mutlaka aynı yapı olduğunu kanıtlamaz.

Özellikle Mar Zuoro’nun kilisesinin mimari kalıntılarının Anzele’deki mevcut sütunlara ait olduğunu söyleyebilmek için arkeolojik ve topografik belgeler gereklidir.

Bu belgeler olmaksızın sütunların kayıp kiliseden kaldığını kesinleştirmek mümkün değildir. Yine de Anzele’nin eski Hristiyanlık coğrafyası içerisindeki yerini araştırırken bu tarihî anlatının göz ardı edilmemesi gerekir.

Anzele’nin yıkılması ve yeniden ortaya çıkarılması

Anzele’nin tarihindeki en büyük kırılmalardan biri 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşandı.

Eski Diyarbakırlıların hatırladığı Anzele, bugünkü düzenlenmiş park alanından oldukça farklıydı. Su açıkta akıyor, yakınında çamaşır yıkayan kadınlar görülüyor, Balıklı adı verilen kapalı havuzda insanlar yüzüyordu.

Yazar Şeyhmus Diken, çocukluğunun Anzele’sini anlatırken bu küçük kapalı havuzun çevresindeki ciğercileri, tabakhaneleri ve suyun oluşturduğu dereyi hatırlatır.

Yerel tarih yazarı Sıddık Algül ise havuzun işletmecisinin halk arasında Xale Tıllo adıyla tanındığını, insanların ücret ödeyerek balıklarla birlikte yüzdüğünü aktarır. Bu tür hatıralar, arşiv belgelerinden farklı olarak bir dönemin gündelik hayatını tanımamızı sağlar. cegamedya.com+1

1978 yılı, Anzele’nin mimari tarihinde özellikle önemlidir. Dönemin yapılaşması sonucunda Balıklı Havuz’un üzeri betonla kapatılmış, alanın bir bölümü daha sonra itfaiye hizmetlerinde kullanılmıştır.

Anzele’nin tekrar ortaya çıkarılması için 2000’li yıllarda çalışmalar başlamıştır. 2004 yılında çevredeki düzenlemeler sırasında tarihî su kaynağı yeniden görünür hâle gelmiş, ancak eski Balıklı Havuz’un bütünüyle ortaya çıkarılması daha uzun sürmüştür.

31 Ocak 2014 tarihli bir haberde, Diyarbakır Sur Belediyesi ile Büyükşehir Belediyesinin ortak yürüttüğü çalışmalar kapsamında Anzele ve Balıklı Havuz’un yeniden gün yüzüne çıkarıldığı, çalışmaların o tarihte hâlâ devam ettiği belirtilmektedir. MİMDAP

Bu nedenle Anzele’nin onarımı için tek bir tarih vermek yanıltıcı olacaktır. 2004 yılı yeniden keşif ve düzenleme sürecindeki önemli bir aşamayı, 2013–2014 dönemi ise eski havuzun ortaya çıkarılmasına yönelik başka bir çalışma evresini temsil etmektedir.

Ancak önemli bir sorun vardır: Yapılan çalışmaların hangi bölümlerinin özgün taşları koruduğu, hangilerinin yeniden inşa edildiği ve hangi parçaların yer değiştirdiği konusunda kamuya açık ayrıntılı uygulama belgeleri bu araştırmada doğrulanamamıştır.

Bu eksiklik özellikle Anzele’nin sütunları ve kemerli bölümleri açısından önemlidir. Çünkü bugün görülen mimarinin tarihini anlamak için yalnızca geçmişteki inşa dönemini değil, yakın dönemdeki müdahaleleri de bilmek gerekir.

Anzele’de gizli semboller veya eski inançların izleri var mı?

Diyarbakır’ın tarihî yapılarında haçlar, hayvan kabartmaları, geometrik bezemeler, kitabeler ve çeşitli hükümdarlık işaretleriyle karşılaşmak mümkündür. Ancak Anzele’de de bu tür sembollerin bulunduğunu söylemek için ilgili taşların üzerinde belirgin, tanımlanabilir işaretler olması gerekir.

Paylaşılan fotoğraflarda sütun gövdeleri üzerinde açıkça seçilebilen bir haç, Latince veya Süryanice yazıt, mitolojik figür ya da belirli bir döneme ait olduğu anlaşılabilen süsleme bulunmamaktadır.

Sütunların üst kısımlarındaki düzensizlikler ve aşınmalar birer sembol olarak yorumlanamaz. Bunların kırılma, uzun süreli yıpranma veya sonraki müdahalelerle oluşmuş olması mümkündür.

Anzele’de tespit edildiği aktarılan en önemli yazılı iz, surlara vakıfla ilgili bazalt kitabedir. Bunun dışında bir Roma tanrısına, su kültüne veya antik kutsal alana ait olduğu doğrulanmış bir yazıt tespit edilememiştir.

Anzele’nin dinî geçmişiyle ilgili bilgiler, burada farklı dönemlerde kutsallık atfedilen bir su geleneğinin yaşandığını düşündürse de Roma dönemine ait bir su tapınağının varlığını kanıtlamaz.

Anzele’yi kimler ziyaret etti, kimler onardı?

Anzele hakkında adı bilinen kişileri ve kurumları birbirinden ayırmak gerekir.

Evliya Çelebi, 17. yüzyılda Balıklı suyu hakkında bilgi veren en önemli seyyahlardandır. Robert J. Garden ise 19. yüzyılda Diyarbakır’ın su düzeni ve balıklı havuzuna ilişkin önemli gözlemler kaydetmiştir.

Şevket Beysanoğlu, Anzele’nin erken dönem tarihini ve kayıp kilise anlatısını aktaran araştırmacılardan biridir. Aziz Günel, Mar Zuoro ve Süryani tarihi bakımından önemli bilgiler sunar. Mustafa Akif Tütenk, eski Diyarbakır’ın kaynak sularını incelemiştir. Prof. Dr. M. Mehdi İlhan, bu bilgileri seyahatnameler ve tarihî suyolu kayıtlarıyla karşılaştırmıştır. Prof. Dr. Yusuf Kenan Haspolat ise Anzele’de bulunduğu aktarılan vakıf yazıtına dikkat çekmiştir.

Bunların dışında Anzele’yi ziyaret etmiş belirli Roma imparatorlarının, Bizans hükümdarlarının veya Osmanlı padişahlarının adlarını veren güvenilir bir kayıt bulunamamıştır. Bu kişilerden herhangi birinin Anzele’de yıkandığını, burada tören yaptırdığını veya sütunları inşa ettirdiğini söylemek doğru olmaz.

Yapıların ilk inşa ettiricileri ve eski dönemlerdeki onarımlarını üstlenen kişiler de kesin olarak bilinmemektedir. Günümüz için belgelenebilen çalışmalar ise Diyarbakır Sur Belediyesi ve Büyükşehir Belediyesinin yeniden ortaya çıkarma ve çevre düzenleme faaliyetleridir.

Suyun altında kalan tarih

Anzele’ye bugün bakıldığında görülen, surların dibinde akan su, taş kemerler ve birkaç eski sütundur. Fakat bu küçük alanda Diyarbakır’ın birbirinden farklı dönemlerine uzanan izler bir araya gelmektedir.

Bir yanda Roma dönemine uzandığı aktarılan kaynak tarihi, diğer yanda beşinci yüzyıla tarihlenen kayıp kilise anlatısı vardır. Süryani din adamlarının mezarlarından söz edilir. Evliya Çelebi, balıkları avlamaktan korkan insanların inanışlarını anlatır. İngiliz seyyah Garden, 19. yüzyılda balıkların yüzdüğü bir su haznesi kaydeder. Osmanlı dönemi araştırmaları, suyun camilere, hamamlara ve mahallelere dağıtıldığını gösterir.

Bütün bu bilgiler Anzele’nin tarihî önemini ortaya koymaktadır. Buna karşılık mimari geçmişinin bazı temel soruları henüz cevaplanmış değildir.

Sütunların hangi yapıya ait olduğu, ilk kez ne zaman dikildiği, günümüzdeki yerlerinin özgün olup olmadığı ve eski kilisenin kalıntılarının gerçekten bu alanda bulunup bulunmadığı hâlâ araştırılmayı beklemektedir.

Aynı şekilde, Anzele’de ortaya çıkarıldığı belirtilen vakıf kitabesinin ayrıntılı incelemesi de buranın ekonomik ve kurumsal geçmişine yeni bilgiler kazandırabilir.

Bir şehrin tarihini yalnızca büyük anıtları koruyarak anlamak mümkün değildir. Bazen bir su kaynağının çevresindeki kırık sütun, kapatılmış havuz veya unutulmuş kitabe, o şehrin geçmişine açılan önemli bir kapıdır.

Anzele’nin esas değeri de buradadır. Su hâlâ akmaktadır; fakat çevresindeki taşların hangi yüzyıllardan, hangi yapılardan ve hangi insanlardan kaldığını öğrenebilmek için tarihçilerin, mimarların ve arkeologların birlikte çalışması gerekmektedir.

Anzele’nin iki bin yıllık geçmişini bilmek başka, bugün ayakta duran yapıların iki bin yıllık olduğunu kanıtlamak başkadır. Tarihî gerçeğe ulaşmak, ikisini birbirinden ayırmakla başlar.

Araştırmanın başlıca kaynakları

Aşağıdaki çalışmalar, makalenin tarihî omurgasını oluşturmaktadır. Özellikle ilk iki eser, Anzele’nin suyolları ve yazılı belgeleri bakımından önemlidir.

  1. Prof. Dr. M. Mehdi İlhan, Osmanlı Suyolları: Diyarbakır Suyollarının ve Çeşmelerinin Mahalle ve Sokaklara Dağılımı, Çekmece Sosyal Bilimler Dergisi, 2017, s. 69–116. Akademik makaleyi oku
  2. Prof. Dr. Yusuf Kenan Haspolat, Diyarbakır Surları, 2014, s. 30–31. Anzele’de tespit edildiği aktarılan vakıf kitabesi. Kitabı incele
  3. Şevket Beysanoğlu, Anıtları ve Kitabeleriyle Diyarbakır Tarihi; ayrıca Diyarbakır Müze Şehir içerisinde Süryaniler tarihi üzerine bilgiler. Kilise ve erken dönem anlatıları için temel başvuru eserleri.
  4. Evliya Çelebi, Seyahatname, Diyarbakır bölümü. Balıklı suya atfedilen kutsallık ve şifa rivayetleri.
  5. Robert J. Garden, Description of Diarbekr, Journal of the Royal Geographical Society, Cilt 37, 1867. Balıklı havuz ve eski suyollarıyla ilişkilendirilen gözlemler.
  6. Aziz Günel, Türk Süryanileri Tarihi, 1970. Mar Zuoro anlatısıyla ilgili başvuru kaynağı.
  7. Şeyhmus Diken, Suriçinin Suları, Anzele’nin Gözyaşıdır, 2021. Yazıyı oku
  8. Mimdap, Tarihten Bugüne Fışkıran Su: Anzele, 31 Ocak 2014. Yeniden ortaya çıkarma çalışmalarına ilişkin dönem haberi. Haberi oku

Kaynak değerlendirmesi: Kitap ve akademik makalelerdeki bazı tarihî bilgiler, daha eski eserlerden yapılan aktarımlar üzerinden kontrol edilebilmiştir. Özellikle erken dönem kilise anlatısı ile vakıf kitabesinin tarihi ve bugünkü konumu için bağımsız arşiv veya arkeolojik doğrulama gerekmektedir.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları

Tümü
Kara Taşların Ahı: On Yıldır Bekleyen Surlar, Yarım Kalan Şehir

Kara Taşların Ahı: On Yıldır Bekleyen Surlar, Yarım Kalan Şehir

Diyarbakır’ın bazaltına elinizi koyduğunuzda parmaklarınıza vuran şey taşın soğukluğu değildir; bin yıllık bir yorgunluğun ağırlığıdır. Bu taş konuşmaz sanırsınız ama sabrı da bir yere kadardır. Binlerce yıldır göğüs gerdiği tarihe...

Diyarbakır Urfa Kapı’daki Esrarengiz Türbe: Sarı Saltuk mu, Sarı Sadık mı?

Diyarbakır Urfa Kapı’daki Esrarengiz Türbe: Sarı Saltuk mu, Sarı Sadık mı?

Diyarbakır surlarının Urfa Kapı girişinde, siyah bazalt taşlarının ardında yüzyıllardır cevap bekleyen bir soru saklı: Burada yatan kişi, Balkanlar’dan Anadolu’ya uzanan menkıbelerin kahramanı Sarı Saltuk mu, yoksa 16. yüzyılda yaşamış...

320 Kilo Altına Geri Alınan Diyarbakır: Surların Ardındaki Korkunç Felaket

320 Kilo Altına Geri Alınan Diyarbakır: Surların Ardındaki Korkunç Felaket

Yıl 502. Roma ile Sasani imparatorlukları arasında sıkışan kadim Amida, tarihinin en karanlık dönemlerinden birine giriyordu. Üç ay boyunca teslim olmayan şehir, 503 yılının ocak ayında düştü. Fakat asıl felaket,...

¨Cihat TOPRAK

PROFESÖRLÜK UNVANI KAYNAKÇAYI SUSTURAMAZ

Bir tarihî kapının önünden bütün şehre cehalet dağıtmak kolaydır. Hele cümlenin başına akademik unvanı, sonuna da birkaç küçümseyici sıfatı yerleştirdiniz mi, tartışmayı kazandığınızı sanabilirsiniz. Fakat tarih araştırmalarının tatsız bir özelliği...

Bir Hafıza Kırımı Portresi: Kültür Yolu’nda Kaybolan Diyarbakır

Bir Hafıza Kırımı Portresi: Kültür Yolu’nda Kaybolan Diyarbakır

Ahmed Arif, “Beşikler vermişim Nuh’a / Salıncaklar, hamaklar…” diye haykırırken bu şehrin ciğerinden konuşuyordu. Şimdi o ciğere, devasa hoparlörler ve plastik bir vitrinle sözde bir “kültür” pompalanıyor. Surların o kapkara,...

¨Cihat TOPRAK

Okul Toplumun Aynasıdır: Güvenlik Kamerasıyla Ruh İnşa Edilmez

Okullarda yaşanan her şiddet ve saldırı olayının ardından aynı sahne tekrarlanır. Kameralar, turnikeler, güvenlik görevlisi sayısı, metal dedektör, çevre duvarı, “önlem paketleri”… Açıklamaların büyük kısmı olayın yalnızca güvenlik boyutuna kilitlenir....

Yazarlarımız
© 2026 Ajans News. Tüm Hakları Saklıdır. ajansnews.com.tr üzerinde yayımlanan özel haber, röportaj, analiz, fotoğraf ve video içeriklerinin tüm yayın hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden ve ilgili habere aktif link verilmeden kopyalanması, dağıtılması veya farklı mecralarda yayımlanması kesinlikle yasaktır. Sitemiz 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi yasasına uygun olarak yayın yapmaktadır. Sitemizde yer alan harici bağlantıların sorumluluğu ilgili kaynaklara aittir.