Son Dakika !
--:--:--
Ayfer Dicle

Zorunlu Göçün Gölgesinde Diyarbakır: Kimlik, Mekân ve Toplumsal Travmanın Sosyolojisi

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Geceden Sabaha Değişen Hayatlar: 1990’ların Zorunlu Göç Dalgası

Türkiye’nin yakın tarihinde, özellikle 1990’lı yıllarda Güneydoğu genelinde ve merkez üssü Diyarbakır olan zorunlu göç dalgası, yakın tarihin en derin toplumsal kırılmalarından birini yarattı. Terörle mücadele kapsamında aniden, bazen bir gece yarısı evlerini, topraklarını, hayvanlarını geride bırakarak köylerinden çıkmak zorunda kalan yüz binlerce insan, kendilerini bir anda şehirlerin ve kasabaların çeperlerinde buldu.

Dönemin resmi verilerine, özellikle 1998 tarihli TBMM Zorunlu İç Göçle İlgili Meclis Araştırma Komisyonu Raporu’na göre, Olağanüstü Hâl (OHAL) bölgesinde 905 köy ve 2.923 mezra olmak üzere toplam 3.428 yerleşim yeri boşaltıldı. Resmi kayıtlara geçen göç mağduru sayısı 378.335 olarak ilan edilse de insan hakları örgütleri ve bağımsız araştırmacılar, plansız ve ani şekilde yerinden edilen insan sayısının gerçekte 1 ila 1,5 milyon arasında olduğunu ortaya koydu.

Dönemin ana akım medyası bu durumu “Güvenlik nedeniyle köyler tahliye ediliyor” gibi mesafeli manşetlerle sunarken; yerel ve muhalif basın “Yurtsuz kalan köylüler sokaklarda sefalete mahkûm” çığlıklarıyla trajedinin insani boyutunu duyurmaya çalışıyordu. Diyarbakır; Kulp, Lice, Hazro, Hani gibi kendi ilçelerinin yanı sıra Şırnak, Mardin ve Bingöl’den gelen bu devasa nüfusu emen ilk büyük sığınak oldu ve kent nüfusu birkaç yıl içinde kontrolsüz şekilde katlandı.

Bir Kentin Hafıza Kaybı: Zorunlu Göç, Anomi ve Toplumsal Dokunun Çözülüşü

Sosyolojinin kurucularından Émile Durkheim, toplumsal yapıların ani, radikal ve hazırlıksız değişimler geçirdiği dönemleri tanımlamak için “Anomi” kavramını kullanır. Anomi; eski değerlerin, kuralların ve normların geçerliliğini yitirdiği, ancak yerlerine yeni ve sağlıklı kuralların konulamadıgı bir “kuralsızlık, boşluk ve yönünü şaşırma” halidir. Türkiye’nin yakın tarihinde, özellikle 1990’lı yıllarda Güneydoğu genelinde ve merkez üssü Diyarbakır olan zorunlu göç dalgası, dünya sosyoloji tarihinin gördüğü en keskin anomi örneklerinden birini yaratmıştır.

Bu süreç, sadece insanların coğrafi olarak yer değiştirmesi değil; köklü bir kentsel kimliğin tasfiyesi ve toplumsal bir çürümenin de başlangıcı olmuştur.

İki Dünyanın Arasında: Köy ile Kent Arasındaki Kırılma

Bir gecede topraklarından koparılarak Diyarbakır gibi kadim kentlerin çeperlerine yığılan yüz binlerce insan, kendilerini bir varoluş krizinin ortasında buldu. Ne köye ait bağları ve üretim araçlarını koruyabildiler ne de geldikleri kentin “kentli” kültürüne entegre olabildiler. İki hayatın arasında sıkışıp kalmak, Durkheim’ın öngördüğü gibi bireyleri ve kitleleri normsuzlaştırdı.

Köyün kendi içindeki o otokontrolü sağlayan, saygıya ve yazısız hukuka dayanan ahlaki yapısı, kentin vahşi ve yabancılaştırıcı sokaklarında buharlaştı. Şehir hayatının getirdiği modern kurallar ise bu kitleler tarafından benimsenemedi; çünkü kent, onları bağrına basan bir mekan değil, onları mülksüzleştiren ve dışlayan bir sığınaktı. Sonuçta ortaya; kentin kurallarına uymayan, köyün kuralları ise artık koruyamayan, kuralsızlığı kural edinen melez ve hırçın bir toplumsal yapı çıktı.

Kentin Köylüleşmesi ve Yerlinin Sürgünü

Göçün hızı ve hacmi o kadar büyüktü ki, Diyarbakır gibi bir kentin nüfus dengesi altüst oldu. Kısa sürede kentin %80’ini köylerden gelen ve kentsel adaptasyon sürecinden geçmemiş kitleler oluşturmaya başladı. Kent kültürü gelenleri dönüştüremedi; aksine gelenlerin yoğunluğu, kentsel normları ezerek kendi kuralsızlığını kente dayattı.

Bu ani ve agresif dönüşüm, kentin asıl taşıyıcısı olan “eski kentlileri” yani “eski Diyarbakırlıları” kendi evlerinde yabancı hale getirdi. Ortak kamusal alanlardaki nezaketin, kültürel estetiğin ve köklü kentsel saygının yok olduğunu gören kentli nüfus, bir tür içsel veya dışsal sürgüne zorlandı. Kimisi kenti tamamen terk ederek batıdaki büyük şehirlere göç etti, kimisi ise kentin merkezinden kaçarak çeperlerdeki izole sitelere, villa evlerine kapandı. Kentin hafızasını tutan, onu dengeleyen o asil burjuvazi ve kentli esnaf sınıfı çekilince, sokaklar tamamen anominin insafına kaldı.

Kimliksizleşen Kentler

Diyarbakır ve benzeri doğu kentleri, bu kontrolsüz altüst oluş neticesinde tarihsel estetiğini, asaletini ve o meşhur nezaketini büyük ölçüde kaybetti. Kentler büyüdü, binalar yükseldi, caddeler genişledi ancak kentin “ruhu” daraldı ve çürüdü.

Durkheim’ın anomi teorisi bize gösteriyor ki; bir toplumu ayakta tutan şey ekonomik zenginlik ya da devasa binalar değil, bireyleri birbirine bağlayan ortak değerler ve saygı normlarıdır. Bu normlar kaybolduğunda, geriye sadece kalabalıkların yaşadığı, ancak kimsenin kimseyi duymadığı, kimsenin kimsenin acısına ortak olmadığı birer “beton getto” kalır. Bugün Doğu’nun kentsel sokaklarında yaşanan tam olarak budur: Büyük bir zorunlu göçün yarattığı anomi, kentin kimliğini yutmuş ve geriye sağduyusunu yitirmiş yaralı bir toplum bırakmıştır.

Yas Evinin Önünde Patlayan Havai Fişekler

Bu toplumsal çözülmenin en acı veren, en somut yansıması ise insani sağduyu ve mahalle ahlakının çürümesidir. Çok değil, otuz-kırk yıl öncesinin Diyarbakır’ında ya da bölgenin herhangi bir kentinde, mahallede bir taziye olduğunda herkes sus pus olurdu. Komşusunun acısına hürmeten televizyonlar açılmaz, radyoların sesi kısılır, düğünler ertelenir ya da sessizce geçiştirilirdi. Bu, toplumu bir arada tutan o görünmez ahlaki çimentoydu.

Bugün gelinen noktada ise komşuluk hukuku, yerini derin bir duyarsızlığa ve narsisizme bıraktı. Bir binada ya da hemen yan sokakta taziye kurulu, aileler feryat figan içindeyken; hemen yanı başında, gökyüzünü havai fişeklerle inleterek, son ses müzikle düğün konvoyu yapan, kendi mutluluğunu ötekinin acısı üzerine hoyratça ilan eden bir kitle türedi. Bu manzara, sadece bir saygısızlık örneği değildir; bu, toplumsal empati yeteneğinin tamamen felç olduğunun, “ötekiyle” kurulan ahlaki bağın koptuğunun resmi ilanıdır.

Beton Bloklar Arasındaki Çelişki: Şekilsel Modernizm ve Gençliğin Sessiz Duyarsızlaşması

Bir kentin mimarisi, o toplumun ruhsal anatomisini gösterir. Bugün Diyarbakır’ın ve Türkiye’nin pek çok kentinin sokaklarında yürürken karşımıza çıkan manzara; estetik bir modernleşme değil, kontrolsüz bir yapısal yarılmadır. Bir tarafta 20-25 milyon liralık lüks, havuzlu, güvenlikli apartman daireleri yükselirken; hemen birkaç sokak ötede, 90’ların göç trajedisinden kalma altyapısız gecekondular, harabe binalar ve derin bir yoksulluk uzanmaktadır. Daha da çarpıcısı, bu lüks sitelerin hemen diplerinde, apartmanların gölgesinde kalmış, kentin yuttuğu ama tam olarak sindiremediği eski köy yerleşimleri birer ada gibi durmaktadır.

Bu yapı, gerçek bir modern kent yapısı değildir. Gerçek modernite; sadece binaların yükselmesi değil, sınıflar arasındaki uçurumun bu kadar keskin olmaması ve kamusal alanda ortak bir yaşam kültürünün üretilmesidir. Karşımızdaki tablo ise, kentin dış görünüşüyle modern bir maske takınması, ancak içten içe derin bir sosyal çürüme ve düzensizlik yaşamasıdır.

“Modernlik” Adı Altında Yaşanan Sosyal Çürüme ve gençliğin duyarsızlaşması

Bu şekilsel modernleşme, toplumun değer yargılarını da altüst etmiştir. Mekanın bu kadar keskin bölünmesi, insanlar arasındaki empati bağını koparır. Lüks sitelerin yüksek duvarları, sadece hırsızlardan korunmak için değil; ötekinin yoksulluğunu, acısını ve gerçeğini görmemek için de inşa edilir. İnsanlar aynı şehirde, hatta aynı mahallede yaşayıp birbirinin hayatına bu kadar yabancılaştığında, toplumsal çürüme kaçınılmaz olur. Değerlerin yerini paranın, statünün ve gösterişin aldığı bu yeni düzensizlikte, köklü mahalle kültürünün o sıcak, koruyucu ve terbiye edici ahlakı da yerini derin bir duyarsızlığa bırakır. Veya yaşanan sosyal çürüme

Bu sosyal ve mekansal çelişkinin tam ortasında büyüyen nesil ise bizim gençlerimizdir. Bugün genç nesilde gözlemlediğimiz ve bazen “saygısızlık” ya da “duyarsızlık” olarak adlandırılan durum, aslında onların kötü niyetinden değil; içine doğdukları bu çelişkili dünyanın, bu sahte modernizmin onları sürüklediği bir tür savunma mekanizması ve yön kaybıdır.

Değerlerin Boşluğa Düşmesi

Büyükler, gençlere eski dünyanın (köyün ya da eski kentin) saygı, hürmet ve komşuluk hukukunu anlatıyor. Ancak gençler kafasını kaldırıp sokağa baktığında, o anlatılan değerlerin bugünün lüks ve acımasız pazar dünyasında bir “karşılığı” olmadığını görüyor. Genç zihinler, paranın ve gücün saygı gördüğü bu yeni “modern” sistemde, eski değerleri korumakta zorlanıyor ve bir boşluğa düşüyor.

Bireyselleşme ve Dijital Yalnızlık

Modernizm, bireye sürekli “Önemli olan sensin, senin konforun ve senin başarın” felsefesini fısıldar. Bu telkinle büyüyen ve bir de dijital dünyanın içine doğan gençler, çevrelerindeki toplumsal acılara (bir taziye evine, bir yoksulluğa) karşı bir tür ekran arkası duyarsızlığı geliştiriyor. Acı, onlar için sosyal medyada kaydırılan bir gönderiden ibaret hale geliyor. Bu yüzden hemen yanı başındaki yasa hürmet etmek yerine, kendi eğlencesine (düğününe, havai fişeğine) odaklanmayı bir “hak” olarak görebiliyor.

Gençlerimizi suçlamak kolaydır; zor olan, onları bu duyarsızlığa iten yapısal çürümeyi görmektir. Onlar, ne tam anlamıyla o eski felsefi derinliği olan Doğu nezaketini alabildiler ne de Batı’nın hukuk ve bireysel haklara dayalı gerçek modernitesini. İkisinin arasında, sadece “tüketime” dayalı sahte bir modernizmin ortasında kaldılar. Onlarınki bir başkaldırı değil, köksüzleşmenin getirdiği sessiz bir yabancılaşmadır.

Sağduyunun Kaybı ve Sokaktaki Cinnet

Mekânın bu kadar keskin bölünmesi ve yaşanan bu ruhsal yarılma, insani sağduyuyu ve mahalle ahlakını da kemirdi. Bir tarafta 20-25 milyon liralık lüks, havuzlu apartmanlar yükselirken; hemen yanı başında o mülksüzleşmiş kitlelerin yoksul gecekondular kalakaldı. Bu zıtlık, komşuluk hukukunu yok ederek yerine narsisizmi getirdi. Çok değil, otuz yıl önce bir mahallede taziye olduğunda komşunun acısına hürmeten televizyonlar bile açılmazken; bugün gelinen noktada, tam da yas evinin önünde, gökyüzünü havai fişeklerle inleterek düğün konvoyu yapan, ötekinin acısını çiğneyen duyarsız bir kitle türedi.

Bu tahammülsüzlük sadece bir yerle sınırlı kalmadı hastanenler, okullar dahil oldu; sokağın genel asayişini de esir aldı. Bugün trafikteki basit bir yol verme tartışması, sokaktaki anlık bir yan bakma mevzusu, saniyeler içinde insanların gözünü kırpmadan birbirini öldürmeye kalkıştığı birer cinnet sahnesine dönmektedir. İnsanların birbirine karşı sıfır toleransla, patlamaya hazır birer barut fıçısı gibi yürüdüğü bu sokaklar, kolektif bir ruhsal çürümenin kanıtıdır.

Diyarbakır’ın duvarları milyonluk plazalarla örülürken, o plazaların içinde yaşayan ruhlar giderek yalnızlaşıyor ve kuralsızlaşıyor. Genç neslin yeniden o eski sağduyuya, komşunun acısını kendi acısı bilen o kadim asayişe kavuşması; kentin binalarını büyütmekle değil, gençlere sığınabilecekleri, anlam bulabilecekleri ve samimi ahlaki değerlerle örülmüş bir toplumsal zemin sunmakla mümkündür. Aksi takdirde, modernleştiğini sandığımız her sokak, bizi birbirimize biraz daha yabancı kılan birer beton koridora dönüşmeye devam edecektir.

AYFER DİCLE

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Yazarlarımız
Ajans News