Harika bir noktaya parmak bastın. El-Cezeri ve Artuklu Sarayı, Diyarbakır’ın sadece bir “eski şehir” değil, aslında insanlık tarihinin teknolojik kırılma noktası olduğunun kanıtıdır.
Diyarbakır İçkale’de, bugün sadece temel kalıntılarını gördüğümüz Artuklu Sarayı’nın avlusuna 1200’lü yılların başında girseydiniz, kulaklarınızı tırmalayan bir çekiç sesi değil, suyun ritmik tıkırtısını ve metalin metale sürtünürken çıkardığı o büyüleyici melodiyi duyardınız.
Burası, Cizreli İbn-ül Errez el-Cezeri’nin, Artuklu Sultanı Nasreddin Mahmud’un himayesinde 25 yıl boyunca dünyayı değiştirdiği yerdi.

El-Cezeri’nin meşhur kitabı Kitab-ül Hiyel (Olağanüstü Mekanik Araçların Bilgisi Hakkında Kitap), sadece bir mühendislik defteri değildir. Giriş kısmında bizzat şöyle der: “Uygulamaya dökülmeyen her teknik ilim, doğru ile yanlış arasında bir yerdedir.” Bu cümle, Orta Çağ’ın skolastik düşüncesine atılmış en büyük tokattır. O, sadece “düşünen” değil, “yapan” adamdı.
Bugün bindiğimiz otomobillerin motorlarında, fabrikalardaki devasa makinelerde hareketin yönünü değiştiren o meşhur krank mili, ilk kez bu sarayın avlusunda, Diyarbakır sıcağında dövüldü. El-Cezeri, dairesel hareketi doğrusal harekete çevirmeyi başardığında, aslında Sanayi Devrimi’nin temelini James Watt’tan 600 yıl önce Diyarbakır’da atmıştı.
Dönemin tarihçileri ve sonradan şehri ziyaret eden seyyahlar, bu saraydaki “otomatlardan” neredeyse büyü gibi bahsederler.
Tarihçi Prof. Dr. Fuat Sezgin, El-Cezeri’den bahsederken onun modern mekaniğin kurucusu olduğunu vurgular. Ama neden başka bir yer değil de Diyarbakır? Çünkü 12. yüzyılda Diyarbakır (Amid), bir kavşak noktasıydı. Hint matematiği, Yunan felsefesi ve İslam’ın “Altın Çağ” ilmi burada buluşmuştu.
“Cezeri’nin makineleri sadece suyla çalışmıyordu; onlar aslında Mezopotamya’nın birikmiş zekasının birer dişlisiydi.”
Bugün İçkale’deki o kalıntıların üzerinden rüzgar geçerken şunu sormak lazım: Leonardo da Vinci’nin defterlerindeki çizimlerden yüzyıllar önce, bu topraklarda “kendi kendine karar veren mekanizmalar” tıkır tıkır çalışıyordu. Peki, biz nasıl oldu da bu muazzam teknolojik mirası, o siyah bazalt taşların altına gömdük ve unuttuk?
Diyarbakır Surları sadece düşmanı durdurmak için değil, belki de içerideki bu paha biçilemez “aklı” korumak için o kadar kalın inşa edilmişti. Bugün yapay zekayı ve robotiği konuşurken, aslında El-Cezeri’nin 800 yıl önce başlattığı o cümlenin son noktasını koymaya çalışıyoruz.
Cihat TOPRAK

Bir tarihî kapının önünden bütün şehre cehalet dağıtmak kolaydır. Hele cümlenin başına akademik unvanı, sonuna da birkaç küçümseyici sıfatı yerleştirdiniz mi, tartışmayı kazandığınızı sanabilirsiniz. Fakat tarih araştırmalarının tatsız bir özelliği...

Ahmed Arif, “Beşikler vermişim Nuh’a / Salıncaklar, hamaklar…” diye haykırırken bu şehrin ciğerinden konuşuyordu. Şimdi o ciğere, devasa hoparlörler ve plastik bir vitrinle sözde bir “kültür” pompalanıyor. Surların o kapkara,...

Okullarda yaşanan her şiddet ve saldırı olayının ardından aynı sahne tekrarlanır. Kameralar, turnikeler, güvenlik görevlisi sayısı, metal dedektör, çevre duvarı, “önlem paketleri”… Açıklamaların büyük kısmı olayın yalnızca güvenlik boyutuna kilitlenir....

Dicle Üniversitesi yönetimi, 19 Eylül tarihli açıklamasında işlemlerin hukuka uygun olduğunu savunuyor. O hâlde bu savunmanın karşılığı olan belgeleri de ortaya koymalıdır. İhale dosyası incelenmeden kesinleşmiş bir suç hükmü kurulamaz;...

Diyarbakır’ın kuzeyinde, bugün Tavşantepe olarak bilinen bir köy var. 16. yüzyılın sonlarında bu köyün adı Çulli’ydi ve burada, kerpiç duvarlı bir medresenin avlusunda, günün büyük bölümünü el yazması sayfaların üzerine...

Tarih kitaplarının satır araları genelde saray entrikalarıyla ya da meydanlara dizilen süvari tümenlerinin şatafatıyla doldurulur. Oysa kilitler bazen haritaların en ücra kıvrımlarında, sırtını kara bazalta dayamış bir avuç aç insanın...
Yorum Yap