Bu sabah gazetelere göz gezdirirken İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın sert açıklaması dikkatimi çekti. Kalibaf, ABD’nin İran’a karşı silahlı Kürt gruplarını sahaya süreceğine dair iddialar üzerine; “ABD, suçlu İsrail rejimini savunmak için tüm varlıklarını kumara yatırmak istiyor. Akıllı olan hiç kimse bu mezbahaya girmez,” ifadelerini kullandı.
Bu cümleleri okurken zihnim, Orta Doğu’nun yakın tarihindeki en kanlı sahnelerden birine, İran-Irak Savaşı’na gitti.
1980 yılında bölgenin iki güçlü devleti olan İran ve Irak arasında yaklaşık sekiz yıl sürecek, ancak kazananı olmayacak o yıkıcı savaş patlak verdi. Savaşın hemen ardından Kuzey Irak’ta faaliyet gösteren Mesut Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Celal Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB), güçlerini birleştirerek Irak hükümetinin karşısında yer aldı. Peşmergeler; Duhok, Erbil ve Süleymaniye kentlerinin bir bölümünde kontrolü sağladı.
Kürtler bu mücadelede Irak’a karşı İran ile iş birliği yaparak onlardan silah ve mühimmat desteği aldılar. Bu stratejik ortaklık, 1983 yılında İran ordusunun Irak’a karşı daha güçlü bir saldırıya geçmesini sağlarken, Irak ordusunu iki cephede savaşmak zorunda bırakarak oldukça zorladı. Dönemin Irak lideri Saddam Hüseyin, Kürtleri kendisine “ihanet etmekle” suçlayarak en ağır şekilde karşılık vereceğini ilan etti.
1986’dan itibaren Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelere karşı “Enfal Operasyonu” adı verilen geniş kapsamlı bir harekât başlatıldı. Askerî hedef gözetilmeksizin gerçekleştirilen bu bombardımanlarda en ağır darbeyi Barzani ailesi aldı. Üç yıl içinde aileye mensup yaklaşık sekiz bin erkek tutuklandı, işkencelerden geçirildi ve yüzlercesi hayatını kaybetti.
Savaşın bilançosu ise her iki taraf için de korkunçtu:
1988 yılına gelindiğinde savaş artık bir imha savaşına dönüşmüştü. Mart ayında İran güçleri, peşmergelerin de desteğiyle stratejik öneme sahip Derbendihan Barajı ve Dokan Gölü’ndeki santralleri ele geçirmeyi hedefledi. Bu operasyonun başarısı, Saddam Hüseyin’i öfkeden çılgına çevirdi. Başarısızlıktan sorumlu tuttuğu subayları idam ettirdikten sonra, “Kimyasal Ali” lakaplı Ali Hasan el-Mecid’e o korkunç emri verdi:
“Bizi arkadan vuran Kürtlere karşı kimyasal silah kullanın.”
16 Mart 1988 günü Halepçe semalarında beliren uçaklar, önce konvansiyonel bombalarla evlerin camlarını indirdi. Ardından hardal, sarin ve VX gazı içeren kimyasal bombalar atıldı. Hayatta kalanlar, havaya yayılan o keskin kokuyu elma kokusuna benzetti. Kokuya doğru koşan çocukların son sözleri, hafızalardan silinmeyecek olan o cümleydi: “Anne, elma kokusu geliyor!”
O gün Halepçe’de önce çocuklar, sonra yaşlılar, kadınlar, hayvanlar ve nihayetinde insanlık öldü. 5 binden fazla insan hayatını kaybetti, 15 binden fazlası yaralandı.
Canını kurtarabilen on binlerce insan Türk sınırına doğru kaçtı. Irak ordusunun yolları kesmesine rağmen sınırı geçebilen 36 bin Iraklı Kürt, Büyük Türk’ün asil devleti Türkiye Cumhuriyeti tarafından sığınmacı olarak kabul edildi.
20 Ağustos 1988’de biten bu savaşın ardında bir milyon ölü ve milyonlarca mülteci kaldı. Enfal Operasyonu’nun toplam bilançosu ise 182 bin Kürt’ün hayatına mal oldu. Katliamın sorumluları Saddam Hüseyin ve Ali Hasan el-Mecid, yıllar sonra yargılanarak idam edildiler; ancak Halepçe’nin sessiz çığlığı hâlâ duyulmaya devam ediyor.
Bu acı hatıra sadece geçmişin bir kaydı değil, bugünün aktörlerine de sert bir uyarıdır. Orta Doğu’da büyük güçlerin hesapları değişse de yöntemleri değişmiyor. Etnik fay hatları kaşınmaya, halklar birbirine kırdırılmaya devam ediliyor. Tarihin bu kanlı sayfaları, özellikle Kürt kardeşlerimiz için açık bir ders niteliğindedir:
Başkalarının savaşında piyon olanlar, o savaş bittiğinde ilk terk edilenler olur.
Büyük Türk devletinin bir vatandaşı ve bir Kürt olarak naçizane fikrim şudur: Başkalarının kirli hesaplarına maşa olanlar, sadece kendi halklarının mezarını büyütürler. Halepçe’nin sessizliği, bugün hâlâ bu gerçeği haykırıyor.
Tebrik ederim kalemine sağlık muhittin hocam
6 Mart 2026
‘Terörsüz Türkiye devlet projesi’ imiş! Peki, öncesinde devletin tersi bir yaklaşımı mı vardı? Yani terör olsun mu istiyordu?” dedi, kurmay aklın sahibi, tecrübesine kıymet verdiğim değerli bir büyüğüm. Cevabı bellidir:...

İnsanın en ağır esareti, kendi hükmünü vermeyi bırakıp bunu fazilet sanmasıdır. Korkusunu ihtiyat, çıkarını sadakat, düşünme tembelliğini teslimiyet diye adlandıran kişi, zamanla kendi iradesine yabancılaşır. Neye inanacağını, kime kızacağını, hangi...

Bir milletin geleceği, kendi kendini avutmakla yetinenlerin rahatına bırakılamaz. Hakikat, gözümüzü kapattığımızda ortadan kalkmaz; yüzleşmeyi ertelediğimiz her gün, ödeyeceğimiz bedeli büyütür. İnsan, korktuğu gerçeği küçümseyerek kendine sahte bir güvenlik duygusu...

Tarih, bir toplumun adalet arayışını ve bu arayış sırasında karşılaştığı güçlükleri birlikte kaydeder. Osmanlı tecrübesi de hukuk, ehliyet ve sorumluluk kavramları üzerine düşünmek için zengin bir birikim sunar. Bu birikimi...

Salah, Kurtdere Yaylası’nda bir taşa oturup fotoğraf paylaşıyor. Ardından aynı noktada fotoğraf çektirmek isteyenler geliyor; “Salah Yaylası” tabelası beliriyor, belediye taşın yanına bank yerleştiriyor. Bir futbolcunun dinlenme molasından bu kadar...

Sosyal medyada “Platon, gel de mağara gör…” diye yazmıştım. Sendikamızın Muğla İl Başkanı Fatih Şaylan, “Bunu kaç kişi anlayacak sence?” diye sormuştu. O soru zihnimde kaldı. Çünkü anlamak, insanın yalnızca...
Yorum Yap