Bugün dünya sahnesine baktığımızda garip bir illüzyonla karşılaşıyoruz. Bir yanda devasa ordularıyla, nükleer tehditleriyle ve “binlerce yıllık sarsılmaz gelenek” iddialarıyla gövde gösterisi yapan rejimler; diğer yanda ise dışarıdan bakıldığında oldukça “sıkıcı”, hatta askeri açıdan “zayıf” görünen şeffaf demokrasiler.
Ancak tarih ve güncel olaylar bize şunu fısıldıyor: Asıl kırılgan olanlar, en gürültülü bağıranlardır.

Kapalı rejimlerin, diktatörlüklerin veya ideolojik dar kalıplara hapsolmuş yapıların en büyük yanılgısı, “sadakati” bir güvenlik kalkanı sanmalarıdır. Liyakati kapı dışarı edip, sadece “bizden olanı” içeri aldığınızda, aslında o yapının içine truva atlarını davet etmiş olursunuz.
Neden mi? Çünkü şeffaflığın olmadığı yerde denetim yoktur; denetimin olmadığı yerde ise herkesin bir fiyatı vardır. Bir devlet başkanının en mahrem bilgileri, daha kendi kabinesine ulaşmadan okyanus ötesi başkentlere servis ediliyorsa; o “sadık” kadroların aslında başka servislerin en karlı “maaşlı çalışanları” olduğunu anlamak için dahi olmaya gerek yok. Karanlık, sadece düşmanı değil, ihaneti de besler.
Şu soruyu sormak, modern dünyayı anlamanın anahtarıdır: Neden kimse Kanada’nın veya Danimarka’nın sistemini “24 saatte paketlemeyi” hayal bile etmez? Bu ülkelerin yenilmez kalkanları mı var? Hayır.
Cevap basit ama sarsıcı: Meşruiyet.
Bir ülkede halkın çoğunluğu, sandığın adaletine, hukukun tarafsızlığına ve en önemlisi “gelecek umuduna” sahipse; o ülkede emperyalizmin sızabileceği bir toplumsal çatlak bulamazsınız. Vatandaşı mutlu olan, en azından sistemin kendisine adil davrandığına inanan bir toplum, devletin etrafında görünmez bir kubbe kurar. Bu kubbe, en gelişmiş radar sistemlerinden daha güçlüdür. Çünkü halkın rızasını alamamış bir lideri devirmek sadece bir operasyon meselesidir; ama halkıyla bütünleşmiş bir sistemi yıkmak, koca bir denizi kurutmaya çalışmak gibidir.
Emperyalizm ahlaklı bir aktör değildir; bir yırtıcıdır. Sizi sömürmek, kaynaklarınıza çökmek ve iç işlerinize karışmak onun doğasında vardır. Ancak bu yırtıcı, avını seçerken rasyonel davranır.
bu yırtıcılar için “açık büfedir”. İçine kapandıkça güçlendiğini sanan yapılar, aslında içten içe çürürken dışarıya sadece bir kabuk gösterirler. O kabuğa atılan ilk sert yumrukta ise koca bir “kağıttan kaplanın” nasıl dağıldığına tüm dünya şahit olur.
Eğer bir sistem gerçekten bekasını korumak istiyorsa önünde iki yol var:
Gerçek bir milli savunma, sadece tankla tüfekle yapılmaz. Gerçek savunma; karnı tok, başı dik ve “burası benim ülkem, burada hukuk var” diyebilen özgür vatandaşlarla yapılır.
Unutmayın; ‘kadim otorite mitleri’, ancak o iddia günün bilimsel ve hukuki gerçekleriyle birleşirse bir anlam ifade eder. Aksi takdirde, sadece bir kütüphane rafında tozlanmaya mahkum birer fanteziden ibaret kalacaktır.
Cihat TOPRAK

Bir tarihî kapının önünden bütün şehre cehalet dağıtmak kolaydır. Hele cümlenin başına akademik unvanı, sonuna da birkaç küçümseyici sıfatı yerleştirdiniz mi, tartışmayı kazandığınızı sanabilirsiniz. Fakat tarih araştırmalarının tatsız bir özelliği...

Ahmed Arif, “Beşikler vermişim Nuh’a / Salıncaklar, hamaklar…” diye haykırırken bu şehrin ciğerinden konuşuyordu. Şimdi o ciğere, devasa hoparlörler ve plastik bir vitrinle sözde bir “kültür” pompalanıyor. Surların o kapkara,...

Okullarda yaşanan her şiddet ve saldırı olayının ardından aynı sahne tekrarlanır. Kameralar, turnikeler, güvenlik görevlisi sayısı, metal dedektör, çevre duvarı, “önlem paketleri”… Açıklamaların büyük kısmı olayın yalnızca güvenlik boyutuna kilitlenir....

Dicle Üniversitesi yönetimi, 19 Eylül tarihli açıklamasında işlemlerin hukuka uygun olduğunu savunuyor. O hâlde bu savunmanın karşılığı olan belgeleri de ortaya koymalıdır. İhale dosyası incelenmeden kesinleşmiş bir suç hükmü kurulamaz;...

Diyarbakır’ın kuzeyinde, bugün Tavşantepe olarak bilinen bir köy var. 16. yüzyılın sonlarında bu köyün adı Çulli’ydi ve burada, kerpiç duvarlı bir medresenin avlusunda, günün büyük bölümünü el yazması sayfaların üzerine...

Tarih kitaplarının satır araları genelde saray entrikalarıyla ya da meydanlara dizilen süvari tümenlerinin şatafatıyla doldurulur. Oysa kilitler bazen haritaların en ücra kıvrımlarında, sırtını kara bazalta dayamış bir avuç aç insanın...
Yorum Yap