Diyarbakır’a tepeden baktığınızda, şehri devasa bir kalkan gibi saran siyah bazalt surları görürsünüz. Ancak bu surlar, sadece düşman oklarını veya toplarını durdurmak için inşa edilmemiştir. Mezopotamya’nın kadim bilgeliğinde taş, sadece inşaat malzemesi değil; hafızası olan, dua ile mühürlenen ve tılsım ile yaşayan bir varlıktır. Diyarbakır’ın en az bilinen ama en büyüleyici sırrı da işte buradadır: Surların görünmez koruyucuları.

Halk arasında kuşaktan kuşağa aktarılan bir rivayete göre, Diyarbakır Surları inşa edilirken sadece taş ustaları değil, dönemin en büyük astronomları ve havas ilmi uzmanları da görev almıştır. Surların üzerinde göze çarpan akrep ve yılan kabartmaları, estetik bir kaygının çok ötesinde, şehri bu zehirli mahlukattan korumak için yapılmış birer “mekânsal mühürdür.”
Anlatılır ki; bu kabartmalar belirli bir yıldız dizilimi altında, özel dualar ve tılsımlı sözler eşliğinde taşa kazınmıştır. Bu mühürlerin varlığı sayesinde, yüzyıllar boyunca şehre dışarıdan tek bir zehirli akrebin veya yılanın giremediğine inanılır. Surların dışındaki bozkırda bu hayvanlar cirit atarken, kapıdan içeri adım atan canlıların adeta “efsunlanarak” etkisiz hale geldiği söylenir. Bu, sadece bir hurafe değil, kentin sakinleri için yüzyıllarca süren bir “güvenlik sözleşmesi” idi.
Diyarbakır Surları’ndaki bu tılsım inancı, Orta Çağ’ın “makrokozmos-mikrokozmos” anlayışına dayanır. Şehrin burçları ve kapıları yerleştirilirken, gökyüzündeki burçlar kuşağının (zodyak) izdüşümleri dikkate alınmıştır.
Bu mimari kurgu, şehri kaostan ayıran ve onu düzenli bir evrenin (kozmos) parçası kılan manevi bir sınırdır. Yani surlar, şehri sadece yabancı ordulardan değil, doğanın vahşi ve karanlık enerjilerinden de izole etmektedir.
Modern dünya, taşı “cansız” bir nesne olarak görür. Ancak Diyarbakır’ın o siyah bazaltına elinizi sürdüğünüzde duyduğunuz o garip serinlik, belki de yüzyıllar önce o taşlara fısıldanan koruyucu sözlerin bir yankısıdır. Şehir büyüdü, surların dışına taştı ve belki o eski tılsımların etkisi modern betonların arasında zayıfladı; fakat surların o mağrur duruşu, hala içeridekileri koruyan bir “ana kucağı” hissini vermeye devam ediyor.
Diyarbakır Surları’nı gezmek, sadece bir tarih turu değildir; o devasa taş kitabede yazılı olan gizli bir duayı okumaya çalışmaktır. Taşın kalbindeki o tılsım, belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şeyi, yani “aidiyet ve emniyet” hissini fısıldamaktadır.
“Şehir, ancak ruhu olan bir zırhla korunduğunda ebedi kalır.”
Cihat TOPRAK
Yorum Yap