İnsanlığın yönetim arayışında önemli bir adım olan “demokrasi” kavramı, Antik Yunan’da toplumsal krizlere ve soyluların baskısına bir yanıt olarak doğmuştur. Yunanca “demos” (halk) ve “kratos” (güç) kelimelerinden oluşan bu kavram, en yalın haliyle iktidarın kaynağının halka ait olmasını ifade eder. Tarihte bu sözcüğü yazılı olarak ilk kullanan kişi MÖ 5. yüzyılda yaşamış olan tarihçi Heredot’tur. Kent devletlerinde gelişen bu yapı; Solon’un borç köleliğini kaldırması, Kleisthenes’in Halk Meclisini (Ekklesia) kurması ve Perikles’in yoksul kesimin de meclise katılımını sağlamasıyla doğrudan demokrasinin ilk örneklerine dönüşmüştür.
İnsanlığın yönetim arayışında önemli bir adım olan “demokrasi” kavramı, Antik Yunan’da toplumsal krizlere ve soyluların baskısına bir yanıt olarak doğmuştur. Yunanca “demos” (halk) ve “kratos” (güç) kelimelerinden oluşan bu kavram, en yalın haliyle iktidarın kaynağının halka ait olmasını ifade eder. Tarihte bu sözcüğü yazılı olarak ilk kullanan kişi MÖ 5. yüzyılda yaşamış olan tarihçi Heredot’tur. Kent devletlerinde gelişen bu yapı; Solon’un borç köleliğini kaldırması, Kleisthenes’in Halk Meclisini (Ekklesia) kurması ve Perikles’in yoksul kesimin de meclise katılımını sağlamasıyla doğrudan demokrasinin ilk örneklerine dönüşmüştür.
Peki biz bugün ülkemizde yeterli bir siyasal kültüre sahip miyiz? Seçtiğimiz vekiller bu süreci yürütecek vizyona ve temsil yeteneğine sahip mi? Biz kimlere oy veriyoruz, hiç düşündük mü? Bizi temsil edenlerin bu sorumluluğu taşıyabilecek kabiliyetleri gerçekten var mı? Bazen kendi evinde dahi demokrasiyi sağlıyamamış, eşine şiddet uygulayan veya aile içi düzeni sağlayamamış kişileri temsilci olarak meclise gönderebiliyoruz. Hatta kadına saygı duymayan, kadını ikinci sınıf gören zihniyetlerin tam da kadının ve toplumun sorunlarını çözecek bakanlıkların başına geçtiğini görüyoruz. Kendi özel hayatında insani değerleri benimseyememiş birinden toplumsal demokrasiyi inşa etmesini beklemek açık bir çelişkidir.
Ayrıca ister katı dindar ister aşırı seküler olsun, kendi kişisel dünya görüşünü veya inancını toplumun geneline bir dayatma olarak sunan figürlerin yönetim makamlarında yeri olmamalıdır. Yöneticiler kendi fikirlerini vatandaş üzerinde bir zorlama aracı olarak kullanmamalı, hukuku ve toplumsal kapsayıcılığı esas almalıdır. Kendi evinde düzeni sağlayamayan ve toplumun geneline kendi dar penceresinden bakıp fikir dayatan kişilerin ne milletvekili ne de bakan olarak sorumluluk almaması gerekir.
Bu durumun arkasında, vekilliğin bir kamu hizmeti olmaktan çıkıp ömür boyu sürdürülen konforlu bir mesleğe dönüşmesi yatıyor. Bugün Türkiye’de milletvekilliği ya da belediye başkanlığı, topluma hizmet etmekten ziyade kişisel statüsünü koruma alanına dönüştü. Parti parti gezen, her dönem bir şekilde listede yer bulup 20-30 yıl boyunca koltuğunu koruyan bir anlayış hakimdir. Kendi partisindeki dönem kuralına takılınca başka partiye sığınarak konumunu sürdüren bu yapı, vekilliğin ilkelere değil sadece koltuğun sunduğu imkanlara bağlandığını gösteriyor.
Oysa dünyadaki örneklere baktığımızda durum farklıdır; ABD’de Joe Biden zamanı geldiğinde adaylıktan çekilmeyi bilmiş, geçmişte Johnson benzer bir karar almıştır. İngiltere’de Blair ve Cameron, İtalya’da Napolitano, Finlandiya’da Sanna Marin, Yeni Zelanda’da Jacinda Ardern siyasi misyonları tamamlandığında veya enerjileri tükendiğinde görevlerini kendi istekleriyle bırakmışlardır. Gelişmiş demokrasilerde siyaset, genç beyinlerin dinamizmiyle ülkeye vizyon katan ve işi bitince devredilen geçici bir görevdir.
Bizde ise durum Antik Atina’nin tam aksine bir yozlaşmaya işaret ediyor. Atina’da siyasete katılımın temeli hesap verilebilirlik ve yetkinin süreli olması ilkesine dayanıyordu; yetkisini kötüye kullananlar Ostrakismos (sürgün mekanizması) ile sistemin dışına itilirdi. Max Weber’in “Demir Kafes” olarak tarif ettiği o bürokratik ve siyasi iktidar zırhı, günümüz siyasetçisini öyle sarmalamış durumda ki; siyasetçi vizyonunu yitirse dahi o kafesin dışındaki sıradanlaşma korkusu yüzünden koltuğu bırakmak istemiyor. Nitekim Yılmaz Erdoğan’ın Ekşi Elmalar filminde Reis Aziz Özay karakteriyle başarıyla resmettiği gibi; makamına öylesine yapışan figürler görüyoruz ki, zamanla kendi adını, kimliğini, kim olduğunu unutuyor ama “makamını” asla unutmuyor. Birçok siyasetçi için koltuk öyle bir varoluş alanına dönüşüyor ki; insan olduklarını, bir gün o makamdan ineceklerini unutuyor ama unvanlarını unutamıyorlar.
Bu tıkanıklığı aşmak, siyasetteki yaşlılar yönetiminin ve vekilliğin bir meslek haline gelmesinin önüne geçmek için somut adımlar atılmalıdır. İlk olarak, vatandaşın tasarruf ehliyetinin sorgulandığı 65 yaş eşiği siyasi temsil için de geçerli kılınmalı ve 65 yaşını dolduranların adaylıkları sonlandırılmalıdır. İkinci olarak, parti farkı gözetilmeksizin toplam milletvekilliği süresi en fazla iki dönem ile sınırlandırılmalı, bir partide dönemi dolanın başka partiye geçerek bunu aşması engellenmelidir. Son olarak, seçmen bir logonun veya partinin arkasına sığınan siyasetçiyi değil, adayın bireysel liyakatini ve “Bu aday topluma ne katabilir?” sorusunu sorgulayarak oy vermelidir.
İki dönem sonra sivil hayata döneceğini bilen bir milletvekili, kadrolaşma veya kayırmacılık derdine düşmez; kamu kurumları siyasetçinin oy deposu olmaktan çıkınca rüşvet ve liyakatsizlik doğal olarak engellenir. Göreve getirilen insanların gücü siyasetçinin kartviziti değil, kendi birikimleri olur. Gençlerimizin bu ülkenin geleceğine, siyasetine ve adalet mekanizmasının tarafsızlığına yeniden yürekten inanmaları gerekir. Gençlerin kafasından “Sınavda ne kadar yüksek puan alırsam alayım, ne kadar başarılı olursam olayım, arkamda bir siyasetçi ya da halk arasındaki tabirle bir dayım yoksa bir yere gelemem” kuşkusunu tamamen silip atmak zorundayız. Bir gencin bu ülkede torpile veya bir tanıdığa değil; sadece kendi alnının terine, bileğinin gücüne ve bileğiyle hak ettiği başarıya güvenerek istediği makama gelebileceğine dair inancının pekişmesi şarttır. Liyakatin ve tarafsızlığın esas alındığı böyle adil bir düzende gençlerin devlete olan güveni tazelenecek, başarılı ve yetenekli gençlerimiz, başarmalarını ve yeteneklerini başka ülkelere sunmaktan vazgeçeceklerdir. Kendi ülkesinde kalan bu nitelikli insan kaynağı; sanayiden akademiye, kamu yönetiminden teknolojiye kadar her alanda Türkiye’yi büyütecek ve hak ettiği seviyeye taşıyacaktır.
Kuşkusuz bu yaklaşım, yıllarını ülkeye ve siyasete vermiş büyüklerimizi bir kenara itmek ya da onların birikimini yok saymak anlamına gelmez. Aksine; 65 yaş ve üzeri deneyimli siyasetçilerimiz bu toplumun hafızası, onuru ve kıymetli rehberleridir. Onların hayat tecrübelerine, kriz anlarındaki öngörülerine ve devlet aklına son anlarına kadar ihtiyacımız vardır. Ancak bu birikim; doğrudan yasal karar alma mekanizmalarının ve resmi temsil makamlarının içinde yıpranarak değil, danışma kurullarında ve akil akıl odaklarında değerlendirilmelidir. Resmi karar alma yetkisinin, dinamizmin ve vizyonun genç kadrolara devredilmesi hem içeride hem de uluslararası alanda Türkiye’ye dinç, özgüvenli ve çağı yakalayan güçlü bir duruş kazandıracaktır.
Nitekim Aristoteles Politika eserinde adil bir düzenin temelini şöyle açıklar: “Yurttaşlık, sırayla yönetmek ve yönetilmektir.” Siyaset, koltuklara ömür boyu tutunma yeri değil; zamanı geldiğinde yönetme sırasını devretme, yönetilme sırası geldiğinde de o olgunluğu gösterebilme erdemidir. Gerçek bir demokrasi ve güçlü bir devlet yapısı işte bu zamansız ilkenin üzerine inşa edilebilir.
AYFER DİCLE

Siyasette konjonktür değiştiğinde söylem değiştirmek en kolay yoldur. Köşeye mi sıkıştınız, dışarıdan baskı mı arttı? ABD, Avrupa ve İsrail’in Suriye ile Ortadoğu’ya biçtiği yeni haritalara ve politikalara uyum sağlamak için...

Diyarbakır’da Kurumsal Entegrasyon, Kent Organizması ve Kent Hakkı Şehirler de tıpkı bizler gibi canlı organizmalardır. İnsanın sağlıklı yaşaması için kalbinin, beyninin, ciğerlerinin bir saat gibi uyum içinde çalışması gerekir. Biri...

İnsanın doğa durumundan çıkıp yerleşik hayata geçişi, felsefe dünyasında hep büyük bir “seçim” olarak tartışıldı. Thomas Hobbes’a göre insan, o güvensiz ve kaos dolu doğa durumundan canını kurtarmak, güvenlik bulmak...

Devrimlerin Birleşimi ve Sınıfın Doğuşu Sanayi Devrimi ile üretim biçimi kökten değişti; fabrikaların kurulmasıyla birlikte üretim araçlarına sahip olan Burjuvazi ve emeğini satan Proletarya (işçi sınıfı) ortaya çıktı. Fransız Devrimi...

Geceden Sabaha Değişen Hayatlar: 1990’ların Zorunlu Göç Dalgası Türkiye’nin yakın tarihinde, özellikle 1990’lı yıllarda Güneydoğu genelinde ve merkez üssü Diyarbakır olan zorunlu göç dalgası, yakın tarihin en derin toplumsal kırılmalarından...
Yorum Yap