Son Dakika !
--:--:--
¨Cihat TOPRAK

Anzele, Ayn-ı Zeura: Diyarbakır’ın Kutsal Kaynağının Bin Yıllık Sırrı

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Diyarbakır’ın simsiyah bazalt surlarının gölgesinde, Urfakapı ile Çiftkapı arasında kalan mahallede, toprağın derinliklerinden fışkıran bir su vardır. Bu su, binlerce yıldır akmaktadır; Roma lejyonerlerinin, Süryani keşişlerin, Artuklu emirlerinin, Osmanlı paşalarının ve bugünün çocuklarının tenine değmiştir. Adı Anzele (Ayn-ı Zeura). Ama o, sadece bir su kaynağı değildir; o, tanrıçaların gözyaşı, azizlerin duası, şairlerin ilhamı ve bir şehrin hafızasıdır.

Bu yazı, Anzele’nin çok katmanlı tarihini arkeolojik bulguların ötesine geçerek, söylencelerin, rivayetlerin ve halkın kolektif hafızasının izinde sürecek bir yolculuktur. Zira Anzele’yi anlamak, yalnızca bir su kaynağının tarihini değil, Mezopotamya’nın kadim inanç dünyasının Diyarbakır surları içindeki yankılarını da anlamaktır.

Pagan Çağlardan Kalma Bir Miras: Tanrıça ve Balıklar

Antik çağlarda, bugün Anzele’nin bulunduğu yerde akan suyun kutsal kabul edildiğine dair güçlü işaretler vardır. Şanlıurfa’daki Balıklıgöl’ün kökeni, MÖ binli yıllara kadar uzanan ve yarı balık yarı kadın olarak tasvir edilen tanrıça Atargatis kültüne dayanmaktadır. Atargatis için yapılan tapınak havuzlarında balıklar kutsal sayılır, yenmez ve onlara zarar verenlerin ilahi cezaya çarptırılacağına inanılırdı.

Ancak bu kutsallık Atargatis’ten de geriye, bu toprakların en eski sahiplerinden olan Hurrilere kadar uzanır. Dağların ve suların efendisi olan Hurriler için su, yer altı dünyasının (Apsu) yeryüzüne açılan nefes borusuydu. Diyarbakırlı tarihçilerin aktardığına göre, Anzele de tam olarak böyle bir havuzdu. Kentin en eski su kaynaklarından biri olan bu pınar, tıpkı Urfa’daki kardeşi gibi, içinde barındırdığı balıklarla birlikte kutsanmıştı. Rivayet odur ki, bu balıklar yeraltından kente ulaşan gizli su yollarıyla Urfa’dan gelmişti ve onlar da aynı şekilde mukaddesti. Kimse onları yemeye cesaret edemez, avlamaya kalkanların başına felaketler geleceğine inanılırdı.

Yerel halkın derinlerdeki anlatımlarında ise bu pagan miras, Hz. İbrahim ve Nemrut’un kızı Zeliha’nın gözyaşlarıyla daha da mistik bir katman kazanır. Zeliha ateşe atıldığında döktüğü yaşlar toprağı yarmış, düştüğü yerde Anzele’nin berrak gözü fışkırmış; balıklar ise o ateşin mucizevi dönüşümünün canlı tanıkları olmuştur. Bazı yaşlılar hâlâ fısıldar: “Zeliha burada da ağladı, onun gözyaşları Karacadağ’ın yeraltı nehirlerinden sızarak surların dibine ulaştı.”

Süryani Geleneğinde Ayn-ı Zeura: Azizlerin İstirahatgâhı

Tarihin sessizliğinde kaybolmuş bir isimdir Ayn-ı Zeura. Şevket Beysanoğlu’nun titiz çalışmaları sayesinde öğreniyoruz ki, yaklaşık iki bin yıl önce bu bölgede “Ayn-ı Zeura” adında bir içme suyu kaynağı bulunuyordu. İsa’dan sonra 5. yüzyılda, aynı isimle bu kaynağın hemen yanı başında bir kilise inşa edildi. Bu kilise, Süryani Hristiyanlığı için öylesine önemliydi ki, Urfa Metropoliti Mar Şem’un 629 yılında vefat ettiğinde, cenazesi getirilerek bu kiliseye defnedildi. Yirmi yıl sonra, 649’da Antalya Patriği Mar Yuhannon da aynı topraklara emanet edildi.

Horepiskopos Aziz Günel’in “Türk Süryanileri Tarihi” eserinde aktardığına göre, Mar Zuoro (Küçük Aziz) adlı mümtaz bir aziz adına da Urfakapı civarında büyük bir kilise kurulmuş, bu yapı daha sonra Artuklular tarafından türbeye dönüştürülerek “Sarı Sadık” adını almıştı. Dilbilimsel bir iz sürdüğümüzde, “Anzele” isminin “Ayn-ı Zuoro” (Aziz Zuoro’nun Pınarı) isminin zamanla halk ağzında aşınarak dönüşmüş hali olması kuvvetle muhtemeldir. Bu bilgiler, Anzele’nin sadece bir pagan kutsal alanı değil, aynı zamanda erken Hristiyanlık döneminin de önemli bir merkezi olduğunu göstermektedir.

İslami Dönem ve Ab-ı Hayat Efsanesi

İslami dönemde Anzele’nin kutsallığı, bu kez farklı bir formda varlığını sürdürdü. Suyun şifalı olduğu inancı, İslam geleneğiyle harmanlandı. Kaynağın hemen yanında Akkoyunlular dönemine tarihlenen bir mescit ve Osmanlı döneminde Hacı Yasin adlı bir hayırseverin yaptırdığı Balıklı Havuzu Medresesi inşa edildi. Anzele, artık sadece bir su kaynağı değil, aynı zamanda bir ilim ve ibadet merkeziydi.

Halk arasında dolaşan söylentiler, suya atfedilen kudreti daha da büyüttü. Anlatılanlara göre Anzele’nin suyu “Ab-ı Hayat” yani ölümsüzlük suyuydu. Cüzzam ve humma gibi devrin korkunç hastalıklarına yakalananlar, bu suda kırk gün yıkandıklarında anadan doğmuş gibi sağlıklarına kavuşurlardı. Suyun bu şifalı gücü, fiziksel bir mucizeyle de destekleniyordu: Anzele suyu, yazın kavurucu sıcağında buz gibi soğuk, kışın en sert ayazında ise banyo yapılabilecek kadar ılık (yaklaşık 24-25°C) akardı. Suyun sadece kendisi değil, içindeki balıklar da bu şifa gücünün bir parçasıydı. Onları yemek, bu bereketi reddetmek, felaketi davet etmek anlamına geliyordu.

Evliya Çelebi’nin Tanıklığı: Kanlı Havuz ve Küpeli Balıklar

Anzele’nin gizemini en çarpıcı şekilde aktaran ise hiç kuşkusuz ünlü seyyah Evliya Çelebi’dir. Seyahatname’sinde Diyarbakır’ı anlattığı bölümde, Balıklı Havuz’a dair olağanüstü rivayetlere yer verir:

Evliya Çelebi, havuzda binlerce balık bulunduğunu, ancak kimsenin onları avlamaya cesaret edemediğini yazar. Cesaret eden birkaç kişinin felç olup ağızlarının burunlarının eğrildiğini söyler. Ardından, tüyler ürpertici bir hikâye anlatır:

“Bağdat Fatihi Sultan Murad Han, Bağdat’ı fethedip bir dolu insanın başını ateşle traş ettiğinde bu balıklar kendiliğinden yaralanıp havuz kan deryasına dönmüştür. Hatta Bağdat fethinden sonra Murad Han Diyarbekir’e gelip Şeyh Aziz Mahmud Urmevi’yi şehit edince Balıklı havuzu kan ile dolmuştur. Bizzat Murad Han bu Balıklı’daki kanı görüp şeyhi katlettiğine pişman olunca, havuzun içinden dört adet iri balığı tutturup solungaçlarına altın ve gümüş küpeler geçirip azad ettirmiştir.”

Bu anlatı, Anzele’nin sadece bir şifa kaynağı değil, aynı zamanda bir tür “kehanet” veya “ilahi adalet” aracı olarak görüldüğünü göstermektedir. Havuzun kanla dolması, padişahın yaptığı haksızlığa gösterilen semavi bir tepki, balıkların küpelenmesi ise bir tür kefarettir.

Cumhuriyet Dönemi ve Modern Zamanların Trajedisi: Beton Altında Kalan Kutsallık

Yüzyıllar boyunca kentin kalbi olan Suriçi’nde, Anzele de hayatın merkezinde yer aldı. 1950’lere kadar Diyarbakır’ın üç önemli su kaynağından biriydi. Suları, Mardinkapı’ya doğru akar, Dabakhane’de dericilerin işini kolaylaştırır, Hevsel Bahçeleri’ni sular, su değirmenlerini çevirir ve nihayet Dicle’ye kavuşurdu.

Yaşlı Diyarbakırlıların anlattığına göre, Anzele’nin hemen yanı başında, üzeri kapalı küçük bir havuz daha vardı: Balıklı Havuz. Şair Muharrem Güler’in “Balıklı’da çimer, karpuzlar yerdik” mısralarında ölümsüzleştirdiği o havuz, aslında bir yüzme havuzu gibi kullanılırdı. “Xale Tıllo” lakaplı bir işletmeci, ücret karşılığında insanları bu havuza sokar, insanlar kutsal balıklarla birlikte yüzerlerdi.

Ancak modernleşme, bu kadim uyumu acımasızca bozacaktı. 1978 yılında, tarihi havuzların üzerine beton döküldü. Balıklı Havuz ve Anzele’nin gözeleri toprağa gömüldü, üzerine Diyarbakır İtfaiyesi’nin binası inşa edildi. Yıllarca itfaiye araçları, toprak altında kalmış bu kutsal kaynağın suyuyla dolduruldu. Kentin hafızası, beton bir tabakanın altında unutulmaya terk edildi. Dabakhane’den sonra suyun adı “Haram Su”ya dönüşür; çünkü tabakhane atıklarıyla karışır. Rivayete göre, üç çarşamba günü bu haram suyun üzerinden üç kez atlayanların dilekleri kabul olurmuş.

Balıkların Gizemi: Mucize mi, Sıradan Bir Olay mı?

Anzele, 2014 yılında yapılan bir düzenlemeyle tekrar gün yüzüne çıkarıldı. Havuzlar yeniden suya kavuştu, çevre düzenlendi. Ancak bir şey eksikti: Balıklar yoktu. Kutsal kaynağın balıkları, 1978’deki betonlanmayla birlikte ortadan kaybolmuştu. Ta ki 3-4 yıl öncesine kadar…

Anzele’de yeniden balıklar görülmeye başlandı. Bu durum, kentte büyük bir heyecan yarattı. Kutsal balıkların mucizevi bir şekilde geri döndüğü fısıldanıyordu. Ta ki gerçek ortaya çıkana dek: Salih Konur adlı bir vatandaş, Erzurum’un Hınıs ilçesinden getirdiği balıkları buraya bıraktığını açıkladı.

Bu açıklama, balıkların etrafındaki mistik havayı dağıtmış mıdır? Belki de dağıtmamıştır. Zira Anzele’nin hikâyesi, her zaman gerçekle efsanenin iç içe geçtiği bir anlatı olmuştur. Salih Konur’un küçük balıkları, binlerce yıllık bir kutsallık geleneğinin yeni taşıyıcıları haline gelmiştir. Eski ritüellerde sarılıktan kurtulmak için suya bakmak, balıkların oynaşmasını izlemek bile şifa sayılırdı; sanki Zeliha’nın gözyaşları hâlâ oradaydı.

Anzele’nin Gözyaşları Dinmesin

Bugün Anzele’ye gittiğinizde, etrafı düzenlenmiş iki küçük havuz ve içinde yüzen balıklar görürsünüz. Yaz sıcağında çocuklar suya girer, aileler piknik yapar. Burası artık bir rekreasyon alanıdır. Ancak biraz dikkatli bakıldığında, surların gölgesinde akan suyun sesinde binlerce yılın yankısını duyabilirsiniz. Bu ses, tanrıça Atargatis’in duası, Süryani azizlerin ilahisi, Evliya Çelebi’nin hayret dolu sözleri ve betonlar altında kalan bir şehrin gözyaşlarıdır.

Anzele, Diyarbakır’ın kendisi gibidir; katman katman tarih, inanç ve kültür. O, paganizmin kutsal balıklarıyla, Hristiyanlığın azizleriyle, İslam’ın şifa kaynağıyla ve modern zamanların unutuşuyla çok katmanlı bir hikâyedir. Bu hikâye, topraktan fışkıran suyla birlikte akmaya, gelecek kuşaklara bu toprakların ne kadar kadim ve ne kadar derin olduğunu fısıldamaya devam edecektir. Anzele’nin gözyaşları, umarız ki bir daha asla dinmez.

Cihat TOPRAK

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK CHP’de Karanlık Bir Perde Daha
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Sessizlik Duvarı ve Nevzat Bahtiyar Bilmecesi: Narin Dosyası Gerçekten Kapandı mı?
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Amida’dan Diyarbakır’a: Bir Şehrin Taşa Yazılmış Hikâyesi
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Zembilfroş’un Son Sepeti: Balığa Dönüşen Bir Aşk ve İnziva Hikayesi
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Taşın Zikri, Şehrin Sabrı: Ulu Cami’nin Vicdan Terazisi
¨Cihat TOPRAK
¨Cihat TOPRAK Bazaltın Kalbindeki Kozmik Fısıltı: Diyarbakır’ın Yıldız Tozlu Kilisesi
Yazarlarımız
Ajans News