Temsil makamı, sadece yasama faaliyetlerinin yürütüldüğü, oyların verildiği ve bütçe kalemlerinin tartışıldığı teknik bir alan değildir. Temsil, en yalın haliyle; acıyı hissetmek, çaresizliği bölüşmek ve o çaresizliğe ortak bir akılla çözüm üretmektir. Bugün sokağın en büyük sitemi, seçilenlerin seçenlerle arasındaki o konfor duvarıdır.
Bir milletvekilinin konforlu odasında, ışıl ışıl avizelerin altında ülke meselelerini tartışması elbette protokolün bir gereğidir. Ancak o odaların sıcaklığı, Diyarbakır’da bir annenin “Çocuklarım perişan” derken titreyen sesini bastırıyorsa, orada temsil ruhu zedelenmiş demektir.
Halkın beklentisi, vekillerin sadece televizyon ekranlarından veya sosyal medya paylaşımlarından “üzüntülerini bildirmesi” değildir. Beklenti;
Gösterişten uzak, Kamerasız ve korumasız, Bir komşu gibi, bir kardeş gibi o sokağa inilmesidir.
Çünkü uyuşturucu gibi toplumu kemiren bir yara, sadece yasalarla değil; sokağın nabzını tutan, gencin neden o zehre sığındığını yerinde gören bir iradeyle iyileşebilir.
Toplumun milletvekili maaşlarını sorgulamasının altında yatan asıl neden ekonomik kıskançlık değil, adalet duygusunun zedelenmesidir. Bir anne evladının yarınından umudu kesmişken, onu temsil eden kişinin sadece kendi özlük haklarıyla veya siyasi dengelerle meşgul görünmesi, sokağın kalbini kırıyor.
Halk şunu sormakta haklıdır: “Benim evim yanarken, benim seçtiğim kişi o yangını söndürmek için mi orada, yoksa yangını uzaktan izlemek için mi?”
Uyuşturucu belasıyla mücadele, sadece emniyetin veya yargının işi değildir. Bu, toplumsal bir seferberlik gerektirir. Siyasetçinin buradaki rolü, halkın arasına “ziyaretçi” olarak değil, “çözüm ortağı” olarak girmektir.
Sanal Değil Gerçek: Seçmenden alınan vekalet, sadece mecliste el kaldırıp indirmek için verilmemiştir. O elin, sokaktaki o annenin omuzuna dokunması, o gencin gözlerinin içine bakması gerekir.
Geleceği İnşa Etmek: Uyuşturucu, sahipsiz bırakılmış, hayalleri çalınmış bir gençliğin sığınağıdır. Vekillerin asıl görevi, o gençlere “sentetik mutluluklar” yerine, “sahici bir gelecek” inşa edecek projeleri, o konforlu alanlarından çıkarak bizzat halkla birlikte tasarlamaktır.
Diyarbakır’daki o annenin feryadı, aslında tüm Türkiye’ye bir çağrıdır. Siyasetin odağı, rakamlar ve koltuklar değil; insanın haysiyeti ve evlatlarımızın güvenliği olmalıdır. Vekalet, bir imtiyaz değil, ağır bir sorumluluktur. Ve bu sorumluluk, ancak sokağın tozunu yutarak, halkın derdiyle dertlenerek ve “el kaldırıp indirmenin” ötesine geçerek hakkıyla yerine getirilebilir.
Zira gün bittiğinde geriye kalan, ne alınan maaşlar ne de o konforlu koltuklardır; geriye kalan, bir annenin gözündeki yaşı silip silemediğimizdir.
Cihat TOPRAK
Yorum Yap