
“Coğrafya kaderdir,” der İbn-i Haldun. Bu söz, belki de dünyanın başka hiçbir yerinde Ortadoğu’da olduğu kadar ağır, olduğu kadar acımasız bir hüküm gibi çınlamaz. İran’daki son protestolarda, o siyah torbaların başında duran kadının vakur ama çaresiz duruşu, yüzyıllardır süren bir kısır döngünün en son ve en acı fotoğrafıdır.
Peki neden? Neden medeniyetin beşiği olan bu topraklar, medeniyetin mezarlığına dönüştü? Neden peygamberlerin, filozofların ve reformistlerin sesi, tiranların kılıç şakırtıları arasında boğulup gitti?
Ortadoğu ve özelinde İran’ın temel sorunu, iktidarın (erk) hiçbir zaman halka inmediği, hep “göklerden” veya “saraylardan” gelen aşkın bir güç olarak görülmesidir. Batı’da Magna Carta ile başlayan ve Aydınlanma ile zirveye ulaşan “Kral da olsa hesap verir” anlayışı, Doğu toplumlarında “Devlet Ebed Müddet” veya “Zıllullah (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi)” kavramlarıyla duvara toslamıştır.
Tarihsel süreçte bu coğrafyada birey, bir “vatandaş” değil, bir “tebaa” (kul) olarak kodlanmıştır. Siyasi otorite, dini otorite ile evlendiğinde ortaya çıkan güç (teokratik mutlakiyet), itiraz etmeyi sadece siyasi bir suç değil, aynı zamanda “dinden çıkma” veya “ihanet” olarak yaftalamıştır.
Fransız düşünür Étienne de La Boétie, “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”inde şöyle der: “Tiranlar, güçlerini sizin onlara verdiğiniz destekten alırlar. Siz boyun eğmekten vazgeçtiğiniz an, onlar devrilir.”
Ancak Ortadoğu’da boyun eğmemek, sadece bir tiranı devirmek değil; bin yıllık bir biat kültürünü, “Baba Devlet”in koruyucu ama ezen şemsiyesini reddetmek demektir ki bu, kitle psikolojisi açısından büyük bir travmadır.
Elbette suçu sadece içeride aramak haksızlık olur. 19. ve 20. yüzyılda bölgeye gelen Batılı seyyahlar (Gertrude Bell, T.E. Lawrence gibi), bu toprakları romantize ederken, arkalarındaki emperyal güçler cetvelle sınır çiziyordu.
Ortadoğu’nun trajedisi, sanayi devrimini kaçırmış olmasıyla, petrolün keşfinin aynı döneme denk gelmesidir. Bölge halkları henüz ulus bilincine erişememişken, topraklarının altındaki zenginlik başkalarının iştahını kabarttı.
Analizinizin en can alıcı noktası, peygamberlerin bile bu çarkı kıramamış olmasıdır. Ortadoğu toplumlarının kolektif bilinçaltında derin bir “Mesih/Mehdi” beklentisi yatar. Kitleler, kendi hakları için örgütlenip sistem kurmak yerine, karizmatik bir liderin gelip her şeyi bir asa vuruşuyla düzeltmesini bekler.
Bu beklenti, İran Devrimi’nde Humeyni’yi, Mısır’da Nasır’ı, Irak’ta Saddam’ı yarattı. Her gelen kurtarıcı, kısa süre sonra kendi putunu dikti. Filozoflar (Farabi, İbn Rüşd) akıl ve mantığı öne sürdüğünde, Gazali geleneğinden gelen dogmatik yapı tarafından “tehlikeli” ilan edildiler. Akıl, nakilin (dogmanın) gölgesinde kaldığı sürece, reformistlerin çabası çölde su aramak gibi beyhude kaldı.
Fotoğraftaki siyah torbalar… Bu görüntü Batı’da bir hükümet düşürürken, Ortadoğu’da “kader” olarak algılanabiliyor. Neden? Çünkü şiddet, bu coğrafyada bir iletişim dili haline gelmiştir.
Amin Maalouf, Doğu’dan Uzakta kitabında, bu coğrafyanın insanının sürekli bir “ait olamama” ve “yarınsızlık” duygusuyla yaşadığını anlatır. Yarına dair umudu olmayan toplumlar, bugünü inşa edemezler. İran’daki rejim, 40 yıldır “dış düşman” (Büyük Şeytan ABD, İsrail vb.) retoriği ile içerideki baskıyı meşrulaştırıyor. “Güvenlik mi, Özgürlük mü?” sorusu sorulduğunda, kaos korkusuyla büyütülen nesiller hep “Güvenlik” dedi. Şimdi ise İran sokaklarındaki o gençler, “Özgürlük olmadan güvenlik de olmuyor, sadece mezarlık sessizliği oluyor” diye haykırıyor.
Bu fotoğraf, 23 günlük bir protestonun sonucu olabilir ama kökleri 2300 yıllıktır. Ortadoğu; kendi içindeki feodal, ataerkil ve dogmatik yapıyı kırmadan; “kul” olmaktan çıkıp “birey” olmayı başarmadan; dini vicdanlara, siyaseti meclislere hapsetmeden bu kan deryasından çıkamaz.
Seyyahlar yüzyıllar önce bu topraklar için “Güneşin doğduğu ama insanların battığı yer” demişlerdi. Bugün o kadın, o cesetlerin başında durarak aslında güneşi tekrar doğurmaya çalışıyor. Bedeli ağır, yolu uzun ve kanlı. Ancak tarih şunu gösterir: Hiçbir diktatörlük, korku duvarı yıkıldıktan sonra ayakta kalamaz. İran’da ve Ortadoğu’da olan şey, artık bir reform talebi değil, bir varoluş çığlığıdır. Çark henüz kırılmadı, evet; ama dişlileri artık dönmekte zorlanıyor.
Serdar ÖZDEMİR
Yorum Yap