Son Dakika !
--:--:--
Muhittin Çaçan

DEVLET GİDERSE, AĞA GELİR

0 Yorum Yapıldı
Bağlantı kopyalandı!

Tarihten Bugüne Bitmeyen Bir Tahakküm Meselesi

Bu toprakların en büyük trajedisi şudur: Halk her çağda “özgürlük” vaadiyle ayağa kaldırılmış, fakat her seferinde sırtına başka bir efendi bindirilmiştir. İsimler değişmiş, kelimeler yumuşamış, sloganlar süslenmiş, afişler renklendirilmiştir. Ama öz hiç değişmemiştir.

Değişmeyen hakikat şudur: Devletin zayıfladığı yerde halk güçlenmez; ağalık güçlenir.

Bugün “açılım”, “yerelleşme”, “halk iradesi” gibi kavramlarla pazarlanan söylem, tarihle yüzleşemeyenlerin tekrar tekrar düştüğü bir tuzaktır. Çünkü bu coğrafyada mesele hiçbir zaman yalnızca kimlik olmamıştır. Asıl mesele; iktidarın kimde olduğu, hukukun kime işlediği ve otoritenin kimin elinde toplandığıdır.

Sakalar’dan Bu Yana: Devlet, Bozkırda Tesadüf Değildir

Sakalar (İskitler), bu topraklarda ilk defa bize hayati bir ders vermiştir: Dağınık boylar, ancak ortak hukuk ve merkezî otorite ile ayakta kalabilir. Aksi hâlde güçlü olan zayıfı ezer, silahı olan sözü bastırır, soylu geçinen halkı köleleştirir. Bu yüzden bozkırda devlet, romantik bir tercih değil, bir hayatta kalma zorunluluğudur.

Sakalar’ın siyasal pratiği şunu öğretir: Lider kutsanmaz, töre kutsanır. Kabile reisleri sınırsız değildir; töreyle bağlıdır. İşte bu yüzden Sakalar’da “ağa” vardır ama mutlak ağa yoktur. Bugün ise bize tam tersi anlatılmaktadır: Töreyi, hukuku, devleti zayıflat; sonra birilerini “doğal lider”, “kanaat önderi” diye parlat. Bu, tarihsel bir geri gidiştir.

Selçuklu ve Osmanlı’nın Acı Dersi

Tarih sayfalarını biraz ileri saralım. Selçuklu’nun çözülme dönemine bakın. Merkezî otorite sarsıldığında ne oldu? Halk mı rahatladı? Hayır. Beyler, atabeyler ve uç beyleri kendi küçük iktidarlarını, yani “devletçiklerini” kurdu. Vergi arttı, adalet parçalandı; halk bir beyin zulmünden kaçıp ötekine sığınmak zorunda kaldı.

  • Devlet yokken özgürlük gelmedi.
  • Devlet gidince feodal tahakküm geldi.

Aynı dersi Osmanlı’da da gördük. “Ayanlar” sahneye çıktığında –ki bugünün yerel güç odaklarının atalarıdır onlar– devlet zayıfladıkça onlar güçlendi, onlar güçlendikçe halk ezildi. Devlet toparlanmaya çalıştığında ise ilk direnen yine bu yerel derebeyleri oldu. Çünkü denklem basittir: Hukuk herkes için eşit olursa, ağalık biter.

Bugün de halk, hakkını mahkemede değil; bir ismin kapısında arasın isteniyor. Bu özgürlük değil, modern derebeyliktir.

Söylem Değişti, Zihniyet Aynı

Bugün bazıları çıkıp “barış” diyor, güzel kelimeler kullanıyor. Ama sahaya baktığınızda aynı aileleri, aynı isimleri, aynı hiyerarşiyi görüyorsunuz. Dün devlete karşı konumlananlar, bugün devleti “aracısız” bırakmamaya çalışıyor.

Açık konuşalım:

Eğer bir süreç, halkı birey yapmıyor; onu yine bir “büyüğe” muhtaç kılıyorsa, o süreç ilerleme değildir. Eğer bir düzen, yurttaşı muhatap almıyor da “temsilci” dayatıyorsa, orada demokrasi yoktur. “Açılım” adı altında bazı isimler ağalığını sürdürecek, halk içinse değişen bir şey olmayacaksa, buna itiraz etmek tarihsel bir sorumluluktur.

Devlete Sahip Çıkmak Ne Demektir?

Burada “devlet” derken bir hükümeti veya bir partiyi kastetmiyoruz. Devlet; hukuktur, eşitliktir, yurttaşlıktır. Devlete sahip çıkmak; ağaya, lidere, aracıya değil; kurala sahip çıkmaktır.

Devlet zayıflarsa:

  • Hukuk değil, ilişki kazanır.
  • Hak değil, sadakat belirleyici olur.
  • Yurttaş değil, kul makbul sayılır.

Bunun adı ne barıştır ne özgürlük. Bunun adı tarihin tekerrürüdür.

Son Söz

Bu topraklar çok şey gördü. Ağa gördü, bey gördü, ayan gördü. Hepsinin ortak özelliği, devletin boşluğunda büyümeleriydi. Bugün bize düşen, süslü laflara değil; tarihin sert derslerine kulak vermektir.

Devleti zayıflatarak halkı güçlendiremezsiniz. Ağalıkla özgürlük yan yana durmaz. Ve kim ne derse desin: Devlet giderse, halk gelmez; ağa gelir. İşte bu yüzden bizim devlet anlayışımız bir tercih değil, bir kaderdir. Onu savunmak siyaset değil, namus meselesidir.

Bu kadar ağır tarihin ve kaçınılmaz gerçeklerin ardından; okuyucuyu yormadan, polemiği burada bırakıyorum.

Güzel, güneşli bir Diyarbakır sabahında; sokaklara serilmiş taşların sessizliğinde, Fatih Kısaparmak’tan bir “Kilim Türküsü” eşliğinde sözü tarihe, vicdanlara ve bu memleketin değişmeyen hakikatine bırakıyorum.

Yorum Yap

Yazarın Diğer Yazıları
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan İRAN COĞRAFYASINDA TÜRK VARLIĞI: TARİHİN SUSTURULAN HAFIZASI VE BUGÜNÜN SESSİZLİĞİNE BİR İTİRAZ
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Orta Doğu Çıkmazı: Filistin’in Kanlı Döngüsü
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Viyana Önlerinde Devlet Aklı Celladını Kendi Elleriyle Boğazladı
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Doç. Dr. Mustafa Uğurlu Arslan’ın “Diyarbakır’da Edebî Muhitler” Eseriyle Yeniden Okumak – II
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Doç. Dr. Mustafa Uğurlu Arslan ile Diyarbekir: Hafıza, Efsane ve Gerçekle Örülü Bir Şehrin Edebî Muhitleri
Muhittin Çaçan
Muhittin Çaçan Halepçe’nin Acı Hafızası: Tarihin Tozlu Raflarından Bugüne Bir Uyarı
Yazarlarımız
Ajans News