Diyarbakır’da bir kaldırım kenarı… İki yaşlı insan, birkaç demet yeşillik ve aynı geçim kaygısında buluşan iki kuşak.
Bazı fotoğraflar vardır, uzun uzun anlatmaya gerek bırakmaz. Ne bir açıklama ister ne de bir yorum. İnsan baktıkça gördüklerinden çok, göremediklerini düşünmeye başlar.

Diyarbakır’da çekilen bu fotoğraf da onlardan biri.
Bir kaldırımın kenarında iki yaşlı insan. Önlerinde bahçeden toplanmış birkaç demet yeşillik. Bir el arabası, birkaç poşet, yılların yorgunluğunu taşıyan iki beden…
Kadın başka bir yöne bakıyor. Adam ellerini birbirine kenetlemiş, sessizce oturuyor. Belki müşteri bekliyorlar, belki günün hesabını yapıyorlar. Bilemiyoruz. Ama insan o ellerin yalnızca bugünün değil, uzun bir ömrün yükünü taşıdığını düşünüyor.
Fotoğrafa bakarken insanın aklına ilk gelen şey yoksulluk değil aslında. Bir ömür çalıştıktan sonra insanın ne kadar dinlenebildiği…
Çünkü çalışmak başka, çalışmak zorunda kalmak başka.
Bu iki insanın neden orada olduğunu bilmiyoruz. Belki toprağı seviyor, ürettiklerini satmaktan mutluluk duyuyorlar. Belki de geçinebilmek için başka seçenekleri yok. Fakat bu ihtimal bile yaşlılıkta ekonomik güvencenin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmaya yetiyor.
Bir insan gençliğini çalışarak, ailesini geçindirmeye uğraşarak, ülkesine emek vererek geçirmişse, ömrünün son yıllarında biraz olsun huzuru hak etmez mi?
Bir ömrün emeği, insanı yaşlılığında geçim korkusundan kurtaramıyorsa, eksik kalan nedir?
Üstelik bugün bu sorunun muhatabı yalnızca yaşlılar değil.
Yirmili yaşlarındaki bir gençle yetmişli yaşlarındaki bir insanın aynı geçim endişesinde buluşması, belki de içinde bulunduğumuz dönemin en düşündürücü çelişkilerinden biri.
Biri henüz kuramadığı hayatın hesabını yapıyor, diğeri yıllarca kurmaya çalıştığı hayatı sürdürebilmenin.
Gençler diploma alıyor, iş arıyor, çalışıyor ama geleceklerini planlamakta zorlanıyor. Bir ev sahibi olmak, aile kurmak, kendi ayakları üzerinde durmak giderek uzaklaşan hedeflere dönüşebiliyor. Yaşlılar ise emekli aylıklarını, faturalarını, pazar masraflarını düşünüyor.
Biri geleceğinden, diğeri bugününden kaygılı.
Aralarında yarım asırlık yaş farkı var ama aynı soruyu soruyorlar: Nasıl geçineceğiz?
İnsan ister istemez düşünüyor; bir toplumda gençliğin hayalleriyle yaşlılığın huzuru aynı ekonomik kaygıya sıkışmışsa, hayatın hangi döneminde rahat bir nefes alınabilecek?
Diğer tarafta ise bambaşka hayatlar yaşanıyor.
Sosyal medyada sergilenen gösterişli sofralar, lüks otomobiller, milyonluk konutlar, bir gecelik eğlencelere harcanan servetler… Elbette varlıklı olmak ya da kazandığını harcamak başlı başına eleştirilecek bir durum değil. İnsan emeğiyle, bilgisiyle, girişimiyle zenginleşebilir.
Ama toplumun önemli bir kesimi temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanırken, zenginliğin ölçüsüz bir gösteriye dönüşmesi ister istemez insanın vicdanına dokunuyor.
Üstelik zaman zaman ortaya çıkan fon vurgunu iddiaları, dolandırıcılık davaları, milyonların el değiştirdiği karanlık ilişkiler de başka bir soruyu beraberinde getiriyor: Bu ülkede dürüstçe çalışan insanın emeğiyle, kolay yoldan servet elde etmeye çalışanların karşılaştığı sonuçlar arasında adil bir denge var mı?
Hukuken kanıtlanmamış hiçbir iddia kesin bir hüküm gibi kabul edilemez. Ancak kamuoyuna yansıyan her büyük mali skandal, yalnızca kaybolan paraları değil, toplumun adalete ve ekonomik düzene duyduğu güveni de ilgilendiriyor.
Bir yanda bir demet yeşilliğin hesabı, diğer yanda milyonların hesabı…
Sorun herkesin aynı miktarda kazanamaması değil. Sorun, çalışanın geçinemediği, emeklinin kaygılandığı, gencin geleceğini kurmakta zorlandığı bir düzende fırsatların ve imkânların ne kadar adil dağıldığıdır.
Peki sosyal devlet bütün bunların neresinde?
Sosyal devlet, yalnızca ihtiyaç sahiplerine dönem dönem yardım ulaştıran bir anlayış değildir. İnsanın başkasının merhametine muhtaç olmadan yaşayabilmesini sağlayan güvencedir.
Bir yaşlının emekli aylığıyla temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi, bir gencin ailesinin maddi durumundan bağımsız olarak eğitim ve çalışma fırsatına ulaşabilmesi, çalışan bir insanın yoksulluk korkusu yaşamaması… Sosyal devletin başarısı biraz da bunlarla ölçülür.
İnsana yalnızca hayatta kalabileceği kadarını değil, insan onuruna yakışır bir yaşamın imkânlarını sunabilmek gerekir.
Çünkü bir ülkenin gelişmişliği yalnızca yükselen binalarıyla, büyüyen ekonomisiyle, açılan yollarıyla anlatılamaz. O yolların kenarında oturan insanları da görmek gerekir.
Bugün belki de en fazla üzerinde durmamız gereken mesele, yoksulluğun kendisi kadar ona alışıyor olmamız.
Kaldırımda satış yapan yaşlıları görüyoruz. Yıllarca okuyup iş bulamayan gençleri duyuyoruz. Çalıştığı hâlde kirasını ödeyemeyen insanlarla karşılaşıyoruz. Bir an üzülüyor, sonra hayatımıza devam ediyoruz.
Oysa sıradanlaşan her güçlük, biraz da üzerinde yeterince durmadığımız bir sorunun işaretidir.
Bir toplumun insanlarından sürekli sabır beklemesi ne kadar makuldür? Gençlerden biraz daha beklemelerini, emeklilerden biraz daha idare etmelerini, dar gelirlilerden biraz daha fedakârlık yapmalarını istemek nereye kadar sürdürülebilir?
Fedakârlık hep aynı insanlardan bekleniyorsa, refahın karşılığını kimler görüyor?
Belki de bu yüzden Diyarbakır’daki o fotoğraf yalnızca iki yaşlı insanı göstermiyor.
O el arabasının yanında, fotoğrafta görünmeyen bir genç de var sanki. Yıllarca okuyup iş arayan, çalışsa bile birikim yapamayan, yarınını düşünmekten bugününü yaşayamayan bir genç…
Yaşlı adamın elleri birbirine kenetlenmiş. Genç ise henüz yolun başında. Fakat ikisinin de zihnini meşgul eden soru aynı.
Birinin önünde yaşayacağı yıllar, diğerinin arkasında bıraktığı yıllar var.
İkisinin de ortak beklentisi aslında çok mütevazı: Kendi emeğiyle, kimseye muhtaç olmadan, biraz huzur içinde yaşayabilmek.
Bu kadarının bile büyük bir beklentiye dönüşmesi düşündürücü değil mi?
Diyarbakır’daki o kaldırımda birkaç demet yeşillik, bir el arabası ve iki yaşlı insan var.
Fotoğrafın dışında ise geleceğini düşünen milyonlarca genç, geçimini hesaplayan emekliler ve emeğinin karşılığını arayan insanlar…
Bir memleketin gerçek zenginliği, yalnızca bazı insanların ne kadar servet biriktirdiğinde değil, sıradan bir insanın ne kadar kaygısız yaşayabildiğinde de aranmalı.
Çünkü insanın ömrü, gençliğinde geleceğini kurma, yaşlılığında geçimini sağlama telaşıyla tükenmemeli.
Ve belki de bütün bu fotoğrafın bize sordurduğu en sade soru şu:
Bir insan gençliğini çalışarak, yaşlılığını da geçinmeye çalışarak tüketiyorsa, yaşamaya ne zaman fırsat bulacak?

Kuzey Kore’de askeri darbe neden olmaz? Halk neden ayaklanmaz, neden isyan etmez? Bu sorular, dışarıdan bakan herkesin zihnini kurcalamaya devam ediyor. Açlık, yoksulluk, sistematik insan hakları ihlalleri… Tüm bunlara rağmen,...

Son dönemde MİT’in yakaladığı başörtülü MOSSAD ajanı haberi, aslında çok daha büyük bir resmin sadece küçük bir parçası. Bu vaka, MOSSAD’ın ne denli esnek ve adaptif bir yapı olduğunu, faaliyet...

Tarih, bazen tek bir kareye sığar. O karede ne bir kahramanlık destanı ne de görkemli bir zafer vardır; sadece toz, duman, namludan çıkan ateş ve ölüme saniyeler kalmış insanların çaresizliği...

Her 8 Mart geldiğinde, vitrinler kırmızı karanfillerle süslenir, markalar “kadınlara özel indirim” kampanyalarıyla tüketimi kutsar, televizyon reklamlarında kadınlar ya bir deterjanla mutluluk pozları verir ya da bir arabanın yanında arzu...

Libya çölünün kavurucu sıcağında bir Bedevi çadırında başlayan hikaye, 20 Ekim 2011’de Sirte yakınlarında bir kanalizasyon borusunda son buldu. Muammer Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesi, sadece 42 yıllık bir iktidarın değil,...

Pakistan-Afganistan hattında patlak veren açık savaş, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı doğrudan askeri harekat (“Operation Epic Fury”) ve Ukrayna’da yıllardır süren yıpratma savaşı… Tüm bu krizlerin eşzamanlılığı, ilk bakışta...
Yorum Yap